İçeriğe geç

DUBOKO

Bölüm 23 · 6 dk okuma

DUBOKO

Bölüm 23

UMUT

“Mutluluğun gizi dünyanın bütün harikalarını görmektir ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan.” Simyacı/50.s

Kelebekler… Masmavi kelebekler. O kadar çoktular ki önümden çekilmeseler suyun üstünde olduğumu anlamayacaktım. Bir çırpıda topluca kaybolduklarında gözlerim hiç açılmamış olmayı diledi. O an ellerim suyu defalarca nakavt etti ama yine de kurutamadı toprağını denizin. Tüm suları çarşafa sarıp sonrada ezip geçmek istedi üstünden yüreğim ama yapamadı ellerim, ellerim zihnime yeni düşüp gerçekleri sardı ve sarmaladı.

“İRMELA! İRMELA! İRMELAAA!”

Defalarca sarstım, nefesini kontrol ettim. Hiçbir belirti yoktu. Zaten ıslak olan bedenini gözyaşlarım ateşin mumu erittiği gibi eritmişti.

Suyun üzerinde ona tutunmuş vaziyette bir süre kaldım öylece; kimsesiz ve çaresiz. Okyanusta ki kalbime, sığınağıma, ışıltıma; beni ikilemlerimden ayıran aydınlığıma sımsıkı sarıldım. Yitip gitmişti işte hiç ummadığım üstelik onlara kavuşmayı umarken ansızın yitip gitmişti.

Yüzeye beni aramaya çıktığına emindim. Defalarca kez ağlamamışım gibi ağladım. Gözyaşlarım göz pınarlarımda sonsuz su kuyusu oluşturmuştu. O kuyunun suyu tükenmek bilmiyordu benimse ağlamalarım. İçimde ki sancı çağlayanlar oluşturmuştu. Bu çağlayanlar durmaksızın doğuyor tıpkı bir bebeğin dünyaya ilk gelişi gibi bas bas bağırıyorlardı. Yavaş yavaş kendime geldiğimde denizde değil de bir nehirde olduğumuzu anlamam geç oldu. Çevreyi izlemeye başladığımda sazlıktan gelen sesler kuşlara eşlik ediyor, kurbağaların şarkısı da kulaklarımı tırmalıyordu. Neredeydim böyle? Okyanus beni nereye sürüklemişti? Bu sorgulamalar ruhumdaki yangını bir anlığına da olsa durdurmuştu.

Sualtında verdiğim savaş birden ters düz olmuş beni su üstü savaşla burun buruna getirmişti sanki. Derinlerde ki arayışım, mücadelem yüzeye fırlatılmış; okyanustaki dostlarım olmadan bir başıma bırakılmıştım.

***

Nehirde hiçbir canlıya rastlayamasam da ruhu dağlayan bu cıvıltılar beni yiyordu adeta.

Sudan her çıkışımda –onlara her veda edişimde- suyun yüzeyi beni karanlıkla karşılardı ama bu kez karşılayan güneş olmuştu. Bir gariplik vardı ama ney? Burası cennet olamayacak kadar akıl dışı çünkü İrmelam canım kızım yanımda boylu boyunca soluksuz yatıyor! Hadi be kızım şaşırt beni hadi! Bana bunun bir şaka olduğunu söyle! Ah sen şakadan bile olsa yalan konuşamayacak kadar saf ve temizdin değil mi? Ne kadar da unutkanım!

Uzun saatler konuştum, dokundum ama bana cevap vermiyordu İrmela’nın bedeni. Bir umut belki diyordum belki açar o muazzam gözlerini aydınlatır kalbimi.

En son hatırladığım anımız Armin ile bizi derinlerde dansa sürüklediği andı. Biz Armin’le bütünleşmişken o da orada bize ışıltısıyla eşlik ediyordu. Sanki son kez benim için çırptırıyordu kanatlarını kelebeklerinin. Son kez parlatıyordu derinlikleri…

“Affet ne olur! Seni yüzeye; buraya kadar sürüklediğim için affet beni İrmela ne olur affet.” Kelimelerim boş nehirde süzülüverdiler. Okyanusun berraklığına o kadar alışmıştım ki nehrin sarımsı rengini dahi gözüm görmüyordu. Gözlerim neyi görüyordu ki sahi İrmela’dan başka? Üstüme tarifi olmayan bir ağırlık yüklenmişti. Üstelik bu ağırlık giderek beni dibe sürüklüyordu. Bu defa hayır dedim kendime, daha düşmek yok! Tek başınasın ve direneceksin. O şuan burada değil –bedenini sarmış olan ruhu- ama elbet beni duyuyor ya da izliyordu buna emindim.

