“Hele gülen, nur gibi denizler beni öylesine çekiyorlardı ki, nabzımda çarpan kan gibi, alnımda boncuklanan ter gibi tuzluydu o da.” Mavi Sürgün/ 194.s
Gözlerim, bir deniz kaplumbağası yumurtasının kumdan kabuğunu delip çıkması gibi sürüne sürüne yavaşça yüzeye yansıtıyordu ışığını. Önümde ki buğulanma kaybolmuş, camda yansıyan görüntümü izliyordum. Şimdi daha netti her şey. İşte şimdi gerçeğin içindeyim deyip dudaklarım yaylanacakken yanımda hiç kimsenin olmadığını anladım. Dişlerim birbirine adeta bir kördüğüm gibi sarmalanmıştı. İrmela, Armin, Salem ve diğerleri… Diğer hiçbir canlıdan eser yoktu. Çıkmıştım; karada öylesine yapayalnızdım. Dostlarım... Onları bırakıp gelmiştim tekrar bu lanet odaya. Beni izleyen bir çift pencere, bembeyaz bir duvar ve ardına geçemediğim o kapıydı. Cansız varsaydığım bana bakan nesnelerle tekrar bir aradaydım işte…
Uzunca bir süre dışarıyı izledim. Yanımda yatan bedenimi nasılda hemen öldürüvermiştim ruhumu sıyırırcasına. Ona büyük haksızlık ettim, bir de benden öte bir beden vardı boylu boyunca yatan odada. Ruhuma işlenmiş bir beden elbisesiydi gözümde. Ona haksızlık ettiğimi düşündüm. Hala yaşıyordu, yaşıyordum. Bu gerçek ile ara ara yüzleşmek garipti. Diğerlerinin gerçek olduklarına yemin edebilirdim.Onlar gerçekti oysa şimdi burası, bu oturduğum koltuk bile o kadar yapay geliyor ki. Oraya -en derine- gerçeğe süzülesim ve hiç çıkmayasım var oysa…
Kapı açıldı aniden. Kendimi saklamaya çalışırken fark ettim ki beni kimse görmüyordu. Çabam boşuna idi. Doktorlar bedenim üzerinde inceleme yapıyor; monitörde atan kalp çizelgemin analizini kaydediyorlarken hemen kapıya fırladım, hafif aralıktı. Bu sefer beni hapsedemeyeceksin dedim kapıya elimi uzatırken. Vaktimin sınırlı olduğunu fark edip kapıyla olan nakavtımı hızla tamamlayıp aralıktan fırlayıverdim dışarıya. Etraf hastane kokuyor, kimisi tekerlekli sandalyede kimisi ise elinde serum ile yürüyorlardı koridorda. Sanki beni görebileceklermiş gibi gözlerinin en içine kadar bakıyordum ama unutuyordum bir ruhtan ibaret olduğumu. Gözler benden çok ötedeydi.
Hızla hemşireyi takip ettim. Yerine geçiyor olmalıydı. Danışma masalarının olduğu bölmeye geldi. Hemen bende girdim yanına. Adım ve soyadım elbet bir dosyada yazıyor olmalıydı. O bilgisayar koltuğuna oturur oturmaz. Hızlı bir şekilde kalın bir dosyayı taktım koluma ve odama doğru koştum. Doktorları odada yakaladım çünkü kapı aralıktı. Neyse ki dışarıda kalmaktan kurtuldum. Hemen odaya girip saklandım bir köşeye. Doktorlar da son kontrollü yapıp gittiler. Elime aldığım dosyanın sayfalarının çevirmeye başladım. Onca sayfa geçmeme rağmen adımı göremiyordum. Acaba başka bir dosya daha mı olmalıydı diye düşünürken orada sadece bu kalın mavi dosyanın varlığını anımsadım.
Fani bir ismi arıyordum acizce.
Acizliğimin sona erişinin ardından tekrar ayaklanıp hemşirelerin olduğu bölüme doğru yol aldım.
Danışma masasına geldim. Bu sefer yanlarında arayacaktım adımı görene dek. Tek tek her bir dosyayı inceliyor, her sayfada karış karış EMALA kelimesini arıyordu gözlerim ekrana kitlenmiş şekilde.
