“Bilgi ne garip bir şeydi. Şişede hapsedilmiş bir cin gibi yıllarca duruyor, senin gelip kapağını açacağın günü bekliyordu.” Serenad 179.s
“Tamam, az kaldı sabret güzelim.”
Bir canlıya hayat vermek kadar onu hayatta kalmaya ikna etmek de önemliydi. Mirel, meraklı zihniyle her dakikasını okumaya ayırmış, bilgilerini zihninin bir köşesinde hapsetmişti ta ki bir an gelip o bilgileri avuçlayıp birinin yaşamına can katacağını hiç mi hiç düşünmeden.
“Bunu bir katil balina yapmış olsa anlardım ama ah bu insanlar! Tatlım senin en hassas yerini –karnını – hedef almış bu mahluklar.”
“Bebeklerim iyi mi?”
“İçeriyi görmem imkansız tatlım uzman bir doktor olsam belki ama ben sadece bilgileri zihnine hapsetmiş bir sirenadan ibaretim. Neyse ki dikiş nakış nasıl yapılır şu kafanın içinde bir yerlere atmışız. Şimdilik yarayı kapattım. İnşallah iyilerdir –henüz doğmamış olan ya da kalbi durmuş bebeklerin- demek istedim.
“Benim hayatımı kurtardın. Sen olmasan belki de okyanusun dibini boylamıştım.”
“Önemli değil. Kim olsa aynısı yapardı. Senin vesilenle ilk kez zihnimdekileri canlandırmış ve pratik yapmış oldum iyi mi.” Soğukkanlılığı ile içinde bir yerlerde sakladığı sevme hissini anne balinanın karnına götürerek bir öpücük kondurdu. Gözleri onun gözleri ile buluştuğu an daha önce hiç hissetmediği garip bir duygu seli kapladı tüm hücrelerini.
Anneler hep böyle mi bakardı diye geçirdi içinden. Acaba annemin gözleri nasıldı? Bizi severken böyle parlar mıydı ey okyanus! diye devam ettirdi iç sesini. Sonra kısa bir öksürükle yutkundu ve kendine –o eski soğuk haline- gelerek balinaya döndürdü gözlerini.
“Şimdi buradan hızla uzaklaşıp eşinle birlikte bambaşka diyarlar keşfediyorsun anlaştık mı?”
“Neden! Burayı neden terk ediyoruz? Bambaşka bir yer diye kastın nedir söylesene? Bizim yuvamız bu okyanus söyle yukarıda nasıl nefes alıp yaşama tutunacağız?” dedi anne balina şaşkın gözleri Mirel'in gözlerine tutunurcasına.
“Terk etmekten kastım şimdilik daha uzaklara kulaç açmanız. İnsan denen mahluklar balinalar başta olmak üzere diğer keşfedilmemiş canlıların üzerinde pusu kurmuş durumda. Sen ve diğerleri geç olmadan birbirinizi uyarmak zorundasınız. Korkma! Nefes alacaksınız.”
“Peki ya sen ?” anne balinanın gözleri şaşkınlığı bırakıp hüzünle dolmuştu.
“Arayacağım. O halat daha fazla can yakmasın diye bu okyanusta kulaç açacağım ve ne olursa olsun o demirin kökünü kurutacağım tamam mı? Hadi git şimdi. Çok zaman kaybediyoruz.”
Anne balina hızla uzaklaştı. Mirel arkasından bir müddet baktıktan sonra derin sulara dalmaya devam etti. Katil balinaların fazlalığından Kaliforniya Körfezinde olmalıyım diye tahminde bulundu. Tahmini yanıltmıyordu onu çünkü birazdan karşısına çıkacak olan vaquita (körfez muturu) bunu kanıtlıyordu. Vaquita; Kaliforniye Körfezi’nin kuzey kısmında bulunan bu bölgeye özgü bir türdü.
“Ah merhaba küçük inek! Seninle karşılaşmak iyi oldu. Hep bu popüler isimli küçük inekleri daha yakından incelemek isterdim. Demek hakikaten de Kaliforniya’ dayım.”
“Benim bir adım var.” Balina, yüzü ekşiyerek söylemişti bunu.
“Pardon bana isminizi bahşedecek misiniz bayım?”