Etrafı süzmeye başladığımda yeşilimtırak çayırlar, mavi gökyüzü ve bu bulanık sudan başka bir şey yok derken bir karartı beliriverdi hemen karşı çalıların arasından. İyice odaklandım. Yavaş hareket ettiğinden onu kaçırma şansım sıfırdı. Bir müddet çalıların arasında gezindikten sonra o gördüğüm karartının aslında bir antilop olduğuyla yüzleşti ağlamaktan kurumuş gözlerim. Neredeydik biz? Afrika kıtasında olmamız su götürmez bir gerçekti. Neden buradayız diye tam İrmela’ya soracaktım ki sorum havada kaldı. Sustum ve yine bir müddet nehirden akıp giden şeyleri seyrettim.

Burası gerçek olan tarafmış gibi İrmela’nın bedeninin ağırlığı giderek artıyordu. Oysaki denize düşmeden önce ne üşüyor ne de sıcaklıyordum. Tam bir ruhtan ibarettim. Ama neden şimdi tüm hislerim burada vuku buluyordu? İnsansı yanım burada mı ağır basıyordu? Bir ruhtan ibaretken bu kadar düşünmüyordu insan. Ama şimdi her şeyden çok ihtiyacım vardı benle bir olmamaya. Kendimle kalmamaya. Bir sese, bir canlıya ihtiyacım vardı hiç olmadığım kadar. Tekrar antilobu aradı gözlerim onun yitip giden gölgesinin ardından çaresizce bakarken…

Mia…

Sarı yumağım sana o kadar çok özlemim birikti ki. Acaba neredesin? Onu bırakamam. Gözlerini sonsuza kadar açmayacağını bilsem de bırakıp gidemem. Onu uyandırmam lazım. Evet, İrmela uyanacak! Ve sonra birlikte kaldığımız yerden derinlere yüzmeye devam edeceğiz. Sonra da seni bulacağız sarı yumağım ve o mis kokunu sonsuz kez içime çekeceğim.

İnsansı yanım umutlarla taşıp dolmuştu ansızın. Umudum canlı kalmaya devam ederken kolumun ağrısına yenik düşüp İrmela’yı bırakıverdim. Suyun üzerinde kıpırtısız öylece yatıyordu ışıltım. Kızıl bukleleri suyun üstünde ahtapotun kolları gibi salınıyor, kolları yüzgeciyle bütünleşmiş sanki yüzmeyi iyi bilen bir insan gibi rahat şekil almış dalışa geçmeyi bekliyordu. Alnını gören suya bir prenses düştüğünü varsayabilirdi. Öylesine muazzam bir alın tacı vardı ki. Oraya odaklanınca hızla yüzdüm yüzüne doğru. Elimi alnına götürerek –tacın sihrine inanarak- dokundum. Aralarında ki taşlara da dokundum ama hiçbir şey değişmedi. Bir şey yapmalıydım onu uyandıracak bir hareket. Tacı çıkarıp kendime takmayı denedim ama nafile. Sonra kitaptan bir alıntı tüm hücrelerime nüfus etti: “Yeterince istersen tüm evren onun gerçekleşmesi için işbirliği yapar”. Kitabın adını unutsam da o sözün asırlarca benimle olacağını biliyordum.

11 Temmuz… 11 Yapraklı çiçek! Lütfen şimdi tam şuanda sizi taşımama izin verin lütfen! Söz onu ölene dek muhafaza edeceğim. Ölüm o kadar da acı değilmiş asıl acı olansa unutulmakmış. Şimdi ya da gelecekte ya da bambaşka bir evrende sizi asla bırakmayacağım. Şimdi sizi nazikçe yerinizden etmeme izin verin olur mu?

