İçeriğe geç

DUBOKO

Bölüm 25 · 7 dk okuma

DUBOKO

Bölüm 25

NİL NEHRİ

Ama nihayet meselenin bir yere ait olup olmamak olduğunu biliyorum. Üzerinde yürüdüğüm dünyadaki günlerimin hakkını vereceğim. Gümüş Yürek 2/ 375.s

“Biliyordum, geri döneceğini biliyordum.”

“Beni kim uyandırdı uykumdan?” İrmela şaşkın ama bir o kadar da sakindi.

“Şşş, buradan biran önce gitmemiz gerekiyor İrmela, hem de hemen.” Tıpkı bir kedi gibi nehri kokluyordu.

İrmela’ya alınlığını yerleştirdikten sonra hızla onu nehrin içine-ait olduğu yere-döndürdük kuşkusuz kelebeklerin yardımı ile. O nehrin içerisine girer girmez gözleri usulca açılmaya, kızıl bukle saçları dalgalanmaya başlamıştı.

“Hadi o zaman neyi bekliyoruz?” Ruh dostum, ışıltım yüzmeye başladığında sanki nehrin sarımtırak rengi beyaza dönmüş, sazlık ve kamışların titreşmeleri kesilmiş, kurbağalar sus pus ve adını konduramadığım kuş türleri ise kanat çırpmayı bırakıvermişlerdi.

“Niye herkes sustu? Oysaki sen uyurken her yer cıvıltı şenliğiydi.” Bana gülümseyip etrafımda döndüğünde her yer parlamaya başladı. “Biliyor musun İrmela, gece olup bitmiş ve yeni güne uyandığımda geceyi hiç mi hiç hatırlamıyordum. Burada ne akşama ne de geceye erdim. O yüzden çok huzurluydum. Hiç korkmadım. Bildiğin en tehlikeli bölgede- timsahların sarmaladığı- nehrin üzerindeydik. Hatt…

“Sus, daha fazla yorma kendini. Neler yaşadığını ve hissettiğini biliyorum. Ölü gibi gözükebilirdim; ruhum etrafınızda gezinirken. Bunları yolda uzun uzun konuşuruz olur mu? Şimdi nehre veda etme zamanı. Hazır mısın? Yolumuz uzun haydi atla.”

“Sahi biz neredeyiz İrmela? Burası dünyanın hangi nehri?”

“Nil, Nil nehrindeyiz.”

“Nil üç ayrı kola ayrılır bu hangi kolu acaba.” Bir taraftan İrmela’nın saçlarını yana iterek yerleşirken bunu sorgulamıştım. Çünkü belgeseller birbirine çok benzerdi. İzlediklerim arasında nehirleri ayırt edemiyordum.

“Etiyopya’da, Mavi Nil’in üzerindeyiz Emala.”

“Mavi Nil… Yani burası Beyaz Nil ile birleşip bizi Sudan’a bağlayan nehir öyle mi? Unutmamışım. Ne çok izlerdik babamla.”

Her coğrafi keşfimi seninle yapardım baba. Baba, hatırlar mısın ısrarla Asya’yı keşfetmek; o bölgenin belgesellerini izleyelim diye tutturduğumda sen beni Afrika ile burun buruna getirirdin. İlk başlarda sıkılırdım ama Nil’in tarihini anlatmaya başladığındaysa kalkan tüylerimi indirmekte epey bir zorlanırdım…

“Evet, doğru hatırladın Emala, Nil kollarının birinin üzerindeyiz. Sıkı tutun çünkü ileride bir şelalenin içinden geçeceğiz.”

“Tamam hazırım.”

İrmela’ya kavuşmuştum. Döneceğini biliyordum. O kadar huzurluyum ki, işte şimdi bu anın tadını çıkarabilirdim. Üstünde akıp gittiğim bu nehri doyasına hissedip ona sıkıca sarılacağım. Bir daha buradan geçme şansım olur mu bilemem. Belki de dünyaya tekrar gözümü açtığımda neden olmasın? Ama O’nsuz.

Nehrin suları hızla akarken içinde ki canlılarsa dört bir yana kaçışıyorlardı. İrmela korkutucu biri değildi ama sanırım boyutu onların boyunu haylice aşıyordu, ondandı bu kaçışlar. Timsahlar bile geçtiğimiz noktaların üzerinde patikalardan fırlayıp nereye kaçacaklarını bilemiyorlardı.

“Bir timsahla burun buruna kaldım İrmela. Gerçekten öleceğimi sandım. Geceye ersem bu kadar korkmazdım bu çorak iklimde.”

