Bir günün mü sabahı ve akşamı geçmişti yoksa birçok günün mü, bilemiyordu Frodo.” Yüzüklerin Efendisi/138.s
Tek başıma uyandığım çokça sabahlara gözümü açtığımda hissettiğim tek bir şey vardı; güç. Daha güçlü, daha özgür ve daha huzurlu uyanıyordum o sabahlara. Her şeyi yapabilme cesareti de bu sabahlardan biriydi.
Bugün de –ismini yine bilmediğim bir gün- gözlerim usulca açılmaya başlamıştı. Yeni doğan bugün bir önceki gün olmayacaktı ya da bir önceki gün yeni doğan bugününden eşsiz kılınacaktı elbet.
Ne zaman akşama varmıştık da geceyi yolcu ediyorduk ki sabaha uyanıvermiştim? Ne gecenin ürpertisini ne de yıldızların fısıltılarını işitmiştim.
Neredeydim ben? Nereye yol alıyordum, beni ney burada tutuyordu? Ölü müydüm? Diri miydim yoksa hiç biri mi? Araf beni hapsetmişti adeta. Tek bildiğim bir şey vardı; devam etmek.
Nehir öylesine telaşsız ve öylesine telaşıma zıt… Benim çağlayanlarıma erişemiyor ama yine de içimi ısıtıyor bana gülümsüyor ve harekete geçmem için ellerimden tutuyordu. Ellerim banyo sonrasındaki gibi buruş buruştular. Oysa okyanusun içindeyken hiç böyle değillerdi. Onlara baktıkça insan olmanın faziletleriyle tekrar tekrar yüzleşiverdim. Yaşlanmak kaçınılmazdı insansı bu bedenimde. Ellerim bana bunu söylüyordu; hala dirisin ve zamanın içindesin…
Ellerimin suyun üstünde ki gezintisini sona erdirip kafamı kayadan kaldırdıktan sonra gökyüzüne baktım. Bulutlar yağmurun geleceğini fısıldıyor bir yandan da renklerinin dönüşmesini hızlandırmaları gerekliliğini birbirlerine iletiyorlardı. Güneşse usul usul yanaşıyordu saf ve berrak; anne sıcaklığı arayan bulut kümelerine doğru.
O sırada alnımdaki şeyin varlığını anımsadım. Ne kadar yukarıya sarkıtsam da başımı hiç yerinden oynamıyordu. Ölümle yaşam arasında ki bu benle bütünleşmişti adeta. İrmela’dan geriye kalan tek canlı şey; kadim alınlık. “Seni çok seviyorum ve söz sana çok iyi bakacağım” kelimelerim alınlığın etrafında minicik minicik mavi kelebekler eşliğinde dönerek gökyüzüne doğru kayboluverdiler. “Özlemişim sizi, sizi tekrar görmeyi.” kelebeklerin ardından bir müddet bakakaldıktan sonra Arminlerin bana seslendiği anı anımsadım. O anda onların yüzeye çıkamayacakları bilincine erişip nehrin derinliklerine dalma heyecanına kapıldım. “Nasıl unuturum? O anda dalmalıydım suya yanınıza her ne pahasına olursa olsun!” zamanında yapamadığım eylemlerimin pişmanlığı yüzüme bir şamar gibi çarpmıştı.
İrmela’ya dönerek:
“Şimdilik gidiyorum fakat seni burada bırakacağımı sakın düşünme. Alınlığın bana emanet, emanetine sahip çıkacağıma söz veriyorum. Onları bulup tekrar geleceğim söz, seni seviyorum İrmela, ışıltım, ruh dostum…”
Tekrar ait olduğum yere dönmüşüm gibi hissediyordum. Evim gibi sıcaktı fakat aile bireylerimin olmadığı bir gece –evde yalnız geçirdiğim bir gece- gibi soğuktu nehrin içi. Binlerce minik balık, bir sağımdan bir solumdan beni selamlayarak ayrılıyordu yanımdan. Yüzmek duygusu öylesine kaygısız ve öylesine dolambaçsızdı ki. Bir anlığına “Neden balıklara eşlik etmiyorum ki?” diye sesli sordum sorumu biri bana bakıyor mu diye sağı solu gözlerken sarımsı bulanık suda; ta ki timsahla göz göze gelene dek. Hızla çevirdim yönümü. Bana kötümser bakmıştı. Kalbim hızla çarpmaya başladığında ellerim çoktan uyuşmuş bedenimi saran yüksek ateş beynimin üstünden çıkacak yer ararken nefessiz kalmış bedenimle gözlerimi kapadım ve dua etmeye başladım. Çünkü sadece yaratıcıyı zikrettiğimizde kalbimiz huzur bulurdu.
