“Oysa kuşlarla kertenkeleler huzur nedir bilmezler, hatta kuşların sürekli bir adresi bile yoktur.” Mutlu Prens
İnsan, sevdiği uyurken bilir tekrar gözlerini açacağını, bilir o gözlerde tekrar tekrar buluşacağını. Tekrarlansa da sohbetler hiç tükenmeyen bir sona tekrar kapanıverir o gözler. Ne son vardır ne de başlangıç aslında, kaldığımız yerden devam eder yaşam tüm hızıyla.
“Hadi baba kalk artık! Bak söz vermiştin ‘Akşama mısırları patlat devasa bir belgesel seyredeceğiz’ diye.”
“Bugünlük annenle seyretsen olmaz mı? Çok yoğun bir gündü. Kafamı kaldıramıyorum.”
“Annem belgesel izlemeyi sevmez unuttun mu?”
“Hı hııı”
“Ah baba ah!”
Elimde mısır kovasıyla odamın yolunu ararken Mia ayaklarıma dolanıyordu. “Sen dua et elimde bunlar var yoksa seni yemiştim bunlar yerine bıdılık.” Mia odama kadar bana eşlik ederken ben de aralık olan kapıyı ayağımla iyice açtım ve yatağımıza gömülü verdim. Mia bir tarafımda mırlamaya başlamışken ben hala ne izlesem diye düşünüyordum – aklım hala o izleyeceğimiz devasa belgeselde- çaresizce.
“Yarın tatil, bugünün hakkını güzel bir film ile çıkaralım. Acaba ne izlesek Mia? Mia??” Mia çoktan örtüye sinmiş mırlaması horlamaya dönüşmüştü bile.
***
Tek başına karar verebilmek; şuan nehrin içinde sağa ya da sola gitme seçeneğim vardı ama o anda binlerce film arasından seçeneğim çok olsa da yine de bu kadar zorlanmamıştım.
***
“İrmela, yönümüzü sen belirle karar veremiyorum.”
“Film seçmeye benzemiyormuş değil mi?” diyerek beni ellerimden tutup kendine çevirdi ve yüz yüze geldik.”
“Aklımı okuyabilen bir sirena harikasısın sen kızım!”
“Onu aklını değil de kalbini diye düzeltirsek sevinirim.” Diyerek ellerimi bir kez daha kendi ellerine kenetledikten sonra bu şekil yüzmeye başladık.
Sağa doğru – yüzgeç elleriyle kenetlediği ellerimi – yönümüzü kuzeydoğuya çevirmişti. Birbirimize bakıp gülümsüyorduk sanki bir sona varıyormuşuz gibi halbuki ne son vardı ne de başlangıç; biz bu anı zaten yaşamıştık, biliyorduk tüm bunları ve bundan idi ardımızda bıraktığımız sonsuz gülümseyişlerimiz.
“Şimdi sırada senin için kısa ama benim için biraz uzun olan bir yol daha var; Kızıldeniz. Onu geçtiğimizde diğerlerine varmamız daha kolaylaşacak bebeğim.”
“Kızıldeniz… Afrika ile Asya arasında olan ve kendini Hint Okyanusuna bağlayan deniz… Uzunluğu yaklaşık 2000 km.” Gözlerim sudaki canlılara dalıp tekrar İrmela’ya dönerek “Tevrat’ta ve Kuran’da adı geçen deniz… Kadim anlatılarda ortadan ikiye ayrılan o denizin içinden geçeceğiz ha?”
“Evet, hazır mısın tatlım?”
“Hiç olmadığım kadar ışıltım hem de hiç olmadığım kadar!”
Heyecandan kalbim yerinden fırlayacaktı sanki. O denizin içinde ki canlıları görmek için sabırsızlanıyordum.
***
Mercan resiflerinin arasından geçerken hissedilen ve balık topluluklarının verdiği o rengarenk cıvıltı… Günler, haftalar, aylar hatta yıllarca suyun altında gibiyim. İrmela’nın demesine göre sadece bir gün olmuş Mavi Nil’den ayrılalı. Bu süre zarfında kelimelerim dibe çökmüş kum taneleri gibi ağır ve el atsam uzanamayacağım kadar uzaktılar. Bu yere el uzatsam sahi ulaşabilir miydim zihnimdekilere ki havaya karışsın. Karışsın şu uçsuz bucaksız kızıllığa…
Haykırmam gereken yerlerde haykıramıyor, susmam gereken yerlerde ise susamıyordum. Yüzümün göremediği zihniminse çok sonradan öğrenmiş olduğu durumları hazmedemiyor ve her geçen gün üstümde çoraklaşan bu durum beni kurumuş bir çöle eviriyordu.
