İçeriğe geç

DUBOKO

Bölüm 34 · 5 dk okuma

DUBOKO

Bölüm 34

HİNT OKYANUSU

“Esaret altında geçen her gün, sonsuz bir zaman dilimi gibi gelebilir.” Okyanusun Kızı 305. s

“Ah yanlış alarm! Sadece bir demir parçasıymış, minikler bizi yanılttı efendim.”

“Bu işimize yarayabilir denizkızı.”

“Nasıl?”

“Bu demir parçası onlara ait olmalı, henüz çok yeni yani eskimemiş. Bu parçanın kokusundan onların izlerini sürebiliriz, haydi çocuklar vakit kaybetmeden devam edelim.”

“Yola devam ediyoruz iz sürücüler!” diye bağırdı Mirel. Gittikçe heyecanlanıyor ama bunu belli etmeden tüm soğukkanlılığı ile beliriveriyordu benekli vatozların çevresinde. Resifler kumlarla bütünleşmiş ve okyanusun tabanında ahenkle süzülüverirken mavi ve grinin birleştirdiği bu bulanık atmosferi sarı renkli balıklar aydınlatıyordu; adeta bir evi ışıldatan lambalar gibi. Bunların ardı sıra kamufle olmuş deniz canlıları, yanlarından geçen bu topluluğa gözlerini dikmiş tüm olacaklardan habersiz masumca bakıveriyorlardı.

“Yaklaştık değil mi efendim?”

“Çok az kaldı denizkızı Mirel,” diyerek sol köşedeki kayalığı işaret etti benekli kartal vatozlarının ihtiyarı Sarel Orao Raza.

Oyuk oyuk kayaların arasında bir yerde dinlenmek için durduklarında Mirel, yosunlarla kaplı köşeyi çoktan kapmıştı bile keza onun dışında kayaya oturan bir canlı da yoktu ya –kamufle olmuşların dışında- tabi.

“Çok yoruldum efendim ama pes etmeye de hiç niyetim yok.”

“Yorgunluğun kalp atışlarından belli oluyor, biraz soluklanmanda yarar var.”

“Kulaklarınızın bu kadar da hassas olduklarını okumamıştım.”

“Hah şöyle, okumadığın bir şey varmış demek ki.” Mirel, sonunda teslim olmuş, bu yeni bilgi –vatozların algıladıkları tüm ses ve titreşimleri bu kalpten gelenler dahi olsa- karşısında şaşkınlığını gizleyememişti.

“Tamam, tamam kabul, bu özelliğinizi bu derece olduğunu bilmiyordum. Sizler çok özel balıklarsınız bayım.”

“Bu okyanuslarda daha nicelerimiz var bizlerden de öte denizkızı. Bu arada okyanus demişken biz hangi okyanustaydık Mirel?”

“Buraya yaklaşırken sağımdan geçen Fin Balinasını ve şimdiyse önümden geçen şu kırmızı renkli hint balıklarını nazara alırsak tam olarak Hint Okyanusu’ndayız diyebilirim efendim.”

“Epey ilerlemişiz evlat desene.”

“Kesinlikle efendim.”

“Komutanım açıklarda yavru bir vatoz sinyali alıyoruz, neyi emredersiniz?”

“Derhal kancalayın ve bacaya kapatın! Bu vatozlar başımıza dert açacaklar bu gidişle.”

“Emredersiniz komutanım.” dedi Epstein.

“Ekip harekete geçiyoruz, bu minik canavar yaralanacak ama ölmeyecek, komutan onu canlı istiyor. Anlaşıldı mı?”

“Kaptan, onları daha önce de yakalamaya çalıştık ama denizaltı hasar aldı bu büyük bir risk.”

“Küçücük bir balık mı hasar yaratacak? Saçmalıyorsunuz.”

“Şimdilik yavru ama onl...”

“Kesin zırvalamayı, komutan öyle emretti diyorum, sistemi hazırlayın nişan alın derhal!”

“Peki kaptan.”

Epstein, bir taraftan emir alırken bir taraftan da emir yağdırmanın güzelliğine kendini kaptırmış, var gücüyle üstünlük kurmanın tadını çıkarıyordu okyanusun gücünden bir haber.

Ekiptekilerse yerlerini almış, yavru benekli kartal vatozunu yakalamak için pür dikkat okyanusu gözlüyorlardı şeffaf kürelerinin altında. Devasa büyüklükteki denizaltı minicik vatozu siper edinmiş, tüm dikkatler hedefe kitlenmişti.

“Üç dediğimde ateş! Anlaşıldı mı?” emri veren şüphesiz Epstein’dan başkası değildi. Epstein’in aslında deniz kuvvetlerinden önceki ilk mesleği öğretmenlikti. Birilerine bir şeyler öğretmeye, akıl hocalığı yapmaya alışkındı fakat emir almaya pek alışkın değildi ve bu yüzden ondan yüksek mertebede ki -denizaltının kurucusu başta olmak üzere- patronlarının karşısında ezilip büzülüyordu. Duygularını gizlemeyi başaramayan Epstein için öfke patlamaları da paha biçilemezdi ve bu yüzden de ilk mesleğinden –öğretmenlikten-sürülmesi gayet olağandı.