“Mala Krava. Senin ki?”
“Tanıştığıma memnun oldum Mala Krava. Ben de Mirel. Mirel Knjiga.” Ah bir de soy isim veriyor bu bücür bana yetişkinmiş gibi dedi içinden Mirel.
“Ailen nerede? Neden tek başına geziyorsun buralarda?”
“Bir ailem yok Mirel. Onları yitirdim. Zaten benim de pek ömrüm kalmış sayılmaz.”
Kitap kurdu Mirel zihnini yokladı hemen. En son edindiği güncel makalede bu türün neslinin tükenmek üzere olduğunu okumuştu. O yüzden onu gereksiz yere soru yağmuruna boğmadı.
“Bir ailen var. Şuan canlı kanlı aramızda olmasalar bile ruhları seni bekliyor unuttun mu? Hadi dilediğince gez hatta aş bu körfezi git dünyanın bir diğer ucuna belki de neslinizin devamını sen getireceksin Mala nereden biliyorsun?”
“Bizim tükenmek üzere olduğumuzu da nereden biliyorsun?”
“Çok okuyorum da ondan.” diyerek sert ve düz duran dudakları yay gibi yukarı kalktı birden.
“Gülümsemek sana çok yakışıyor Mirel. Bence hep böyle kal.”
Eski haline bürünerek kibirle ve sertçe ; “Hadi küçük inek gitme vakti beni oyalama daha açılmam gereken sular ve aşmam gereken yüzeyler var.”
“Sen yüzeye çıkabiliyor musun?” diye hayretle Mirel’e çevirdi gitmek için çırpınan kuyruğu Mala’nın.
“Yüzeyi aşamamamız ne de çok diyara ün salmış böyle. İstersek göklere bile ulaşabiliriz minik Mala.”
“Ben sizlerin yüzeye çıkarsanız kül olup gideceğinizi duymuştum.”
“Duymalar, duymalar, duymalar…”
Ah bu balıklar ne çok dedikoduyla meşgul öyle. Bizler hakkında daha neler konuşuluyor kim bilir diye söylendi.
“Hadi miniğim gitme vakti, buralar tehlikeli. Sen kocaman bir aile olacaksın tamam mı? Söz ver bana.”
“Korkuyorum, hiç bilmediğim bir yere gitmek beni asıl korkutan. Yoksa yalnızlıkla baş edebilirim inan.”
“Biliyorum baş edebileceğini fakat korkularınla da baş edebilmelisin. Irkınızı yaşatmaya hazır mısın minik inek? Hadi yol ver deniz!” diyerek Mala’yı hiç dalmadığı ama hep var olduğunu bildiği sulara uğurladı.
Mirel çok güçlü bir karakterdi. Bunca saatler ve günler içinde tek başına hayatta kalmayı başarmakla kalmamış üstelik onu az daha ölüme sürükleyecek olan o şeyin peşine düşmüştü.
Suyun içinde ilerliyordu. Hızlı ama bir o kadar da dikkatliydi çünkü tek bir detayı bile kaçırmak istemiyordu. Bedeni yüzgecinin hızına eşlik ederken gözleri ise adeta kaplumbağa gibi hareket ediyordu.
Biraz da derinlere inmeliyim buralar temiz dedi Mirel okyanusun derinlerine doğru ilerlerken. Kendi memleketi derinlere gittikçe parıldarken burası adeta karanlığa gömülüyordu ama yine de yüzmeye ulaşabildiği tüm canlılara tehlikeyi bildirmek için can atıyordu.
Karanlıktan olsa gerek görmüyor ama bedenine dokunan minik balıkları dahi hissedebiliyordu. Yanından geçen herkese tehlikeyi olabildiğince hızlı bir şekilde anlatıp aynı hızla yanlarından uzaklaşıyordu. O hızına rağmen bir halatın esiri olmayacak kadar da temkinliydi.