İrmela’nın reveransıyla kendime geldim. “Sana da selamlar bebeğim, daldınız gene bakıyorum da.” Etrafımda dönüşü tıpkı bir topaç gibi o kadar hızlıydı ki. Hem ışıltısının hem de dönüşünün bıraktığı izler gözlerimi açmama yetmişti.
“Balıklar, ne kadar nizamlılar mercanların etrafında değil mi?” yutkunduğumda boğazımda ki kuruluk belki günlerce ağzıma akıtmadığım suyun boşluğunu dile getirdi. “Sen susadın mı bakim?” dedi İrmela.
“Bakıyorum da zihnim dışında beden hareketlerimi de okur olmuşsun İrmelam.”
“Hiç şüphesiz.”
“O halde ?”
“O halde sana acilen su yaratmanın bir yolunu bulalım.”
“Şuan Andela teyzenin evinde olmak vardı,” dedim büyük bir hasretle.
“Sabret güzelim, bizimkilerle bir buluşalım istikametimiz duboko.”
“Duboko; derin deniz…”
“Şuan etraf orası kadar aydınlık olmasa da sen yanımda olduğun müddetçe hiçbir yer gözüme karanlık gelmiyor İrmela.”
“Biliyorum bebeğim, bu yüzden varım ya. Senin ışığınım ben.”
“Hiç sönme olur mu hiç.” Onu bir kez daha kaybetmeye hazır değildim.
“Hiç yükselme olur mu hiç.” Çünkü kafamı her sudan kaldırdığımda gerçekle yüzleşeceğimi biliyordu ve de onları kaybedeceğimi.
“Hiç ama hiç yükselmeyeceğim, burada sizinle çok mutluyum İrmel…” Yalnız bir şey gelmişti aklıma, aslında aklımdan hiç çıkmayan intikam duygusu. Babamın haksız yere vuruluşu beni yukarı –hastanede yattığım o odaya- sürükleyecek kadar güçlü bir kelimeydi.
“Bunu biliyor ve hissediyorum bebeğim. Baban konusuna gelecek olursak bunun için çok üzgünüm inan. Yol boyu onu sayıkladın an be an. Zihninde ki öfkeyi, çığlıkları da duyabiliyorum. Peki, onları öldürdüğünde ne değişecek hayatında hiç düşündün mü?” İrmela’nın cümlesinin ardından hızla mavi minik kelebekler çevremizde uçuşarak yukarıya –Kızılnehrin yüzeyine- doğru yol aldılar. Sanırım ölüm kelimesiydi onları ortaya çıkaran.
“Hiç hem de hiç.” Sadece intikamdı düşündüğüm o tek şey. “Yıllar öncesinin acısını hem de kendi yaşattıkları o milyonlarca insanın katliamına sebep olan o soykırımın yaratıcıları nasıl olurda gelip masum babama kıyabilir İrmela nasıl!” suya yumruk attığımda Armin’i anımsadım. “Bunu aklım almıyor onca zaman sonra neden!”
“Onlar gözleri olup görmeyen, kulakları olup işitmeyen kalpleri mühürlü yaratıklar Emelacım. Cezaları en şiddetli şekilde kesilecek çok az kaldı güzelim ama sen onların seviyesine asla inmeyeceğine söz verir misin?” sağ elini kalbimin üzerine koyup: “İnan baban da onlarla uğraşmanı istemezdi.” Dedi.
“Hiç yükselmeyecektim hani?” beni güldürmeyi başarmıştı
“Sen kafana eser ve birden gidebilirsin, sana güvenemediğim tek şey bu. Ne zaman ne yapacağını kestiremiyorum. Bazen seni Armin’e benzetiyorum.”