“Yok, burada da yok. Ben bu hastanenin bir hastasıysam neden kayıtlarda yokum neden ki?” çaresizce söylendim durdum. Yorulmuştum. Çareyi odama geri dönmekte buldum. Tam odaya adımımı atıp kapıyı kapayacaktım ki ailem, içimde yeni tomurcuklanmaya başlayan bir bitkinin telaşıyla gözlerimin önünden geçiverdi.
Koridordan aşağı merdivenlere doğru inerken telaşsız ve rahattım. Evime gidiyordum, yanımda göremediğim ailemden durumumun, zaman ve tarihin detaylarını öğrenecektim. Dışarıya çıkıp hastanenin adından hangi semtte olduğumuzu anladım. Eve yaklaşık 40 km bir mesafe vardı. Yürümek, ayaklarımın üzerinde durmak hissi… Ayaklarım su ile öylesine bütünleşmişti ki neredeyse tökezleyecektim. Gerçekten de sudan çıkmış balığa dönmüştüm. Yürüdükçe alıştım, yürüme hissini hatırladım her bir adımımda. Bu his hiç gerçek gelmiyordu. Sanki doğdum doğasıya yüzüyor da şimdi yürümeyi yeni öğreniyor gibiydim. Burası yapay, gerçek olamayacak kadar gülünç geliyordu.
Yürüdüm, karşıma çıkan onca yüzün beni umarsızca es geçişlerini izleyerek yürüdüm. Kimse beni görmüyor ya da duymuyordu. Korna sesleri eskisi gibi kulaklarımı tırmalamıyordu. Simit satan bir amcanın yanından geçerken ona “Kolay gelsin, bol satışlar.” derken cevap alamayışım içimi acıttı ama yine de yürümeye devam ettim. Yolda babalarının ellerinden tutan 2-3 yaşlarında ki çocuklar dışında. Onlar beni görüyorlardı. Birbirimize bakıp gülümsedik. Kimisinin yüzüne öpücük kondurdum. Ya da ellerimle kalp yapıp ayrıldım yanlarından.Bu an beni yeniden insan hissettirmişti.
Neredeyse yarım saattir yürüyordum. Gözüm kolumda ki saatime gitti ama saat hala 20.15’i gösteriyordu. Hem okyanusta hem burada saatim aynı sularda yüzüyordu.
Bu arada hava öylesine kasvetli ve de rüzgar öylesine sertti ki. Kışta ya da kışın başlarında olduğumuzu tahmin ediyordum. Üzerimde ki tişörte rağmen gram üşümüyordum. Sadece rüzgarın sesini duyabiliyor, havanın kokusunu derinlemesine soluyabiliyordum.
Evime yaklaşmıştım.
Burada ki kapının ardına geçebileceğimden emin değildim. Adımlarım daha da sakinleşmişti. Yol boyu sakin kalan kalbim hayatında ilk kez lunaparka adımını atan çocuk gibi neşelenmeye başlamıştı.
Evimiz eski bir binaydı. Yıllar öncesinde Bosna’dan göç eden canım babaannemden kalmıştı bu ev bize. Savaş sırasında yaşadığı zulüm ve o görüntülerden dolayı konuşma yetisini kaybetmiş; Türkiye’ye döndüğünde ise az buz çıkardığı kelimeler ile hayata tutunmaya çalışmıştı. Yaşananları bize çoğu zaman babam anlatırdı, babaannem ise gözyaşları içinde karşılık verirdi ona. Babam göç ettikleri sırada 19 yaşında imiş.
Kapının önünde durmuş zamanı geriye sarmıştım. Elim ne zile ne de kapının koluna uzanıveriyordu. Ağlamak istiyordum ama ağlama duygumu yitirmiştim sanki. Tıpkı soğuğu hissedememem gibi gözyaşlarımı da hissedemiyordum. Duygularım hapsolmuşlardı.