Gözlerimi kapadığımda o timsahın bu nehirden yok olmasını diledim. Biraz sonrasında çatallı kalın bir ses:
“Sadece geçiyordum; sana zarar vermeyeceğim korkma.” ses ile birlikte gözlerimin açılması bir oldu.
“Ama sen çok ürkütücüsün, korkuyorum.” korkuyorum kelimesi içimden dışarı taşmıştı. Benimle göz göze gelmemek için etrafımda yüzüyordu. Şuana kadar her canlıya alışmıştım fakat bir timsahla baş başa kalmak; bunu aşamıyordum işte. Ona güvenmeli miydim? Bilmiyordum
“Kaybolmaktan yorulmuş gibisin.” dedi başka tarafa bakarak.
“ Kaybolmaktan değil, bu arada isminiz neydi?” onun yok olmasını dilerken aynı anda onu tanıma ve sohbet etme arzusuyla da doluyordum.
“Krokodil. Krokodil Radoznao benim adım. Peki, senin adın nedir?”
“Memnun oldum Krokodil, ben de Emala.”
“Sorum yarım kaldı Emala. Kaybolmak değil de nedir seni yoran peki?” sesinin çatallaşmasına alışmıştım.
“Bunu sana en sevdiğim alıntılardan biriyle cevaplamak isterim. Dostluk benim için çok değerli. Sevdiğim kıymetli bir kitapta şöyle diyordu: İzlenen insan bazen güvensizlikten yoruluyor ve dostluğu özlüyor.(Yüzük Kardeşliği 175.s)
“İzlenmek, leoparlar ve kaplanlar tarafından izlenmek …” tekrar etrafımda döndü ve önüme geçerek:
“Güvensizlik… Seni anlayabiliyorum. Peki ya şimdi ne yapmayı düşünüyorsun?”
“Seninle karşılaşana dek balıkları takip etmeyi düşünüyordum.” Ona kalbim ısınamamıştı bir türlü. Sadece dış görünüşüne aldanıyor da olabilirdim. Korkutucu yaratıklardı timsahlar. O yüzden yaşadıklarımdan bahsetmeden üstten konuşmaya çalıştım.
“Alnında ki çok değerli bir şeye benziyor. Bu sularda böylesine nadir rastlanır. Okyanusa ait olmalı. Buralı değilsin anlaşılan.” Tekrar göz göze geldiğimizde onunla konuşmamın faydasız olduğunu ve hızla buradan uzaklaşmam gerektiğini söyledi kalbim.
“Evet, buranın yabancısıyım ve şimdi gitmem gerekli.” dedim, sesim sertleşmişti.
“Niye bu telaşın? Seni acele ettiren de neyin nesi?” o kadar yavaş ve sakindi ki sesindeki çatallaşmalar giderek artıyordu. Ayrıca telaşsız ve sakin konuşması beni daha da geriyordu.
“Kedim ve bir o kadar sevdiğim dostlarım var, onları bulmalıyım.” Onu cevapsız bırakıp arkamı dönersem beni anında yakalayacakmış hissine kapıldığımdan bir türlü harekete geçemiyordum. Garip olan şu ki onun zihnini okuyamıyordum. Şu nehrin taşından toprağına kadar her bir zerreyi duyuyor ama onu işitemiyordum. İçimden Armin dedim. Armin yardımın gerek sana ihtiyacım var.
Hiçbir şey olmadı.
“Onlar seni arıyorlar mı acaba?” sinsi bir gülümseme ile tekrar etrafımda döndü. Onunla uzun uzun konuşup dertleşmek istiyor ama bir yanımsa ondan uzak durmamı söylüyordu.
“Benim onları aradığımdan on bin kat fazla beni arıyorlar.” gözlerim sağı solu kolaçan edip tekrar timsaha dönerek “Sen nehre aitsin ama benim gitmem gerek, çok zaman kaybettim. Seninle tanıştığıma tekrar memnum oldum Krokodil.”sesim sakinliğini korurken bir sonraki hamleyi hesap bile edemiyordu.