“Mia da var tabi. Sahi turuncu çizgili kuyruğa dikkat edelim, hiç ummadığım denizlerden birinde pat diye karşıma çıkıverir yumağım ne dersin İrmela? Bu mümkün dimi? Onu henüz kaybetmediğimi söyle bana ne olur? Onun hala hayatta olduğunu…”
“Dilediğin ve arzuladığın her şey mümkün bu alemde, Emela.”
“Tanrım çok susadım, lütfen bir minik su damlası lütfen…”
İrmela beni elimden yakalayıp sol taraftaki mercan kayalığına doğru götürdü. Bu kayalar kim bilir kaç asır buraya köklenmişlerdi. Etrafındaki sarışın balıklar biz gelince sağa sola kaçıştılar.
“Evet, şimdi gözlerini kapa ve suyu düşün.”
İrmela ciddiydi. Hiç sorgulamadan hemen dediğini yaptım.
Spor sonrası içtiğim, sokaklarda saatlerce koştuktan sonra bir matara bitirdiğim, annemin yaptığı o leziz İzmir köftelerinin üstüne içtiğim o suları hayal ettim. Susamak ve susayınca su içmenin verdiği o hazzı düşündüm. İçim giderek kuruyordu.
Gözlerim hala kapalıydı ama yavaş yavaş bir şarıltının önümde akıp gittiğini duyunca gözlerim istemsizce açılıverdi. Mercan kayasının bir arasından berrak saf temiz içme suyu akıyordu. Gülerek İrmela’ya baktığımda başıyla suyu işaret etti ve hemen ağzımı suya dayayıverdim. Kana kana içtim sudan. Daha önce içtiğim hiçbir suya benzemeyen berrak ve tatlı bir tadı vardı.
“Teşekkürler İrmela, şimdi daha iyi hissediyorum” dedim.
“Güzel, o halde yola devam” diyerek yine bir topaç gibi takip edemediğim bir hızda dönüverdi. Kızıl bukleli saçları ve ahenkler içindeki gövdesiyle muhteşem görünüyordu. Ellerimden tuttu ve beni sırtına aldı.
***
Mercan resifine yapışmış besin arayan bir deniz kaplumbağası gözüme iliştiğinde beni kurtaran o kaplumbağa topluluğunu anımsadım. Acaba onlardan birimi diye düşünürken İrmela “ Neden yanına gitmiyoruz ki?” dedi.
“Selam? Ben Emela.” Ses çıkmadı. “Sadece selam vermek istemişti , kusura bakmayın sizi rahatsız ettim.”
Tam dönüp yolumuza devam edecekken bir ses: “Emala! Oh şu yaralanan kızsın sen. Ne kadar zaman geçmiş ama seni hala dün gibi hatırlıyorum.”
“Aslında çok bir zaman geçmedi bana dün gibi geliyor.”
“Olur, mu ben senin etrafında gezinen yavru kaplumbağalardan biriydim.” Hala yiyecek bir şeyler bulmak için mercanı aşırıyordu.
“Yanlış anlamazsanız kaç yaşındasınız bayım?” bir hayli yaşlı gözüküyordu ve beni başkasıyla karıştırmış olmalı diye düşündüm.
“Kırk beşime basacağım evlat!”
“Bu imkansız!” dedim yüksek sesle. “Benim kırk yıla yakın bu okyanusta olmam İMKANSIZ!”
“Zaman kayması Emela, zaman kaymasına inanır mısın?” İrmela bize doğru yaklaşmıştı.
“Albert Einstein okumuşluğum vardı.” Aklıma gelen ilk isim oydu çünkü. Peşine ekledim “Ama sen benim için uzun ama senin için kısa bir yol olacak demiştin?” cevabını beklemeden “Yani bu zamandan tek ben mi etkilenmiyorum anlamıyorum.”
İrmela cevabını verirken gözüm yerinden kaybolan kaplumbağaya ilişti. Birden bire yok olmuştu.
“Ona veda edemeden gitmiş,” dedim.
“O da senin gibi şaşkın olmalı, hadi yola devam etmeliyiz” dedi.
***
Zaman… Akıp giden ve beni es geçen zaman. Nasıl olur da her şey biranda oluverirken onca zaman geçmiş oluverirdi? İrmela’nın bedenine sımsıkı sarılmış etrafı –balıklar ve kayalıklarla dolu denizi- izlerken bunları düşünüp durdum tabi o sırada kaç yıl geçiyordu kim bilir?