“O ses, insanı sefalet ve çirkinliklere rağmen var olan güzellik, bunca kötülüğe rağmen var olan derin iyilik, başkalık çokluğuna rağmen var olan birlik hakkında düşündürüyordu.” Mavi Sürgün 23.s
Anakarayı o kadar çok özlüyordum ki bu yolculukta. Sanki koca okyanusta değil de küçücük bir su şişesinin içinde tıkışıp kalmıştım. Bir dokunuşumla o kapağı fırlatabilecekken yapamıyordum, elim bir türlü o kapağa gitmiyor bir ses burada kalmamı söylüyordu.
“Mirel hala hayattadır değil mi?” içimdeki umutlar yaşama daha çok tutunmamı bu yeni ırka olan bağımı koparmamamı sağlıyordu. Küçücük bir umut ne çok etkiliyordu bizi. O umudun verdiği cesaret; gerçekleşmesini umduğumuz şeyi canlı kılıyordu.
İrmela göz alıcı ışıltısı ile sağımdan soluma bir geçiş yaptı ve “O hayatta. Bundan tüm duboko adına yemin edebilirim.”
Salem’i düşünmüştüm. Henüz Haris’in acısını atlatamadan bir de Mirel’in haberi onu yerle bir edebilirdi. Bu düşünceler içinde okyanusun derinliklerinde suya düşmüş bir çocuk gibi birinin beni kurtarmasını umarak çırpınıp duruyordum.
Armin denizdeki dostlarını hem uyarıyor hem de Mirel’e dair bilgi almaya çalışıyordu. Onlarla olan muhabbetine hayran hayran bakakalıyordum. İrmela hadi demese o bıraktıkları boşlukta dalıp gidiyordum.
Dubokodan çokça uzaktaydık. Derinliklerin karanlığı bunu belli etmesine rağmen aşağıya bakmaya cesaret bile edemiyordum. Ara ara İrmela’nın yüzgecine tutunarak ara ara ise onun yüzünün hizasında yüzme gayreti gösteriyordum. Bu durumda İrmela hızını iki kat düşürmek zorunda kalıyordu bunun üstüne bir de Armin ve Salem’i de arada kaybediyorduk. Çünkü onlar olağanüstü bir hızda yüzüyorlardı. Tabi ara ara arkalarında ki bizi de gözlemekten geri durmuyorlardı.
Armin, istediği yere dostlarını yollayabiliyordu ama bu yüzde elli tahminine yakın yerler olduğunda gerçekleşiyordu. Benim buz kütlelerinde olduğumu yüzeye çıkmış olmamın getirdiği düşünce ile gerçekleştirmişti. Ama okyanusun karanlıklarında birini bulmak çok olanaksız olmuştu onun için. Defalarca kez yol ver deniz! Demesine rağmen yol onu Mirel’e çıkartamamıştı. Bir başka şekilde İrmela’nın elini tutarak gerçekleşti bu durumu ama yine sonuç aynıydı. Hatta hepimizin enerjisi denize hükmeder diye hepimizin el ele tutuşup bu ritüeli yapmasını teklif ettiğimde de durum yine aynıydı. O vakitten sonra sadece İrmela’nın hisleri ile yolumuza -suyun bizi götürdüğü yere- Mirel’i bulana dek devam ettik.
Arada kafamı yukarı kaldırıyor acaba diyorum acaba yüzeye çıkmalı mıyım? Belki de geri kalanlar benim uyanmamı dört gözle bekliyorlardır diye zihnimden geçiyorum. Sonra bu çıkışın onları –bu okyanusa kök salmış canlıları- yarı yolda bırakmak olacağı sonucuna varıp siliveriyorum şimdilik hayatımı gözümün önünden. İrmelayı, ben bu düşünceleri aklımdan geçirdiğimde hemen yüzünü bana çeviriyor ve dolmuş iri göz bebekleri ile beni süzerken yakalıyorum.