Annemin kapıyı açmasını bekledim önce. Sonra unutmuş olacağım ki zile bastım ama çalmadı. Seslendim ama beni duyan olmadı. Çaresizce merdiven taşlarına oturmuş buldum kendimi. Elbet birisi gelecek ya da içeriden birisi kapıyı aralayacaktı.
Yaklaşık bir saat sonra merdivenlerden ablam ve çocuklar koşturarak kapının önüne geldiler.
“Abla! Buradayım sizi çok özledim!” diye boynuna atlamam ile ellerim havada kaldı. Gözleri kanlanmış, gözlerinde ki yaşlar süzülüvermek için hazır ol da bekliyordu. Beni görebileceklerini sanıp kafamı hızla çocuklara çevirdim ama nafile onlarda beni görmüyorlardı. Biri beş diğeri ise üç yaşındaydı en son gördüğümde. Şimdiyse karşımda biri ilkokulun sonuna gelmiş diğeri ise ilkokulu yarılamış iki ilkokul öğrencisi duruyordu. Zihnimi zorlamadan üstlerinde ki formalar bana aradan neredeyse beş yıl geçtiğini bas bas bağırıyordu. Öylece zamanın içinde dank etti düşüncelerim. Sonra kapı açıldı ve annem elinde el beziyle onları karşıladı ama beni –elleriyle büyüttüğü küçük kızını- göremedi.
Kazanın ardından beş yıl geçmiş olamaz. Bunca yıl hastanede ne işim olur?
Bu sorularımın cevabına erişeceğim diyerek evimizin kokusunu içime doya doya çektim. Ablam ile annem mutfağa, çocuklar ise ellerinde tabletler ile oturma odasına doğru yerlerini alırken ben odama –ardımda bıraktığım minik yuvama- adımımı attım. Odam en son bıraktığımdan daha derli topluydu. Mia’nın tarağı, tırnak makası, diğer tüm eşyaları o kutunun içindeydi hala. Etrafa göz gezdirdim ama ona dair bir kıpırtı yoktu. Hızla diğer odalarda aradım onu. Mia! Diye bağırdım sanki beni duyacakmış gibi.
O da duymadı beni.
Biraz çocukları izleyip onlarla hasret giderdikten sonra ablamların yanına gittim. Havadan sudan konuşmaları bittikten sonra babamdan konu açıldı. Dava hala sürüyordu. O gün -sinirle arabayı kullandığım o gün- annemle tartışıp evden kapıyı sertçe vurup çıktığım geri dönüşü olmayan o gün. O gün babamın bize veda edişinin ardından 3 ay geçmişti. Acısı çok tazeydi. Bize veda etmemişti; veda ettirilmişti. Caniler asırların ardından bitmiş gitmiş soykırımın üzerinden hala can almaya devam ediyorlardı. Bunlardan biriside babamdı.
Beş yıl öncesinde ona bunu yapan canileri bulmak için gece ile gündüz benim için tersine dönmüştü. Bu işi polislere bırakacak kadar saf değildim. Elbette el atmam gerekiyordu. Onların yavaş ve resmi çalışmalarını bekleyemezdim. Onlardan gizli çalışmalara başlamıştım. Çevremde ki en sevdiklerim ve güvendiklerimi devreye sokmuş canımı dişime katarak bu olayı hayatımın merkezi yapmıştım bu üç ay içinde. Kısa ama bir o kadar derin üç ay… İlk günden beri gözyaşlarım, yüzümden akmak yerine intikama sefer olmuş; tsunamiye dönüşmek üzere gün sayıyorlardı.
Üniversiteden gazeteci arkadaşım Damla ilk günden beri yanımdaydı. Onun kişiliği işinin kat be kat önündeydi. Gazeteci olmasaydı bile bu işin peşine düşmek için yaratılmıştı sanki. Onun desteği olmasa belki de bu kadar güçlü ah güçlü mü dedim.
Senin intikamını alabilecek yolu kat edemeden gittim baba ne olur affet…
Gözlerim halının deseniyle bütünleşmiş bunları düşünürken ablamlar çoktan gitmişlerdi.