“Biliyorum, kelebeği onun için yolladım zaten.”

“Nasıl yani? Ama sen, gözlerin kapalı ölü gibi yatıyordun. Sahi sen neden yüzeye –beni bulmak uğruna- çıktın bana bunun açıklamasını yapar mısın ilk önce?”

“Kaybolmuştun, seni o durumda bırakamazdım.”

“Yüzeye çıktığında yanıp kül olabilirdin İrmela, bunu nasıl yaparsın!”

“Bir yıl boyunca yüzdüm, bu süreçte ne sevgi gördüm, ne iyilik, ne de merhamet; fakat aradığım bu üç kelime şimdi burada benimle.” Biraz yavaşlamıştı. “Beni anlıyor musun Emala? Seni bulmam gerekiyordu; her ne pahasına olursa olsun.”

“Peki ya diğerleri? Arminler neredeler ?”

“Onları bulacağız, birlikte ve bu zor olmaktan çok uzak olacak dostum.”

Dostum…

Nehrin içi o kadar bulanık ve çalı çırpı yığını içindeydi ki umurumda bile değildi. Ruh dostum, ışıltım her yeri aydınlatıyorken iç huzurum burayı beyaza çeviriyordu. Bunun adına tamamlanmak denirse tamamlanmıştım işte.

“Seni çok özlemişim İrmela.” Gözlerimden damlaların düşmesine engel olup dudağımı bir yay gibi yayıp ona tekrar sımsıkı sarıldım. Yumuşacıktı, onun ışıldayan bedenini, renklerinin geçişlerini özlemişim. Bu hisse sımsıkı sarıldım.

“Ben de seni insan kız. Armin bu kelimeyi sayıklayıp durmaktan kulağıma aşılamış oldu malum.” Onlara ulaşmamız gerektiğini anımsayıp ondan hızlanmıştı sanırım.

“Nehri nasıl buldun bakalım?”

“Nil ile ilgili birçok belgesel izlemiştim ama gözümü açtığımda onun üzerinde olduğumuzu anlamam senin sayende oldu diyebilirim. O ekranda gördüklerimi, duyduklarımı yaşıyordum adeta ama sensiz,” yutkundum, şu birkaç gün içinde -belki de daha fazla bilmiyorum- yaşadıklarım tekrar gözlerimin önüne düşünce yutkundum.

“Şşş.. Geçti gitti bak şuan yanındayım. Uzun ama keyifli bir yolculuk bizi bekliyor hatta başladı bile.” Yönümüzü kıyıya doğru çevirmişti. Az kalsın yüzeye çıkacağız diye endişelenirken bir kayanın yanına geldik. “Bunun altında tatlış bir canlı yatıyor görmek ister misin?

“Evet evet!” Küçük bir çocuk çığlığı atmıştım. “Vee karşınızda Afrika sıradan kurbağası,” dedi İrmela.

“Hatırladım bunları; çoğunlukla gececi hayvanlar. Gece avlanmaya giderler ama gündüzleri ise kaya ve taş aralarına saklanırlar. Çok sevimliler İrmela! İyi ki buraya uğradık onları daha yakından göremeden yitip gidecektim.”

“Buna sevineceğini biliyordum.”

“Eee sırada ne var?” Dedim kızıl bukle saçlarını sağa doğru yerleştirirken.

“Biraz daha yol almak var.” Diyerek hızla nehrin akış yönüne doğru hareket ettik.

Muazzamdı. Geçtiğimiz her an ve saniye muazzam. Uzunca bir akvaryumun içinde gibiydim. Çeşit çeşit balıklar ama çoğunlukla levrek büyüklüğünde. Nil levreği meşhur diye okumuştum. Hatta büyüklükleri neredeyse insan boyuna erişenleri bile vardı.

“Beyaz Nil ile birleşmemize çok az kaldı Emala.”

“Yani Sudan’a yaklaştık öyle mi?”

“Kesinlikle öyle.” Dedi ve ardından içimi okumuş olacak ki “maalesef Emala, maalesef ki insan siluetine bürünme gibi bir gücüm yok, yoksa seninle bu şehri doyasıya gezmeyi ben de dilerdim.”

“Hartum… Sudan’ın başkenti ve iki nehrin birleştiği nokta…”

“Senin de Mirel’den aşağı kalır yanın yok bakıyorum da. Bu kadar çok okur muydun Emala?”

“Okumayı severim ama çoğunlukla izler ve dinlerdim.”

“Bu fazlasıyla belli oluyor güzelim.”

