“Varoluşlarının en üst ifadesi, uğruna yaşadıkları, haz aldıkları tek şey, o zorlu yolun ağır yükünü çekmek gibi görünüyordu.” Vahşetin Çağrısı 18.s
“İyi misin Salem?”
“Hafif bir sıyrık, sorun yok.”
“Çevir kolunu!”
“Bir şey yok dedim ya,”
Armin, Salem’in yapacağı eylemi üstlenip kolunu kendine doğru çevirdiğinde sıyrıktan daha fazlasıyla karşılaşmıştı. Onu hemen mercana –sağ köşedeki kızıl resiflere- doğru çekiştirdi.
“Çok kan kaybediyorsun Salem!” öfkeli ama bir o kadar da –an- odaklıydı. Ana odaklanıp yaşananlara çözüm üretmenin ağır basan yanına tutunuyordu. “Bu lanet olasıca şey de neydi böyle?” diye geçirdi içinden.
“Ben iyiyim Armin, beni bırak ve git Mirel’i bul.”
“Seni bırakmak mı?”
“Evet, doğru duydun.”
“Bu mümkün değil kardeşim.” Derin bir nefes aldı ve “İki kayıp verdim üçüncüye asla izin veremem. O yüzden çıtını çıkarmasan iyi edersin.”
“Yüzebilirim, şuanda boşuna vakit kaybediyoruz farkında mısın?”
“Yüzgecinin tamamı kopmaz ise evet –yüzebilirsin”
“Ne yapmayı düşünüyorsun?”
“Önce kanamayı durdurmamız gerekiyor.”
“Bana bırak.”
“Ne yapıyorsun Salem!” diye şaşkınlıkla bağırdı Armin.
Salem büyük bir hızla kuyruğunu savurduğu gibi Armin’e beni takip et bakışı atıp ardından güneybatı yönüne doğru -yüzgecinde ki kanlar damlarken- hızla yüzmeye devam etti.
“Bu çocuk kardeşine hiç mi hiç çekmemiş. Bu inadının uğruna onu da kaybetmeyelim Tanrım!” Armin, Salem ile Haris’in kıyaslamasını yaparken önünde Salem hızla ilerliyordu. “Bu çocuk yüzgecini nakavt ediyordu.”
“Tanrım! Nereye gidiyor böylesine hızla”dedi.
Salem, yüzgecinden akan kanlara aldırış etmeden devam ediyordu yola kuyruğu okyanusla ahenk içinde…
“Dikkat et de diğer yüzgecin de kan revan olmasın! Bu kancalı halat zıpkını mıdır adı he ne ise tüm bedenini ele geçirirse karışmam, söyleyeyim.”
Cevap yoktu.
“Salem bari gittiğimiz yeri söyleyiversen?”
Yine sessizlik.
Salem, Haris’in ardından garip bir hüzne boğulmuş, eski neşesini –neşesinden ziyade konuşkanlığını- kaybetmişti. Tıpkı benimle birlikte yol alırken ki sessizliği hüküm sürüyordu şimdi bu sularda. Tek farkla; bedeni konuşuyor, tüm hücreleri isyan ediyordu onun yerine.
“Hatırlıyor musun bir keresinde dördümüz; sen, İrmela ,Haris ve Mirel bir yer keşfetmiştik –bize yasaklanan yerlerin adını ne zaman keşif koyduysak- dubokodan da derinlerdeydi.” Armin biraz daha yaklamıştı ona.
“Biz birçok yasaklanan yere gittik, hangisinden bahsediyorsun?” Salem’in sesiyle yüzüne bir tebessüm oturuvermişti. Armin’in, kaygı ve korku dolu –yüzgecinde ki kan yüzündendi bu korkusu- ifadesi gitmiş yerini mutluluk almıştı. Salem’in tam hizasından yüzüyordu.
“Dubokodan da derinlere indiğimiz sıralar, hani bir yığın kaya vardı üst üste hatırladın mı?”
“Evet, onun öncesinde ardı ardına birçok kayanın üstünden geçmemiz gerekmişti o sona varana dek.”
“İşte o son kayanın da ardını aştım sizden sonra.”
“Bunu şimdi mi söylüyorsun aptal!”
“Sensin aptal! Ardına varmayı göze almayan siz iki korkak varken nasıl yapabilirdim ki bu eylemi? Siz gittikten çok sonra gittim tekrar oraya. Bir daha da anlatacak –bir araya gelmeleri asırları buluyordu- zaman olmamıştı hiç.”
“Ee çatlatma sirenayı.”
“Ne!”
“Ne ne? Ne gördüğü soruyorum?”
“Söyleyemem.” Armin geçmişti bu kez onun önüne.
“Sen sirenayı deli edersin.” Şapır şapır akan kanları Salem’i biraz yoruyorsa da direncini kırmaya henüz erişememişlerdi. “Madem söylemeyeceksin neden anlattın bana bu hikayeyi.”
“Uyan diye! Seni uyanık tutmam gerekte ondan.”
“Ah Armin!
“Ne kadar kaldı?” Armin etrafını dikkatlice inceledikten sonra “E biz Solomon Adalarına yaklaşıyoruz yanımıyorsam.”
“Ah benim zeki kuzenim.”
“Bir iki dakikaya oradayız.”
Akıp giden zaman ile birlikte umut, savaş, direniş ve kayıplar iç içe geçmişti. Ben, İrmela ile; Armin, bir canlıyı daha yaşatabilmenin kaygısıyla; Salem başına buyruk dik kafalılığı ile; Mirel ise lanet bir zıpkının peşinde yol alıyordu.
Hepimiz bir amaç uğruna koca okyanusta iğne arar gibi umuda, savaşa; yaşama koşuyorduk.
Bu yolda diğer tüm canlılar bize kol olmuş ilerleyişimizin ucunu sonuna kadar açık tutuyor; bizim kopmamamız için sanki birer halat görevi görüyorlardı.
Ben Emela. Ölü mü diri mi henüz kavrayamadığım bu ince bedende rüya alemi sandığım; her an uyanabilecek olmanın verdiği umut –aslında buna tedirginlikte denebilir- ile bedenimin burada fakat ruhum kabul etmediği bir alemin içinde yüzüyorum…
