İçeriğe geç

DUBOKO

Bölüm 31 · 6 dk okuma

DUBOKO

Bölüm 31

SOLOMON ADALARI

“Işığın savaşçısı yüreğinin sessizliğinde, kendisine yol gösterecek bir ses duyacağını bilir” / Işığın Savaşçısının El Kitabı 47.s

“Bir iki dakika demiştin bir saat oldu neredeyse.”

“Hiç gitmediğim bir yer için yine de iyi hesaplama desene.”

“Sale!!”

Armin bir keresinde bana –uzunca sohbet etme fırsatı bulduğumuzda- çok sinirlendiğimde çevremdekilere isminin kısaltılmasıyla seslenirim demişti; Sale-m, Har-is, Mir-el, İr-mela gibi…

“Yapma kuzen, gideceğimiz yerde şifa var biliyorum, bir şey beni oraya doğru çekiyor inan.”

“Yaralısın bir ve sözümü dinlemiyorsun iki üstelik gideceğimiz yer neresi orası bile muamma bu da üç.” Armin, Salem’in kuyruğuna doğru yöneldiğinde Salem çoktan ilk hamleyi yapmıştı bile.

“Beni durduramazsın Armin! O yere bu kadar yaklaşmışken bu çok zor.” Sağlam olan yüzgeci ile onu itti. Bu itiş bir kavgayı başlatmanın tam zıttı, oluşacak tartışmayı hiç başlamadan bitirmiş gibiydi.

Bir iki dakika süren sessizliğin ardından ortalarından geçen minik balık sürüsü okyanusun ahengini yeniden sağlamıştı.

“Ne düşünüyorsun?”

“Haris’i, İrmela’yı…” Bir sirenden üstelik erkek bir sirenden gözyaşı akmaz demeyin, hem suların içinde doğmuş hem de suyun içinde yaşamını idame ettiren sirenler için ağlamak yaşam akışlarını temizlemek için olağan bir şeydi. Salem’in de temizlenmeye ihtiyacı vardı. Miraslarını korumak için ona -bedenine- iyi bakması şarttı tabi bunu ne kadarda geç başarmış olsa bile.

“Hiç aklımızdan çıktılar mı ki?” bir kulaç daha yaklaşıp “Tamam, henüz varamamış olabiliriz ama ne olursa olsun peşinden gelmeye devam edeceğim kardeşim bu henüz bilmediğimiz, hiç görmediğimiz bir yer olsa da.”

Salem, çekik buğulu göz bebeklerinin üstünü kapayıp tekrar usulca açtığında Armin önde ona yolu işaret ediyordu. Denizanaları yukarı doğru süzülüp, pırıltılarını geride bırakırken Salem’in ise yüzgecindeki on bir yapraklı çiçek hareketlenir gibi olduğunda mercan kayalıklarından süzülen uzun otlar sallanmaya –süzülmeye- başlıyordu yine aynı ahenkle.

Bin bir çeşitte balık sürüsü onları arkalı önlü takip ederken okyanusun yüzeyinde kayığında usulca süzülen kabile halkı her şeyden bir haber yol alıyorlardı. Güneş güne yetişememiş olsa bile kuşlar günü çoktan selamlamışlardı.

Her şey hareketini sürdürürken altından geçtikleri ada toplulukları ise sakinliğini bir o kadar koruyor, üzerinde nizami şekilde uzamış ağaçlar ise karşılıklı olarak birbirlerini selamlıyorlardı.

Solomon adalarının muhteşemliği kelimelere dökülecek gibi değildi. El değmemiş yüzlercesi ada yeni misafirlerini ağırlamak için heyecan içinde bekliyor aynı zamanda doğalarına zarar verecek vahşi insan ırkından da bir o kadar ürküyorlardı.

***

“Işığa çok yaklaştık Armin, sabret.” Dedi Salem.

“Buna tatmin olmalı mıyım ki bilemedim, belki de karanlığa çok yaklaşmışızdır kuzen ne dersin? Sanki onca karanlık yetmezmiş gibi.”

“Yol bizi çağıyor sen hala karanlık diyorsun.” Salem, çekik gözlerini deviriverdiğinde, ortada gözlerine dair izden eser bile kalmamıştı.

“Karanlık da bir yoldan doğmuyor mu?”

“Şimdi kurtarılmayı bekleyen onca canlıyı üstelik de beni bir kenara bırakıp felsefe mi yapalım ha? Onu mu istiyorsun açık konuş?”

“İstersen okyanus dolusu kadar felsefe yapabiliriz Salem, nasılsa ışığa çok yaklaştık (!)”dediğinde Salem başını geriye çevirmişti.

“Sesi duyuyor musun?”

“Hangi sesi?”

“Şşşş, dinle bak şu sağ taraftan geliyor.”

“Evet duydum sanki” Armin bu zamana dek hiç göremediğim o minik kulaklarını kaldırmış bir anten gibi havaya dikmişti. Normal de yatık olan kulakları uçları ayrık ayrık bir pençe gibi dizilivermişti keza Saleminkiler de öyle.

“Hadi kuzen, şu yönden beni takip et.”

İki merman, devasa adacıklarla kaplı bu okyanusta Salem’e şifa olacak o bitkiyi arıyorlardı yerini ve hakikatini bilmeden.

Kayayla bütünleşmiş devasa bir makarna çanağını andıran hardal sarısı renkte bir bütünün üzerinde okyanusa el çırpan mor renkli mercanların olduğu kayanın yanına geldiklerinde pembe anemon balıkları Armin’i selamlayarak hızla uzaklaşmışlardı.

“İşte geldik Armin!”

“Bunun o olduğundan emin misin?” diyerek bir yandan da kayadaki garip şekli kokluyordu.