Nehir bizi sürüklüyordu. İrmela’nın hız yapmasına gerek yoktu, nehir bizi alıp götürüyordu adeta… Tıpkı anılarım gibi akıp gidiyordu, anılar tazeliğini ne zaman yitirir biliyor musunuz? Onları çağıran iklimden uzak be uzak düştüğünüzde… Evim, ailem, Mia… Benden gittikçe uzaklaşıyorlardı; hırslarım, öfkem, korkularım da bunlardan biriydi. Hafızamda hiç yokmuşçasına onları yitiriyordum. Bunlarla birlikte üstelik hayal kurma ihtimallerimi bile kaybediyordum. Mia’ya kavuşma hayalim vardı ama olmadı.

Hayal edilen her şey olmaya mahkumdur./ Muhyiddin İbn Arabi.

Ya da hayali tam olarak kuramamıştım yoksa bu sözün gerçekliğine inancım tamdı tıpkı güvenimin tam olması gibi. Belki de bazı şeyler için biraz zaman gerekiyordu.

Beyaz Nil’e varmıştık, bunu onun adının tersine çamur deryasına bulanmasına veriyordum. Mavi Nil ise onun tersine daha berraktı. Şimdi asıl bulanıklığa erişmiştim, anladım.

“Şimdi bir köprünün altından geçeceğiz Emela hazır mısın?”

“Ne çabuk vardık böyle! Hayret verici.” Gözlerimi açarken bağırmıştım. On dakikalığına kestirmiştim. Gece uyuduğumu hatırlayamıyordum en azından İrmela’nın yanındayken biraz kestirsem fena olmaz diye düşünmüştüm. Emindim beş-on dakikalık kısacık bir rüyaydı gördüğüm. Rüyamda Mia’ya sımsıkı sarılıyordum o an da babam seslendi ama yüksek bir sesle UYAN! UYAN! UYAN! Çöldeki piramitleri andıran bir tepeye yakındı. Bana çok uzaktı ama sesi çok yakından geliyordu.

“Çok huzurlu uyuyordun. Bunu bozmak istemezdim ama bunu görmek isteyebileceğini düşündüm.”

Videolarda ya da resimlerde gördüğüm o şehrin şimdi içindeydim. “O köprünün üzerinden de geçmeyi dilerdim ama kısmet buymuş, şansıma suların altından geçmek düştü ışığım.”

“Evet, çok şanslısın.”

“Biliyor musun Sudanlılar eskiden – belki de hala devam ediyordur- gelin ile damadı düğünden sonra şarkılarla Nil kenarına götürerek Nil’e basmalarını söylerlermiş. Çok çeşitli hikayeler de var ama aklıma gelen bir tek bu oldu.”. Kulağımı tırmalayan bu cümleye şöyle seslendim:

“İrmela… Evlenmeyi asla düşünmüyorum şakası bile iğreti…”

“Senin gibi tatlı bir kızı ikna edebilecek elbet bir yakışıklı çıka gelebilir.”

“İhtimal, belki ama o ihtimallere de kapalıyız canım.”

“Tamam, tamam hadi köprüden geçiyoruz bu anın tadını çıkar bakalım.” Burada çok sayıda asma köprü olduğunu hatırlıyorum acaba hangisinden geçiyorduk.

“Şuan tam ortadayız tatlım, hemen sağımızda iki tane birbiri ardınca uzanan asma köprü, solumuz da ise şehre hayat veren El Mek Nimr Köprüsü duruyor.”

“Sesli konuşmasam da olur aslında.” Her düşündüğünü duyan bir arkadaş…

“Hadi geçeceğimiz yöne sen karar ver tatlım.” Diyerek beni bu üçgenin tam ortasında bırakmıştı.

Babam tarih profesörlüğü yapmadan önce dalgıç olma gibi bir hayali varmış ama aynı zamanda geçmişe de götürürdü babam beni. Her bir karenin detayına varana kadar araştırır o elinden hiç düşürmediği ‘Okyanus Ansiklopedik Sözlük’ ü tarar dururdu gözleri.

Ve işte buradayım baba… İsmini kabile liderinden alan Mek Nimr’deyim. Dün gibi kulağımda her verdiğin bilgi taneleri… Tıpkı dün gibi oturup saatlerimizi tarih, bilim ve okyanusla geçirmişiz gibi gözlerimin önünde şimdi.

“Afrika… Neden buradayız diye sormayacağım çünkü bir yere ait olmak ya da olmamak değilmiş mesele, aslında tüm mesele içinde olduğum bu evrenin hakkını verip süzülüp gideceğim, gideceğiz o kadar.”

Bölüm sonu

1 yorum