Cümlemi tamamlayana kadar çoktan dibime gelmişti. Burun burunaydık. Sadece belgesellerde izlediğim o yaratık şimdi burnumun dibindeydi. Soğukkanlılığımı korumaya çalışıyordum, ondan kaçmak zayıflık olurdu. İri yeşil göz bebeğinin içinde ki siyah çizgi öylesine keskindi ki, beni çoktan parçalara ayırıvermişti. Yutkundum, kaçmayı düşünen zihnimi bastırarak yutkundum.
“Buradan tek parça çıkabileceğini mi sandın küçük hanım yoksa?” suyla bütünleşen kalın derisi bir an olsun yüzeye çıkmayı düşünmüyordu.
Allah’ım yardım et ne olur! Ölümüm bu timsahın elinden olmamalı…
Gözlerimi sımsıkı yummuş, tekrar tekrar aynı cümleleri sayıklıyordum. Gözlerim, nehrin sularına tekrar merhaba derken tam burnumun ucunda bir kelebek uçuşmaya başladı. Bu oldukça minik üstelik sarı bir kelebekti. Gözlerimin önünden bir sağa bir sola daireler çizerken büyümeye başlıyordu. Gittikçe büyüyor büyürken etrafı aydınlatıyordu. İçimde hem tedirginlik hem de garip bir şekilde huzur hali vardı. Çünkü Krokodil kelebeğin tam önünde kalın gövdesi ve sivrikuyruğunu sallayarak benden uzaklaşıyordu.
Sarı kelebek uzaklaştıkça şekil değiştiriyordu; gözümü açtığımdaki renginden bin bir renge bürünmüş halinden geçip yıldız gibi parıl parıl parlıyordu ve boyutu devasaydı. Onu tanımlayamıyordum çünkü ışığı gözlerimi alırken kitlenmiş kalmıştım onun olduğu yönde. Krokodil ise tamamen yok olmuştu. Ne gövdesinden ne kuyruğundan hiçbir hareket yoktu ya da kelebeğin ışığından olsa gerek onu göremiyordum.
Sarı kelebek adeta nehri kaplamıştı. Ne yapacağımı bilemiyordum. Kaçmak için bir fırsattı işte. “Hadi durma koş Emala!”dedim kendi kendime. Kafamı çevirdim ve yüzmek nedir bilemeyen bedenimin suyun içindeki muazzam kıvrılışlarına şahit oldum, ama yapamadım. İçimdeki -kelebeğin yanına gitme arzusunu- durduramadım. Hızla onun yanına doğru yüzdüm. Yerinde sabit bir şekilde duruyordu etrafa yaydığı ışıklar dışında. Yaklaştıkça gözlerim daha da kamaşıyordu ama yine de pes etmedim.
“Merhaba, beni yanına çağırdığından eminim. Adım Emela. Beni timsahtan kurtardığın için teşekkür etmek istedim.”
“….”
Sessizlik.
Kanatlarının tam altındaydım ve bana cevap vermemişti. Biraz daha yukarıya gövdesinin tam önüne geldim bu kez. Gözlerim ışıktan kamaşıyordu. Bir şey yapmalıydım, burada benim için bekliyor, gitmiyordu; henüz hayata dönmemiş olduğumu bildiğim kadar emindim buna.
Işık parçacıklarını uzaktakinin aksine şimdi daha net görebiliyordum. Bu tıpkı bembeyaz gözüken kar taneciklerinin aslında şeffaf bir sanat harikasından ibaret olması gibi bir şeydi. Onlara dokunduğumuzda erir giderdi ya bu ışıklar? Dokunma istediğimi uzun süre durdurmaya çabaladıktan sonra İrmela’yı zihnime getirerek bir umut ışığıymışçasına ona dokundum.
İşaret parmağım ara ara sıçramaya devam eden ışıklardan birisine dokunmayı başarabilmişti. Altın tozuna bulanmış gibilerdi. Dokunduğum anda ışığın içinden sürüyle mavi kelebekler etrafıma dolmaya ve ahenkle dans etmeye başladıkları anda anlamıştım, İrmela buralarda bir yerdesin kızım; biliyordum, beni bırakmayacağını biliyordum.