İrmela.. Seni çok seviyorum ışıltım. Emanetine sadık kalacağım bunu çok iyi biliyorsun. Onu her nerede olursam olayım ister okyanusta ister dünyanın bir ucunda isterse şu Afrika’nın hiç bilmediğim bir noktasında, onu muhafaza edeceğime söz veriyorum.

Gözlerimden dökülen damlalar bu kez tam da çiçeğin ortasına isabet etmişti. Kolyenin etrafı parlamaya; beyaz olan taş yapraklar yeşile, ortasında ki yeşil taş ise beyazlaşmaya başlamıştı. Yeşil renk umudu simgeliyordu ve şimdi umut giderek çağlayanlar oluşturuyordu gözlerimin önünde. Onca yaşadıklarıma rağmen hala rüya gibiydi her şey. Uyandım sanıyordum sonsuz rüyalar dünyasından sıyrıldığımı farz ederek ama hala uyuyordum.

İrmela’nın gözlerini açmasını bekledim. Gözleri mühürlenmiş sandık misali açılmak nedir bilmiyordu. Tam o sırada alınlığının ışıltısına kendimi kaptırmışken nehrin karşı tarafından sadece kafalarını gördüğüm su aygırları topluluğu bize doğru yaklaşırken, içimi, nefes alan birilerinin olduğu gerçeği sımsıcak bir şekilde kaplamıştı. Bu kendi ırkım dışı varlıklar olsa bile bir canlıya tutunma ihtiyacı bünyemi sarmalamıştı.

Bedenini yığıverdiler İrmela’nın; pürüzsüz düz bir kayalığın üzerine, denizin dalgalarla vuramadığı fakat öncesinde denizin soğuk suyunun temizlediği. Tek bir şey kalmıştı onun ardından nehrin üstünde yatan, alnındaki tacıydı. Hızla elime alıp başıma, alnıma götürdüm. Taç yerini aldığında bedenimde nüfus eden hareketleri tarif edemem. Nasıl desem tüm hücrelerim uzaya fırlatılıp aniden tekrar bedenime yerleşmiş gibiydi. Uzaktan sesler duyuyordum elimi uzatıp tutamayacağım kadar uzaktan. Birileri beni arıyordu. Hayır, hayır beni değil onu arıyorlardı. Şimdi şuanda İrmela’yı tüm hücrelerimle kavrayabiliyordum. Demek onun hissettiği böyle bir şeydi. Bu muazzam aynı zamanda olağanüstüydü. Kuşların cıvıltılarının ötesinde annesine ya da kardeşine seslenişlerinin duyuyordum. Su konuşuyordu sanki benimle. Taşlar bizi konuşuyordu fısır fısır. Nehrin hemen yanındaki topraksa hayret içerisindeydi gülüşen çayırlara bakakalmış şekilde. Yirmi km uzağımdaki antilobun korkularını, timsahın avını yakalamak için oluşturduğu yüksek odağa varana kadar hissediyordum. Zihinleri okumak böyle bir şey miydi? O anda nehirden çıkıp kendimi toprağın üstüne atmak istedim ama yapamadım. Buradan ayrılırsam bir daha okyanusa –beni masallar diyarında gibi hissettiren o evrene- dönemem diye korktum, çıkamadım sudan. Bir o kadar da dostlarımı –beni yitip giden karanlığımdan aydınlığa ulaştıranları- düşünerek çıkamadım. Onlara veda etmek için henüz erkendi.

Gözlerim İrmela’nın çehresine dalmış, nehrin akışına da ket vururken bir ses geldi kulağıma:

“Nerdesiniz! Emala, İrmela! Size yaklaşmak üzereyiz bana işaret ver İrmela, senden gelecek olan ışığı bekliyorum çok az kaldı.”

Bu Armin’in sesiydi. Göremiyor ama duyuyordum, sanki yanı başımdaydı. Büyük bir heyecanla:

“Buradayız! Ben Emala! Armin tek başımayım ne olur çabuk gelin!” diye bağırdım onlarca kez. Tepkisizliğin ardından gözümden akan bir damla yaş nehre karıştı. Çaresizce İrmela’nın olduğu kayanın yanına gidip başımı onun omuzuna dayadım. Yorulmuş ve çaresiz bir şekilde gözlerim usulca kapanıverdiler…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.