“Belki de rüzgar gibi bir şeydir! Ama yo, hayır! Şimdi buldum! Belki de hep var olduğu için duyulmayan bir müzik gibidir.” Momo s.176
Gözlerimi açtığımda masmavi bir karanlığın içindeydim. Her şeyi net bir şekilde görebiliyordum. Işık süzmesi sağ tarafımda ilerlemeye devam ederken rahat bir şekilde nefes alabiliyordum ve bilincim gayet açıktı. Etrafı iyice gözden geçirdim. Mia’yı arıyordum ama hiçbir belirti yoktu ona dair. Sakin olmalı ve işaretleri izlemeliydim. Gözlerim bir anlığına pişmanlık içinde kıvranan bir suçlu gibi ışığa teslim olmuşlardı. Mia’yı kaybetmiştim ama bu ışığı kaybetmeye hiç niyetim yoktu. Tüm dikkatimi oraya verdim ve yoğunlaştım.
Yıllardır yaşadığım İzmir’in kalbindeydim işte; o meşhur suları nüfus ediyordu her bir zerremde. Böylesine hareketli bir şehrin böyle berrak ve temiz kalmasına hayret edip peşine ışığa yoğunlaştım. Beynimin oyununa kanmamalıydım.
Pürüzsüz bir denizin içindeydim fakat ara ara uzun yosunlar ayaklarıma değiyordu. Ayaklarımı sarmaya kalkışsalar hiç oralı olmazdım çünkü ışık süzmesini kaybetmektense ayaklarımı kaybetmeye razıydım.Hızla ilerlemeye başladılar. Tam onları kaybettiğimi düşünürken yanımda aniden yunus balığı beliriverdi. Yüzüm şaşkınlık ve tebessümle dolduğu anda onları kaybettiğimi düşünmüştüm fakat birden bire birine rastlamam beni rahatlatmış ve de bunun yunus balığı olması beni güldürmüştü. Hayatımda bildiğim en insan dostu; sevecen ve zeki balıklardı çünkü.
“Seni görmek ne hoş!” dedim içimden.
“Hadi atla.”
“Ne? Sende mi? Ah hayır hayır tamam bu bir rüya olmalı.” kalbim yunusu görmekten çok onun sesini duyduğu için on katı çarpmaya başlamıştı. Denizin içinde gözlerimi açıyorum ve canlılar –başta kedim olmak üzere- benimle konuşuyor; bu bir rüya kesinlikle bir rüyaydı.
“Neden? Nereye gidiyoruz? Bak birazdan uyanacağım ve bu şey son bulacak anladın mı?” ardından kendime dokundum –hiçbir rüyada bu kadar bilinçli değildim- ellerim bedenimin üzerinden su gibi kayıp gittikten sonra bu rüyanın son bulamayacağını anladım.
“Yaşayacakların sana sorularının cevabını verecek, hadi atla.”
“Ne yaşayacağım? Şimdi anlat ne olur? Kedim de kayıp zaten onun peşine giderken kendimi okyanusun içinde buluverdim. Oysaki her zamanki günlerden biriydi, öyle hatırlıyorum. Mia balkondan aşağıya atladı ve onun peşinden koştum.” Durup bir sağıma bir soluma baktım. Minik minik balıklar hızla yanımızdan geçerken birisiyle göz göze geldim ve gerçekten bana gözleriyle binmem gerektiğini anlatan bir ifade takındı. Daha fazla düşünmeden:
“Tamam, hadi gidelim, sen kazandın.” babamla –o henüz hayatta iken- bu sevgi dolu yaratıklar ile buluşmaya Adalanda gitmiştik. İlk kez orada bu muhteşem zevki yaşamıştık. Orada onlarla yüzmek ve arkadaş olmak; şimdiyse birebir bir deneyim. Bu rüyadan uyanası gelmiyordu insanın.
“Buna sevindim, yolculuk başlasın.” dedi. Ardından suları yararcasına bir hızla öyle bir hareket etti ki ona kene gibi yapışmasam düşüp boğulacağımı sandım. Konuştuğunda onun erkek bir yunus olduğunu anlamanız zor değildi.
“E şey ışığı göremiyorum.” Mia’ya varamayacağımın hüznünü içime gömüp ona yaklaştıracak şeylerin peşine düşme fikrine sarılmıştım. Hayatımda hiç olmadığı kadar hızlı karar alıyordum.
“Adım Pars. Bana adımla hitap edersen sevinirim.”