“Anlaşıldı kaptan!” Üç kişiden çıkan toplu cevaptı bu. Denizaltının ön kısmı belli aralıklarla sıralı üç şeffaf küreden oluşuyordu. Bu kürelerin tam içinde oturma alanları ve canavarın gövdesini çevreleyen yine bu şeffaflıkta, hidrodinamik bir kaplama ile çevrili iki kısım denizaltını çepeçevre sarmalamış, tam orta kısmın altınsa ise baca biçiminde balıkları avlamak amaçlı bir parça oluşturulmuş ağzı açılıp kapanan şekliyle. Kancalı silah o delik çıkageliyor olmalıydı.

***

Okyanusta garip bir müzik boy göstermeye başladığında –bu hiç şüphesiz balinaların sesiydi- minik vatozun gövdesine çoktan kancalı elektronik hançer saplanıvermişti. Derin bir çığlık yankılanmıştı Hint’in gövdesinde. Hint Okyanusu’nun devasa suları mavilikten süzülmüş şimdi hiç olmadığı kadar gri oluvermişti. Bu grilik gittikçe koyulaşıyor, resifleri, yosunları; renkli renksiz ne tür canlı varsa silikleştiriyordu.

“O ses neydi?” dedi büyümüş göz bebekleri ile Mirel.

“Geldiler, bu taraftan çocuklar haydi.” Diye yolu gösterdi bay Raza.

“Minik Raza kayıp Saren amca!”

“Biliyorum evlat, bu yaratıklar onu esir almış olmalılar ama çok uzaklaşamazlar.”

“Bu nasıl oldu anlayamadım, kırmızı renkli balığın peşine gitmişti sadece. Hemen döneceğini söyledi bilsem onu asla yalnız bırakmazdım amca, lütfen beni affedin çok üzgünüm.”

“Üzülme evlat, böyle olması gerekiyordu, bazı şeyleri engelleyemeyiz unuttun mu? Savaşı açtılar artık dönüş yok ileri!”

“İleri!” diye hep bir ağızdan ses yükseldi bir grup vatoz ve denizkızının bulunduğu topluluktan. Mirel ne geçmişi ne geleceği ne de geride bıraktığı kardeşlerini düşünüyordu şimdi, şimdi tek düşündüğü şey ise onu anda şimdide tutmaya yetiyordu; bu katliama artık bir son vermek !”

“Kaptan önümüzde devasa bir kelebek beliriyor ve gittikçe büyüyor, hiçbir şey göremiyoruz.”

“Ne saçmalıyorsunuz siz? Vatoza ne oldu?”

“Onu tam işaretlemiş hızla gemiye çekiyorduk ki bu mavi kelebek beliriverdi ve herşey olduğu yerde kaldı.”

“E ne duruyorsunuz öldürün onu! Ateşleyin hemen!”

“Denedik, iki üç kez üzerine ateş aldık, ölmüş olmalı ama onu gemiye çekemiyoruz.”

“Ah şimdi çuvalladım işte! Ne diyeceğim ben patrona. Bu bölgeden acilen gitmemiz gerekiyordu çok az kalmıştı.” Diye içinden söylenen Epstein dört tarafa sıkışmıştı. Gemiden fırlamayı bile düşündü. Bu çakma askerlerin yapamadığını kendi elleriyle yapmak istiyordu. Denizdeki tüm canlıların işini bitirmek istedi o sıra ve içinde büyüyen bu görevini yerine getirme arzusu bir alev gibi büyüdüğünde çoktan gemiden dışarıda bulmuştu kendini.

Epstein, dalış kıyafeti ile canavardan çıktığında, artık geri dönüşü olmayan bir yola girdiğinin farkında değildi. Hızla gözü vatozu aradı. “Hah işte gördüm seni! Başımıza ne çok bela açacaktın az kalsın, neyse ki buldum seni.” Usulca fakat dört dönmüş gözlerle tıpkı bir saati andırıyordu Epstein; akrep ve yelkovan eli kolu olmuş gözleri ise tıpkı bir ibre misali çevresinde dört dönüyordu.

“Durun çocuklar geri çekilin, bir insan yaklaşıyor.” dedi Saren kayalıkların arasından.

“Ya minik? Minik Raza yaşıyor mu efendim?” diye atıldı genç vatozlardan biri.

“Evet, onu gördüm çocuklar, manyetik bir ip üzerine sarmalanmış, onu yakalamışlar; canavarın hemen alt kısmında bitiyor bu düzenek.” Sesi titreyerek çıkmıştı. Diğerlerinden garip bir çığlık yayıldığında Bay Raza onların dilinde susun işareti yaptı.

“E ne duruyoruz? Ben gidip şu ipi yerinden oynatacağım!” Ses şüphesiz Mirel’den gelmişti.

“Denizkızı, bunlar birer canavar, o dalgıç kıyafetli insanın elinde bir kutu vardı, bilmiyoruz ki içinde ne tür bir silah var, gitmen demek ölmen ile eş değer.” Diye telkin edici olmaya gayret gösteriyordu vatozların babası Sarel.

Epstein, yavru vatozu kancadan ayırarak “Senin canlı bir şekilde bize ulaşman gerekiyordu ama ne yazık ki hiç ulaşamamandansa ölü bedenin ulaşması kaçınılmaz olacak küçük benekli sıçan.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.