İçeriğe geç

DUBOKO

Bölüm 37 · 4 dk okuma

DUBOKO

Bölüm 37

KELEBEK GERİ DÖNDÜ

“…ve huzur arayan ama bulamayan kötü bir ruh gibi sahipsizce yolun yukarılarına doğru süzülüyordu.” 17.s İki Şehrin Hikayesi

“Ne zamandır buradasınız?” diye sorduğumda Salem de yanımızda bitmişti. Dev balina ve vatozlar bir araya gelmiş bir şeyler fısıldaşıyorken o devasa denizaltı ise geldiğim andan itibaren yerinden bile kıpırdamamıştı. Uzun zamandır normal bir insanla bir arada bulunmamıştım ve tam karşımdan bana bakan bu canavarın içinde “insanlar” vardı. En son gördüğüm insansa can havliyle kaçışan firavunumsu balıkçıydı…

“Hahahh ne zamanı Emalacım? Suyun içinde olduğumuzu unuttun galiba.” Mirel… Bu kızın iyi mi kötü mü olduğunu bir türlü anlayamadığım anlara geri dönmüştüm. Miayı onun da aradığını bilmesem yanında bir saniye bile duramaz yüzeye başkaldırırdım.

“Ah evet su…” gözlerim ellerimle birleştiğinde buruş buruş olmuş parmaklarım bana gülümsüyordu, ardından ıslak bedenim “bizi hala kurulamadın” diye çığlık atıyordu. En sevdiğim mavi rengi tişörtüme “ah sana bakmayalı ne kadar zaman olmuş” dediğimde gözlerim bir müddet tişörtümün üzerinde asılı kalmıştı.

“Emela?”

Armin’in sesi ile gözlerim aniden kolumda ki saate kilitlendi. Saatim 11:30’u gösteriyordu. Suda olduğum andan beri yerinden kımıldamayan akrep ve yelkovan yer değiştirmişti! Ardından göz göze geldik ve sanki İrmela karşımdaymış gibi içim yeniden umutla doldu.

“Haa?”

“İyi misin?”

“Şuan daha iyiyim. Mirel ve Salem nerede?”

“Vatozların yanındalar.”

“Sen neden gitmedin?”

“İyi gözükmüyordun, seni bırakamazdım.”

“Armin, gerçekten iyiyim. Sadece.. sadece saatime şaşırdım. Onca yerden geçtik, uyudum, uyandım yerinden oynamayan saat yön değiştirmiş çok şaşırtıcı değil mi?”

“Evet, ilginç belki bir şeyler değişmeye başlamıştır ne dersin? Mia’ya yaklaşma işareti olabilir mi bu?”

“Olabilir mi! Onu çok özledim Armin… O kadar uzun zaman oldu ki aslında dün gibi nasıl desem onu şuan bile hissedebiliyorum sanki kucağıma uzanmış ve sıcaklığı tüm vücuduma yayılmışken aniden kucağımdan fırlayıp diğer kanepeye gitmiş gibi…

“Tam anlayamadım ama onu çok özlediğini biliyorum.” Anlayamazdı ki; onun ne yürüyebilecek ne koşabilecek ne de bir canlıyı kucağında hissedebilecek bacakları vardı. Onlar denize bense toprağa aittim o kadar…

Bana sırtını işaret ettiğinde gerek yok diyecek lüksüm yoktu hemen atlayıvermiştim. Yorulduğumu biliyordu tıpkı İrmela gibi…

Suyun rengi tıpkı nehirdeki gibi bulanıktı. İrmela’nın orda ki halini hatırlamamak için Arminle konuşmaya çalıştım yoksa başka türlü zihnimdeki görüntüleri atamazdım. Bana buraya gelene dek yaşadıklarından ve yolda uyardığı birçok balıktan bahsetti. O anlatırken bir yandan da okyanusu inceliyordum, bir gariplik vardı; sular adeta zıt yönde hareket ediyordu. Doğuya doğru akıntı genişlerken batı tarafımızda ise akıntı daha dar ve güçlüydü.

