“Bütün kötülükleri ve kaygılarıyla şimdiki zaman sersemletici bir güçle üstüme hücum etti.” Deniz Kurdu 196.s
“Keşke Plozirna da benimle birlikte olsaydı,” dedi Mirel dinlendiği bir kayanın üzerinde. Ne kardeşlerini ne kuzenlerini ne de geri dönüşü düşlüyordu; tek düşlediği şey başarmaktı.
“Ah! Sakin güzelim, sakin.” Derinden bir nefes aldı ve ciddi bir reveransla yüzmeye devam etti. “Dünya’nın en büyük ikinci okyanusunun –Atlas’ın- üzerindesin bir sakin.”
***
Nerede olduğunu çok iyi biliyor ama nereye gittiği hakkında küçük bir fikri dahi yoktu. Tek bildiği şey -o şey her nerede ise- onu bulmaktı. Zihninin bir yerlerine oturttuğu milyonlarca kitap öylece ona bakıyordu; iştahlı, meraklı, tamamlayıcı onlarca bakış…
Mirel, birçok dostunu geride bırakıp dünyanın bir noktasını boylarken onların akılları ise hala Mirel’de takılı kalmıştı. O korktukları şey –demirden yapılmış halat- ansızın onları buluvermesinden ziyade ansızın Mirel’i ele geçirip de sıranın onlara gelivermesindendi korktukları şey.
Gözlerinden kayboluveren o hırçın ve soğuk denizkızından geriye ardında bıraktığı simsiyah saçlarından bir tutam ve dökülen birkaç pul dışında hiçbir iz kalmamıştı.
Korku her bir canlıyı esir alıyor ve tüm dünyaya doğru hızla yayılmaya devam ediyordu. Bu korku bilmedikleri, hiç tanışmadıkları bir şeydi, insan elinden çıkma olduğu ise su götürmezdi tabi.
Siyah saçları bulanık suyu adeta karanlığa büründürüyor ve okyanus giderek gece gibi çarşafa bürünüyordu. Renkli olan tek şey ise gövdesiydi. Pullarının ışıltısı onu ele verirken yanından geçen herhangi bir canlı donup kalmamaya engel olamıyordu.
Mirel, siyah ve soğuk varlığının arkasından pulları vesilesi ile de olsa onlara göz kırpıyordu. Bir, iki, üç… Sayıları kaça varırsa varsın çevresinden geçen toplulukları büyük bir ciddiyetle uyarıyor ve kayalıklarda muhafaza olmaları için onlara kaşlarını kaldırıyordu.
***
“Bir grup daha geliyor! Neyse kısa bir dil dökmekle yetineceğim çünkü uyarmaktan çok yoruldum!”
“Oo merhaba benekligiller!” Antik Yunan mitolojisinden esinlendiği değişik bir selamlama ile selamlamıştı solungaçgilleri.
“Merhaba deniz kızı, seni buraya hangi rüzgar attı?”
“Karayel, ımm yoksa poyraz mıydı tam emin değilim hava almakta sıkıntı çekiyorum da rüzgarlarla bizzat görüşemedik efendim.” Hangi cevapla karşılaşacağını bilmeden espri yapmaya -karşısındakileri küçümsemeye – kalkışmıştı.
“Bu ne terbiyesizlik! Okyanusta boş lafa hacet yoktur, ne söyleyeceksen söyle ve yolumuzdan çekiliver.”
Mirel, öylece kalakalmıştı, ama bu saniyeden de kısa sürdü çünkü çok düşünmeden konuşmaya –lafını hemen çarpıtmaya- bayılırdı.
“Okyanusta çok büyük bir tehlike var. Burayı acilen terk etmeniz gerekiyor.” Garip bir reverans yapıp tekrar devam etti, “Nesliniz tükenmeden önce hareket etseniz iyi olur çünkü o kanca bildiğiniz misinalara benzemez. Elektronik demirden bir halat –henüz adını kestirivermiş değilim- sizi yok etmeden önce yok olsanız iyi olur.”
“ Burayı terk edeceğimizi kim söylemiş? Sen ne zamandan beri bizler adına karar alıyorsun?”
“Karar aldığım yok. Uyarı diyelim.”
“Uyarı muyarı peh. Asil bir ırktan geldiğini bedenin ele veriyor ama zihnin için maalesef bunu söyleyemeyeceğim.”
“Hımm, demek öyle ha. Bayım yaşınıza saygım sonsuz –aklından yaşına rağmen ona saldırmak geçiyordu- ama biraz ileriye gitmiyor musunuz?”
“İleri giden sen olmayasın? Hem bu halat neredeymiş? Sen ne zamandan beri uyarı peşindesin evlat?”
Evlat… Boğazında zorlukla yutmaya çabaladığı bu kelimeye aldırış edemedi. Ne zamandır yüzdüğünü bilmiyordu hakikaten. Zaman kavramı kulaklarını tırmalıyor nefes alış verişleri yavaşlıyordu. Kimse bu zamana kadar bu soruyu sormamıştı ona. Kuzenlerinin yanından ayrıldığından beri bir hırstır o halatın peşinde olmak gözlerini döndürmüştü ama ne zamandır yolda olduğunu soran tek bir canlıya rastlamamıştı çünkü hepsi bir yana kaçışır olmuşlardı.
“Kaliforniya’dan beri ilerliyorum evet tek hatırladığım bu. Halat nerede bilmiyorum ama tek bildiğim şey var o da uyarmak.”
“Bizde seninle geliyoruz.”
“Nasıl?”
“Ne nasıl? Sen düşünene kadar biz kabilemle çoktan anlaştık. Bizim yolumuz senin yolun evlat, biraz sayfaları karıştır bakalım bizim hakkımızda neler yazıyor?”
Onları daha yakından ve dikkatlice incelemeye başladı. Ağzı açık kalmış bir şekilde etraflarında yüzdü ve tekrar yaşlı olanın yanına gelerek:
“Benekli Kartal Vatozları !” dedi hayretle.
“Tanıştığımıza memnum olduk, matmazelleri,” diyerek araya girdi gençlerden birisi.
“Ben de memnum oldum bayım şey adınızı lütfeder misiniz?” bunu sorarken bir yandan da onların özellikleri gözünün önüne sirayet ediyordu.
Bilimsel adı: Aetobatus narinari
Ayırt edici özellikleri: Uzun kuyruklu disk biçimi, beyaz benekli mavi veya siyah gövdesi, ördekgagasını anımsatan düz burnu.
Sınıf: Kıkırdaklı balıklar
“Saren, Saren Orao Raza.”
“Memnum oldum Saren, ben de Mirel. Küçüklerinizi yollayın siz beni edin.”
Hiç vakit kaybetmeden suları yararak hızla yüzmeye başlamışlardı. Vatozlar bir sağdan Mirel ise sol yanlarında bir dizi hareket ediyorlardı. Çevredeki balıklar haberi duyar duymaz gördükleri ilk mercan resiflerine gizleniyor kimisi ise rotalarını hiç kulaç atmadıkları bir bölgeye çeviriyordu. Böylece haber giderek yayılıyor, kambur balıklar, denizinekleri, mavi yüzgeçli orkinoslar, denizgergedanları hatta ve hatta katil balinalar bile sıkıca önlemlerini alıyorlardı.
İşte şimdi işte şimdi sizi devireceğim lanet olası halat parçası! Ah keşke bir de sizi yaratanı ve sizi buraya yollayanı da elime geçirebilsem! Daha fazla can yakamayacaksınız…