İrmela ile birlikte hızlı bir dalışa geçiyoruz. Muhtemelen bir şey hissetti diye düşünüyorum. Beş altı metre aşağıda beni ellerimden sıkıca tutup “Hadi şimdi dans vakti.” diyor etrafında uçuşan mavi kelebekler eşliğinde. “Şimdi mi burada mı?” diyorum şaşkın şaşkın. “Evet, burada. Enerjimizi yükseltmemiz gerek Emela aklın çok karışık. Zihnini temizlemez isek yola devam edemeyiz.” mavi kelebekler sanki İrmela’nın işareti ile bana doğru uçuşmaya başladılar. Başımdan aşağıya oradan tekrar aynı ritimde yukarıya doğru uçarak senfoniyi tamamladılar ve ileriye sağ tarafımda ki ışık süzmesini takip ederek ortadan kayboluverdiler.
“İrmela dönelim Arminler bizi merak edecekler.” kaygılarım sözcüklere de sirayet etmişti.
“Onlarda birazdan burada olacaklar.” dedi etrafımda kuyruğunu salındırarak. Bu görüntü bir masalın yırtılmış sayfalarından biriydi, emindim.
İrmela’ın ışıltısı buraya fırlatılmış sonsuz sayıda fenere bedeldi. Ortam aşırı aydınlıktı. Korkmuyor aksine daha da huzurlu hissediyordum. Bende onun peşinden yüzmeye ve aynı zamanda dans etmeye başladım. Uzunca süre böylesine ferah hissetmemiştim. Kuş tüyü yatağa fırlatılmış gibi rahattım. Adeta uçuyordum.
“Oo hanımlar, keyifler yerinde bakıyorum da.” Armin’in gelişini dahi duymamışım bu huzurun içinde. İrmela Armin’i görür görmez “Salem nerede?” deyiverdi. “O bizi az yukarıda bekliyor. Her ihtimale karşı bir gözün orada durması gerektiğini söyledi, ısrar etmedim.”dedi gözlerini bana çevirerek. “Bu dansı bana lütfeder misiniz hanımefendi?”Armin’in sesi kulaklarımdan geçip oradan uzaya fırlayıvermişti. Kalbimin yerinden fırlamasına az kalmıştı. Heyecanlı bakışlarımı Armin’e çevirdim. Ona uzun süredir böyle zamansız bakmamıştım. Birisiyle harflerin dışında sadece gözlerle konuşmayalı ne çok zaman olmuştu.
“Tabi, memnuniyetle.” dudaklarım birbirine zor yapışmıştı bu cümle sonrası.
Ellerini ellerimle birleştirdi. Yumuşak ama bir o kadar da sertti bu yüzgeç eller. Gözlerimiz mıknatıs gibi birbirlerine geçmiş, eşitlenmeyen boyumuzsa onun yüzgeçlerinin benim sırtımı sarmasıyla son bulmuştu.
Galiba zaman kavramını kaybediyordum.
O an tüm balinalar bir araya gelip bizim için orkestra kurmuş gibi muazzam bir senfoni çıktı ortaya. Sağıma soluma bakıyordum ama kimsecikler yoktu İrmela’dan başka. O da bizim az ötemizde etrafımıza ışık saçıyordu.
Zaman o anda kavramını yitirmişti.
“Neden bu kadar kaygılısın?”
“Bu tını nereden geliyor diye bakıyordum.”
“Dostlarımız, bizim için söylüyorlar.” dedi elleriyle beni döndürürken.
“Ama kimse yok ki bizden başka.”
“Onlar her yerdeler Emala. Bir araya gelmeleri yeterli.”
“Ben bunları yaşamak için ne iyilik yapmış olabilirim?”
“Hiçbir iyilik. Kalbinin iyi olması yetiyor Emela. İyi ki geldin. Seni tanıdığıma.. Tanıdığımıza çok mutluyuz.”
“Ben de sizi. İyi ki düşmüşüm buraya, okyanusa.”