“Ooo insan hanımefendimiz ve balık beyefendimiz nihayet aramıza teşrif edebildiler.” Mirel’in sabırsızlığı dile gelmişti yine. Zeki bir denizkızıydı Mirel, üstelik de cesur, onu kıskanmıyorum desem yalan başkaldırırdı.

“Suda ki garipliği fark ettiniz mi? Doğu ve batı adeta bambaşka şekillerde akıyor.”

“Ona “asimetrik yüzey akıntısı” diyelim tatlım. Hint Okyanusu’nun farkı da bu olsa gerek öyle değil mi çocuklar?”

“Hint Okyanusu…” ağzımdan çıkan şaşkın kelimelerle karşımda duran devasa balinaya bakıyordum. Gülümsüyordu bana Moby Dick, şuan da ihtiyacım olan belki de küçük bir tebessüm idi ve Moby bunu fazlasıyla karşılıyordu…

“Denizaltı hala aynı yerinde mi Salem?” içimden geçeni sormuştu Armin.

“Hala orada boy gösteriyor canavar bozuntusu, bir şeyler yapmalıyız ama ne?”

“O bir mühendislik harikası çocuklar ama üst düzey teknoloji ile harmanlanmış orası kesin.” Mirel, bilgi dağarcığını konuşturmaya başlamıştı bile bense yanlarında küçücük kalmıştım her anlamda.

“Hiçbir şey yapamazlar!” bu kez ses beyaz balinadan gelmişti, sonuçta o bir efsaneydi yenilmez ve pes etmezdi… Ona bakıp bu kez ben gülümsedim. Şu apansız savaş olmasa ona sımsıkı sarılmayı çok isterdim ama şimdi sırası değildi.

“Doğru söylüyor! Yaşasın deniz gücü! Yaşasın tüm canlılar! Hiç sönmesin bu sular!” Vatozlar hep bir ağızdan yükselmişlerdi.

***

“Epstein nerede? Burada neler oluyor?”

“Hızla gemiden ayrıldı komutanım. Denizaltının ön ve arka kısmını devasa bir kelebek sarmaladı ve yakaladığımız vatozu gemiye çekemedik. Bunu duyunca sinirlenip dışarı attı kendini maalesef onu göremiyoruz.”

“Sesini de mi duyamıyorsunuz!”

“En son onu yakaladığını bildirdi ama daha da irtibat kuramadık.”

“Diğerleri ne yapıyor?”

“Diğer mürettebat çalışmalarını sürdürüyor komutanım.”

“Buradan acilen gitmeliyiz. Yakıt ve ana tahrik sistemi kontrol edilsin.”

“Anlaşıldı komutanım.”

Denizaltının içinde büyük bir hareketlenme oluşmuştu. Üst ve alt mürettebat gemiyi hareket ettirmek için tam sürat çalışıyordu ama sanki demirden bir el onu sımsıkı sarmalamış ve bırakmak nedir bilmiyordu.

Kazano Petrovic odasına geldiğinde yanına çağırıp azarlayacağı, sayıp söveceği birinin eksikliği ile titredi. Yolun sonuna geldiğinin farkındaydı ama böyle olmamalıydı zihni sürekli telaş halindeydi. “ Yo hayır, ölümü burada –deniz canlılarının içinde- hak etmiyorum, Tanrım en azından karada bir yatın içinde içkimi yudumlarken geliverseydi ah şu ölüm!” diye söylenirken gözleri cama yapışmış koca okyanustaki çaresizliğini izliyordu.

“Bu nasıl olur! Bu kelebek de neyin nesi Tanrım...” Odada bir sağa bir sola gelip giderken sigarasının külleri de yeri süpürüyordu. Bu şekilde komutan Petrovic odada nüfus ederken gözü aniden cama ilişti. Topallayan ayağının hızını arttırıp camın tam önüne geldiğinde camın ardındaki –suyun hapsettiği- o beden Epstein’dan başkası değildi. Elleri, camın yanında ki minik metali sımsıkı tutmuş, hayatta kalmak için her imkana başvuruyordu. Komutan Petrovic cama gözlerini iyice yapıştırmış ve:

“Bu Eptein! Yaşıyor!” Dedi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.