Düşünmemeye geçmişe gitmemeye kararlıydı. Böyle bir durumda asla duygularının esiri olamazdı. Başta kardeşleri olmak üzere diğerlerini aklının bir köşesinde muhafaza ediyordu. Kalbinin üstündekileri bir yapışkan kağıdı ile duvara asar gibi tam orta yerine yapıştırmıştı. Bu kalpten silmek sayılmazdı ki. Duygularına köle olamazdı. Onları bir süreliğine bastırmalıydı. Çünkü ailesini anımsadığı an geri dönme kaygısına bürünüverir ve buradakileri bu saf canlıları ölüm hatta ölüm bile denemez vahşet ile baş başa bırakmak zorunda kalırdı. Bu asla Mirel’in bürünebileceği bir bencillik değildi. Doğasına aykırı olan bu hareketin tersi yönüne yüzmeye devam etti.
Karanlıkta bir yerlerde ışık göreceği inancı vardı içinde. Burası duboko değildi evet ama elbet bir ışık süzmesi olmalıydı.
Hain halatın bir tutam parçasını görmek için de ayrıca sabırsızlanıyordu. Onu kökünden kavramak ve o kökü kurutmak için can atıyordu kalbi. Kalbi bu eylemi gerçekleştirmek için adeta kan pompalıyordu bedenine.
İleride bir ışık süzmesi gördü sonunda. Şeffaf bir şey parıldıyordu. Büyük ihtimalle plankton topluluğu diye düşündü. Yakınına geldiğindeyse ihtimalleri denizi boylayan gemi gibi battı gitti çünkü bu bir barreleye balığı onun tabiriyle şeffaf başlı balıktı.
“Ben de seni bir an plankton topluluğu sanmıştım ah! Beni yanılttın şeffaf kafa.”
“Şeffaf kafa biraz ağır olmuyor mu?”
“Neden? Sana illa transparan kafalı balık mı dememiz gerekiyor?”
“Hayır, ama benim bir adım varda ondan.”
“Neymiş bakalım bay şeffafın adı merak ettim.”
“Prozirna Glava.”
“Çok memnun oldum Prozirna. Ben de Mirel, Mirel Knjiga.”ellerini majesteleriyle selamlaşır gibi selamladı onu. Ardından Prozira Mirel’in etrafında dönüp onu kapıldığı bu karanlıkta bir nebze olsun aydınlattı.
“Prozirna bunu çok sevdi.”
“Şeffak kafa ah pardon Prozirna burayı adeta sahneye çevirdin ama bak ne diyeceğim sana .” biraz daha yaklaştı şeffaf kafaya “Buraya inen ya da buradan sarkan demirden bir halat ile hiç karşılaştın mı?"
“Prozirna demire dokundu , Prozirna demire dokundu.” Şeffaf kafa tekrar Mirel’in etrafında ama deminden daha hızlı şekilde dönmeye başladı.
“Tamam sakin ol Şeffaf kafa sakin ol.”
“Ben Prozirna Glava ! Prozirna Glava! Benim adım Prozirna Glava!.”
“Tamam özür dilerim Prozirna özür dilerim ama sakin olmamız gerekiyor tamam mı? Şimdi benim o demir halatı bulmam gerekiyor beni ona götürebilir misin?”
“Prozirna götüremez, Prozirna üzgün .”
“Peki, neden üzgünsün? Seni ben mi üzdüm ?”
“Hayır! Hayır! Hayır!”
“Anlaşılan seni onlar üzmüş Prozirna. Onlar sana ne yaptı? Sadece yardımcı olmaya çalışıyorum bak bu koca okyanustaki tüm canlıların yaşamı sana bağlı. Eğer bana yol gösterirsen her şeyi düzeltebiliriz.”
“O demir kötü! O demir çok kötü! Prozirna sinirli, Prozirna çok sinirli”
Mirel yorgun ama pes etmeye hiç niyeti olmayan zihniyle baş başa kalmıştı. Hayatında hiç bu kadar çaresiz hissetmemişti kendini. Annesini hiç görmeden yaşamayı öğrenmişti buna alışmıştı ama gördüğü gerçekler akıl dışıydı. Gördükleri ile yaşayamıyordu canlılar. Belki de gerçekleri görmek için hakikaten de kör olmak yeğdi. Gözler gerçekleri göremezdi diye düşündü Küçük Prens’i anımsayarak. Keşke dedi kalbinden “Küçük Prens masallardan fırlasa da tam şu ana –yanı başıma- gelebilseydi” diye.
Ama gözler gerçeği göremez ki. Yüreği ile aramalı insan.
Küçük Prens