Beş on dakikaya kadar bu büyüleyici biçimde dans ederken bir yandan da sohbet ettik. Bana ara ara anda kalmamı ve anın tadını çıkarmamı tembihledi. Geçmiş ve gelecek şimdide şuanda Emala. Ne ardına ne de ileriye bak. Sen çok ince ve değerlisin unutma. Burada ya da sonra hep kalbimde olacaksın, bunu sakın unutma olur mu insan kız…
Dolmuş gözlerimden yaş akmaması için dimdik durmaya çabalarken ona en güzel şekilde karşılık verdikten sonra yukarıya doğru Salem’in yanına yüzmeye başladık. Etrafında ki sayısız balık topluklarından onu fark etmemiz an be andı. Bu güzel enerjinin ardından Mirel’e ulaşma aşkı ile de ayrıca dolup taşıyordum.
Bizi neyin beklediğini inanın bilmiyorduk. Bu merak hem tuhaf hem de korkutucu idi. Zaten ölmüş birisinin ikinci kez ölme ihtimalinin olanaksızlığı bilseniz beni nasıl güçlü kılıyordu nasıl. Hem bu ihtimalsizlik hem de onların bu güçlü halleri korkularımı bir kartalın avını yakalaması gibi kovalıyordu.
“Şuan neredeyiz İrmela?”
“Kaliforniya körfezine yaklaşmış olabiliriz. Hislerim öyle söylüyor.”
Bu nasıl bir his gücü diye geçirdim içimden.
“Öylesine büyük ki sana nasıl tarif etsem, bilemedim.”
“Ya İrmela.” utancımdan yüzmem aksamaya başlayınca İrmela beni dibe doğru çekerken sırtına alıverdi. Şimdi daha güvendeydim.
Kızıl dalgalı saçlarının yüzüme çarpmasını saymazsak tabi.
“Sıkı tutun İrmela, hızlanıyoruz.”
O anda sanki okyanus da değil de gökyüzünde bir ejderhanın üzerinde yol alıyor gibiydim. O kızıl saçları sanırım böyle düşünmeme sebepti. Alevi çağıran bu saçlar ejderhayı düşünmeden bırakmıyordu zihnimi.
Bir ara su bulanıklaştı gibi oldu ya da sadece başım dönüyordu bana öyle gelmişti. Gözlerimi tekrar tekrar açıp kapadım ama her şey bulanıktı. İrmela’yı bana dönük bulanık bir silüet olarak görüyor ama duyamıyordum seslenişini. Bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordu ama her şey durmuştu susmuştu ve bulanıklaşmış bir topa dönüşüvermişti.
Kendi kendime acaba gitme vakti mi dedim. Nefesim yetmiyordu bağırmaya. Karaya atılmış bir balık gibi çırpınıp duruyor birinin beni tekrar berrak sulara fırlatmasını bekliyordum ama nafile. Etrafım daha da kalabalıklaşmıştı ama kimse bu düğümü çözemiyor bana ulaşıp önümde ki perdeyi yırtıp atamıyordu sanki. Tek çarem kalmıştı; yukarıya doğru hızla yüzmek ve olduğum yere -beni bekleyen kaderin cilvesine doğru- uzanmaktı tek çarem.
Etrafımdaki bulanıklığa rağmen tüm gücümle kendimi yukarı itmeye başladım. Yanımdakiler yavaş yavaş aşağıda kalıyor kimse benimle gelmiyordu. Tek bir ses bile işitemiyordum. Tam vazgeçecek gibi oluyordum ama zihnim ve kalbim el ele vermiş var güçleriyle beni yukarı itiyordu. Yüzeye vardığımda bu bulanıklık sona erer diye umut ettim. Öyle de oldu. Hani kutunun içinden siz elinizi dahi uzatmadan birisi o kapalı yeri yayarcasına çıkar ya ortaya işte öyle çıkmıştım suyun üstüne.
Her şey netti.
Ama nefesim geriye doğru gidiyor ve beni yarı yolda bırakıyordu.
Ne olur biraz daha ne olur…
Ve çaresizlik, teslimiyet içinde gözlerim yavaşça okyanusun karanlığına gömülüveriyor.