Kafamı kaldırdığımda yanımda kimse yoktu. Odaları taradı gözlerim. Neyse ki annem yatağa uzanmış uyuyordu onu öyle görmek içimi rahatlatmıştı. Ailemden geriye kalanları görünce içimde devam etmem gerektiğini bas bas bağıran bir çocuğun sesi çınlıyordu.
Odama geldim ve bir müddet öylece etrafa bakındım. Ağlamak istiyor fakat bir güç bunu engelliyordu. İnsanların en temel ihtiyaçları olan yemek yemek ve su içmek gibi bir kaygımda yoktu. Oysa okyanusta bu duyguları arada da olsa tadıyordum.
Orayı garip bir şekilde özlüyorum.
Kafam çok karışmıştı. Hastane odasında yatan bir ben fakat bana dair bir resmi bilgisi olmayan kayıtlar vardı. Acaba yatan bedeni kendime mi benzetiyordum. Bu imkansız.
Bilgisayarımın başına geldim. Aynı yerinde duruyordu. Sadece biraz tozlanmıştı o kadar. Kapağını kaldırdım e tabi şarjı bitmişti. Benden sonra acaba bu bilgisayarı açan tek ben miydim?
Sağda solda şarj aletini aradım. Yoktu. Sanki suların engin derinliğine saplanmış kalmıştı. Çareyi başından kalkmakta buldum. Usulca odadan çıktım. Sanki yüksek sesle odadan çıksam kim duyacaktı? Fazla düşünme duygusunu şu halimle de aşamıyordum.
Annemin yanına uzandığımda ona sımsıkı sarıldım ama beni en küçük molekülleri bile görmemiş, duymamıştı bile. Bir süre onu izledim. O son anda ona yükselttiğim gereksiz öfkeyi düşündüm. Zamanı geri alma gücüm olsaydı bozulan yapbozlar yerli yerine oturur muydu Allah’ım? Oturmazdı biliyorum. Çünkü en büyük yapbozun sahibisin sen. O parçaları birleştirmeye ne hacet?
Yataktan kalktığımda öfkemin de hırsımın da sularla beraber akıp gittiğini varsaydım. Geçmişi değiştiremezdim belki ama bu tutku –yeterince güçlü isteme tutkusu- vahşi bir yaratığın yiyeceği ve eşini istediği gibi, annenin kendisinden uzaklaştığı yavrularını istediği gibi geleceği değiştirebilirdi.
Geçmişi silebilirler ama geleceği asla.
Mutfaktan elime bir poşet alıp hızla çıktım evden. Belki poşet havada gezer gibi gözükür diye cebime sıkıştırdım onu. Hızla koştum. Hayatımda hiç böylesine koşmamışçasına koştum. Ne soğuk konuşuyordu yüzüm ile ne rüzgar. Ama rüzgarı özlemiştim daha çok soğuğu değil. Suratıma suratıma çarpsın tüm kelimeleri isterdim rüzgarın. Rüzgarın o usulca konuşmaları yok mu ah ne naif değil mi?
Sahile yaklaşmıştım. Evimiz sahile bu kadar yakın olmasa yine de böylesine koşabilir miydim acaba. Kordon sahili sessizdi. Kış ayı insanları neden denizden uzaklaştırır ki? Aslında pek de uzaklaştırmış sayılmazdı. Kıyının kenarlarına, çevreme bakınarak yerlerde ki çöpleri aradı gözlerim. Denize zarar veren en küçük parçayı bile topa tutmaya hazırdım. Sahilimiz genellikle temiz olmasına karşın soğuklar çöp kutusunda ki bir parçayı bile denize taşımaya hazırdı biliyorum. Bunların dışında taşların kenarına bırakılmış bira şişleri vardı tabi. Bu soğukta da mı demeyin evet bu soğuğa rağmen sönmek bilmeyen insanoğlu iradesi güçsüzlüğü ve zayıflığı ile acımasızca okyanusa ve çevreye zarar vermeye devam ediyordu.