Yüzmeye; İrmela’nın yanına gitmeye karar verdiğimde kelebek sürüsü peşimden geliyordu. Böylelikle hızla artan umudum nehrin içindeki yüzüşüme de sirayet etmişti. Kalbimin hızı artıyordu onun gözlerini açacağını hayal ederken. Kelebekler bu kez senin için geliyordu ışığım bu kez şans senden yanaydı.
Nehrin yüzeyine kafamı çıkardığımda hava çoktan kararmış, güneş ufuktan süzülmüş bulutlarsa içlerine çekilmişti çoktan. Etrafıma bir göz attıktan sonra tekrar yukarıya baktım; yıldızları görebilmek bir yana dursun işitebiliyordum da. Fısıltıları şu yöne doğru gitmemi söylediklerinde bir saniye bile düşünmeden yüzdüm.
Yüzerken nehrin sakinliğine şükrettim. Oysaki ilk kez gözümü açtığımda nasılda hızla akıyordu her şeyi sürüklercesine. İrmela’nın yanında olmasam çoktan süpürülüp gitmiştim diğerleriyle birlikte. Beni nehre bağlayan sendin ışığım, sabredip direnmemi sağlayan sendin ve şimdi seni yeniden uyandırmaya o geceye bürünmüş göz bebeklerini açmaya geliyoruz hem de senin minik bebeklerinle.
Mavi kelebekler bir sağıma bir soluma geçerek yolda bana eşlik ederken bunları düşünüp duruyordum. Tüm bu olanları, yaşadıklarımı ve geçmişi düşünüyordum. Geçmiş elbet geçmişti. Geleceği bilebilme gücüm olsa dahi bilmek istemezdim geleceği; geçmişi delice unutmamak arzusuyla yanarken geçmişi bilmeyi dilerdim hep.
Dünyada bir yerlerde uyuyordum ruhumdan bir çare. Ruhum şimdi burada bu nehirde akarken gelecek bana ne gösterecek bilmiyordum ve bu bilinmezlik gittikçe beni sarmaya zamana ayak uydurmaya iter olmuştu. Zaman…
Canım İrmela, ışığım, kızılım ruh yoldaşım. Seni ve diğerlerini çok özledim. Onlar bir yerlerde bizi arıyorlar ve elbette ki en kısa vakitte kaldığımız yerden devam edeceğiz ve bu sefer size söz veriyorum sonuna kadar direnip kafamı dahi sokamadığım bu sonsuz okyanustan bir anlığına dahi olsa kafamı çıkartmayı aklıma dahi getirmeyeceğim. Ne olacaksa olacak, ya bu dipsiz sularda ya da o makine altında son nefesimi vereceğim.
Nehrin etrafında ki minik çayırlar fısıldaşıyorlardı. Kulağımı verdiğimde şöyle mırıldadıklarını işittim:
“Sen de gördün değil mi?”
“Neyi?”
“Mavi kelebekleri, şapşal!”
“Hani neredeler ki?”
“Şurada sağıma doğru dön bak, yüzücünün etrafında uçuşuyorlar.”
“Aaa, evet! Şimdi görüyorum. Bu muhteşem Çaylo!” çalılıklar kıpır kıpır kıpırdanırken gülümsemelerime engel olamadım. Bu benim dikkatimi dağıtıyor ve daha yavaş yüzmeme sebep oluyordu.
“Ne kadar hem de. Daha önce nehirde kelebekler görürdük ama bunlar muhteşem. Gecenin siyahını nasıl da mavi parıltılarla süslüyorlar değil mi Çaylo? Ah daha yakından onlara erişebilme şansımız olsa ne iyi olurdu.”
“Keşke buraya değil de nehre kök salmış olsaydık. Ne acayip şeyler oluyor. “
“Çaylo! Onları gösterdiğime beni pişman ediyorsun. Hadi kapa gözlerini uyuma vakti. Dua edelim de yarın yağmur yağsın suya hasret kaldık.”
Size sarılmayı dilerdim şayet dilek dileyeceğim çok başka anlara muhtaç kalacağımı biliyorum ve şimdi kızıl buklem, siyah gözlüm can ruhuma kavuşmama az kalmışken bunu yapamam. Güle güle minik çayırlar sizi seviyorum. Belki sizin için yarın yağmur yağmasını dileyebilirim, iyi geceler…