“Hislerim beni zaman yanılttı ki?”

“Bilmem, en son seni 13 yaşındayken gördüğümde merakla gittiğin o kalıntıların altından zor kurtarmıştım hatırlarsan.”

“Ah kuzen! Senin şu hafızana hayranım.”

“Ee ne yapmayı düşünüyorsun?” Armin kafasını Salem’e çevirdiğinde çoktan yaralı yüzgecinin o adını konduramadıkları şeyin içinde olduğunu görmesi bir olmuştu. Mercan resifleri Salem’in yüzgecini adeta annesinin bacaklarına yapışıp oyuncak diye tutturan çocuklar gibi sarıp sarmalamıştı. “Salem?”

Salem’in çekik gözleri yeniden ince bir çizgi halini aldığında göz bebekleri ortadan kaybolmuşlardı bile. “Neyse ki nefes alıyorsun” dedi Armin. “Salem? Salem peki beni duyuyor musun?”

Cevap yoktu.

Armin, etraftaki tüm dostlarına ince bir nidayla haykırdığında bir uğultu sağından beri ona yavaş yavaş yaklaşıyordu.

Eski olan her şey hayatta kalma konusunda gerçekten çok iyidir. /Maria Beger (Leeds Üniversitesi deniz ekolojisti)

“Ne doğru bir cümle değil mi?” dedi orta büyüklükteki yengeç –tabi Armin’e göre ise gayet küçüktü-

“Kuzenim, ona yardım eder misiniz?”

“Yardıma muhtaç olan asıl sen olmayasın deniz oğlan!”

“Ne demek şimdi bu? Hadi bir şeyler yapsanıza dostlarım” etrafında tam tur dönerek gözlerini iri iri açmış balıklara karşı “Belki bu bölgeden olmayabilirim ama sizin sesinizi, korkularınızı, çığlıklarınızı duyabiliyorum. Beni balinalara, yunuslara sorabilirsiniz. Şuan kuzenim tehlikede ve daha da fenası tüm canlıların peşinde olan asıl tehlike yola çıkmış durumda. Bu yolculuğa sizleri uyarmak için çıkmıştık ama kuzenim yaralandı ve şimdi şifa bulayım derken ölüme kucak açıyor baksanıza.” Armin tüm gövdesiyle önce yengeçlerin sonra ise Salem’in etrafında daire çizerek haykırmıştı.

Küçük büyük tüm balıklar suspus olmuş, gözlerini yengece çevirmişlerdi. Armin de onlara uyum sağlayarak şaşkın bakışlarını yengece doğru çevirdi. Onun arkasında ise daha minik yavru yengeçler sürü halinde mercan kayasına bakıyorlardı.

“O eskisinden de iyi olacak! Tasalanmayı bırak.” Cümlesini bitirir bitirmez arkasındaki yavruları işaret edip sanki harekete geçin diyen bir el gibi elindeki ince uzun ucu sivri demiri havaya kaldırdı.

“Eskisinden de mi iyi olacak?”

Herkes suspus olmuş Armin’in sorusu ise havada baloncuk olup süzülüvermişti. Tüm gözler Salem’de idi. Armin’in içindeki umut da neydi öyle? O, dilediğini yapan, dilediğini gerçekleştirmekte özgürdü; Umut etmek bir tarafa o herkese umut olurken şimdi ise durmuş umut çığlıkları atıyordu. Duboko’ya hiç mi hiç benzemeyen bu bölgede ilk kez kendini birinin ellerine bırakıyordu.

“Hey! Size söylüyorum?”

“İnsanları sabırsız bilirdim de bir oğlanın üstelik deniz oğlanının böylesine sabırsızlanması tuhaf şey.”

“Hiçbir şey olmuyor bu ne kadar sürecek böyle?”

“Bazı yaralar zaman alır evlat, üstelik hemen onarılmamış, bekletilmiş yaralarsa daha fazla.”

“Laf dinlemiyor ki! Buraya gelene kadar az su yutturmadım ona ama nafile, yaralı yüzgeci ile burası diye tutturdu üstelik buraya hiç bilmeden geldi inanır mısınız?”

“İnanırım deniz oğlan, inanırım.”

***

Uzun süren bekleyişin ardından Salem ince bir çizgi halini almış gözlerini usulca açmaya başladığında minik yengeçler kırpışmaya başlamışlardı. Armin büyük bir sevinç çığlığı attığında Salem’in bedeni de sanki ona cevap verir gibi iyice hareketlenmişti.

“Kuzen! Yaşıyorsun ve yaran tamamen kapanmış.” Salem bir sağına bir soluna hemen peşine de yüzgecine doğru eğildiğinde göz bebekleri hiç olmadığı kadar büyümüştü.

“Yol ver deniz!” diye haykırdığında tüm deniz canlıları o devasa hortumun içinde buradan elbette ki daha güvenilir olan bir yere Armin’in sayesinde iletilivermişlerdi.

“Onları nereye yolladın?”

“Onları buralardan daha güvenli bir yere –okyanusun sakladığı- yere yolladım şimdilik.” Kuzenine bir çarpıp “Seni eskisinden de iyi gördüm dostum.”

“Bu nasıl oldu anlamış değilim, hadi beni düzelttiğimize göre yolumuza devam edelim kuzen. Mirel, Emala… Onları bulmamız ve şu lanet zıpkının işini bitirmemiz lazım biran önce.”

“İstikamet nedir kaptan?”

“Işığın götürdüğü yer!”

“Işığın götürdüğü yere!”

“Işığın götürdüğü yere!”

Böylece iki deniz oğlanı bir ağızdan ışığa seslenivermişti. Yol elbette ki hep ışıklı olmayacaktı ama onlar ışığı takip etmeyi hiç bırakmayacaklardı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.