Poşetin yarısı neredeyse dolmuştu. Bu poşet dolmadan dönmeyi hiç düşünmedim. En küçük zerreleri bir şişenin kapağı dahi olsa topluyordum. Şimdi okyanus bana gülümsemeye başlamıştı işte. Kafamı bir ara denize çevirdim, yorulmadığım halde dinleme ihtiyacı hissettim eskisi gibi. Oturuverdim bir banka. Öylece bakıştık denizle. Ara ara beyaz köpükler saçıyordu etrafına.
Yorgunuz, ikimizde çok yorgunuz değil mi?
Acaba derinliklere – İrmelaların yanına - geri dönebilecek miydim diye bir garip telaş bürürken içimi suya atlamayı düşünmedim değil. Hiçbir şey ürkütmezken şu dünyada beni şu vakitte suydu tek korkutan.
Düşünceler silsilesinde boğulurken bir balıkçı kayığı hareket etmek üzereydi tam sağımda. Bu anı kaçıramazdım. Hızla koştum. Görünmezlik neler de yaptırıyordu insana. Balıkçı iplerini saldığında ben çoktan yerimi almıştım. Tam köşede denize nazır tekrar birleşmişti gözlerimiz hırçın dalgalarla. İçim çok huzurluydu. Dışını bu kadar temizleyebildim mavi sonsuz, sonsuzluğuna varabilmeyi inan çok isterdim ama nasıl olacağını hiç bilmiyorum. Hala yaşıyor gibiyim ama yaşamıyorum.
Balıkçı, küreğini usul usul çevirirken denizin ortalarına gelmiştik. Hangi ara denizin üstüne varmıştım. Bir şey beni çekiyordu biliyorum. Buraya, bu şehre ait olmadığımı biliyorum.
Balıkçı biri sağ biri sol ellerinde ki kürekleri denize daldırmayı durdurduğunda ben de gözlerimi havaya kaldırdım. İkimizde aynı şeyi görüyorduk. Bir ses kopuverdi. Kocaman bir gök gürlemesi ve yağmur ile kayık bir beşik gibi sallanmaya başladı o an.Balıkçı panik olurken ben derinlere varmanın heyecanı ile doluydum. Ne olduysa birden bire oldu, alabora olduk. Balıkçı suda çırpınıyor bense onun hayatta kalması için elime geçirdiğim küreği ona doğru yaklaştırıyordum. O küreğe tutunurken hemen kayığa yöneldim. Çabalarım kayığın ters yüzü ile sönüp gitmeye hazırken vazgeçmedim. Bu kayığı kaldırmalıydım. Ya da balıkçıyı bir şekilde kurtarmalıydım. Bir diğer küreği de sıkıca tutup balıkçıya doğru sürdüm ve ona yaklaşan küreği sevinçle kucakladı. Şimdi iki elinde de kürek vardı ve en azından kıyıya kadar ona eşlik edebilirlerdi. Öyle yapacağını sanan düşüncelerimi yıkıp kayığının yanına doğru geldi. Kaldırmaya yeltendi fakat bu çok zordu. Hızla yanına doğru yüzdüm. Sonra aşağıya –kafamı dahi sokamadığım suyun altına- hızla girdim ve balıkçının tam karşısına geçtim. Kaldırmaya çalıştığı anda hemen ellerimi kayıkla buluşturdum. Biraz zorlandık ama en sonunda kayığı kaldırmayı başardık. Mühendislik bilgilerimi de devreye sokup balıkçıyı tekrar kayığına –sevinç gözyaşları içinde- atabilmiştik. “Bu nasıl olur? Tanrım eğer varsan sana inanıyorum artık. Ne olur beni affet ne olur. Bir daha asla yalan konuşmayacağım söz.” Balıkçının bu sözleri beni suda buz gibi yapmıştı. İnsan insandı ya. Firavunun son nidaları çınladı kulağımda. Tek fark onun için artık çok geçti ama balıkçı onun için hala bir şans vardı.
Balıkçı usulca uzaklaşırken ben kayığa atlamayı dahi düşünmedim. Suyun üzerinde öylece onun gidişini izledim ama rüzgar ve şiddetli yağmuru işte şimdi tenimde hissedebiliyordum. Nefes alışım zorlaşmaya gözlerimse kararmaya başladı. Galiba dedim galiba ölüyorum…