“Pars? Antik çağdan kalma bir isme benziyor. Memnun oldum Pars. Ben de Emela.”
“Evet. Farsça kökenli bir kelimedir. Türkçede ise kaplan anlamına gelir. Genellikle güçlü, cesur, kuvvetli ve asil bir karakteri ifade eder.”
“Beni bu karanlık sulardan cesur bir hareketle kurtarman gerçekten asil bir hareketti. Çok teşekkürler Pars iyi ki geldin.”
“Rica ederim, sıkı tutun.”
***
Hızımız aklımın alamayacağı bir şekilde öyle bir arttı ki. Sanki dünyadan beni uzaya fırlatmışlar gibi bir histi. Parsa sımsıkı sarılmıştım. Geldiğimizi defalarca tekrarlamasına rağmen ellerim gövdesine yapışmıştı. Öylesine kenetlenmiştim ki bırakmam çok zor oldu.
“Emela! Emela! Hadi inme vakti.”
“Az önce neler oldu? Hah tamam tamam soru sormak yok. Peki derin bir nefes alıyorum. “ Neler yaşıyordum böyle? Birinin çıkıp bana açıklama yapma vakti gelmemiş miydi? Bu bir rüyaysa hala uyanmış olmam gerekmez miydi?
Etrafım aydınlıktı. Sonunda karanlıktan aydınlığa kavuşmuştum. Her yer ışıl ışıldı. Burayı nasıl tarif etsem bilemiyorum. Sanki dünyada eşi benzeri görülmemiş okyanus temalı bir tablonun içine düşmüştüm. Ressamın kalemi gerçekten olağanüstüydü. Allah’ım şayet bu bir rüyaydıysa bu uykudan asla uyanmak istemiyordum.
Babamın balıklara karşı büyük bir merakı vardı. Evde neredeyse dünyanın çeşitli yerlerinde ki balık türlerini anlatan dergiler olurdu. Kitaplar ve dergiler dışında ise boş vakitlerini belgesel izleyerek geçirirdi ve de büyük bir zevkle ben de ona eşlik ederdim. Her akşam sık sık deniz altı hakkında sohbetler yapardık. O bilinmeyen derinliklerin gizemini çözmeye çalışan araştırmacıları okur ya da tartışırdık. Benimse en son aklımda kalan Japon koi balığı idi. Onu görür görmez tanıdım.
“Merhaba güzel ruh.” dedi ışıl ışıl parlayan gözlerle.
“Ee ee şey çok çok özür dilerim.”
Koi balığı karşısında kekeliyordum. O kadar güzeldi ki. Görsellerde gördüklerimin bin katı diyebilirim. O ihtişamlı gözler; kirpik kıvrımları göz bebeğinin rengi… Bedeni bembeyaz ama bir o kadar da şeffaftı. Gelinliğin balığa giydirilmiş haliydi resmen. Ve bu gelin şuanda karşımda duruyordu.
Bana ufak bir tebessüm ile karşılık verdi. Bense onu dakikalarca süzdükten sonra kendime gelerek:
“Ah ! Evet, Japonya’da olmalıyım değil mi? Peki neden buraya getirildim? Hem de bir yunus tarafından ah pardon Pars! Pars nerede? Pars! Pars! Pars!..” Hızla kayboluvermişti.
“Öncelikle hoş geldin.”
“Ne kadar sakinsiniz! Kedim Mia nerede? Ona ne yaptınız? Ben neden buradayım bana bunu söyleyin lütfen?
“Açıklanacak bir şey yok. Her şey olması gerektiği gibi .”
“Ne? “
“Kalbini dinle. Tüm gücünle kalbine odaklan Emela.”
“Kalbimi mi? Adımı nereden biliyorsunuz? Beni Mia’ya götürün lütfen.”
“Mia senin değil, hakikatte hiçbir şey hiç kimseye ait değil. Her şey, şu gördüğün okyanusun zerreleri miktarınca birbirine eş Emela. Siz hiç ayrılmadınız. Kalbini dinle, Mia hep seninle…”
Koi balığı da Pars’ı aratmayacak şekilde kayboldu. Sağa sola aşağı yukarı tıpkı bir balık gibi çırpınıp durdum. Çevrem ışıl ışıldı. Ama kimseyi göremiyordum. Tam ağlamak üzereydim ki hayır şuan değil! Bu okyanusu aşmadan, bu derinlikten çıkmadan üstelikte Miasız asla ağlamayacaksın! Ona sımsıkı sarıldıktan sonra sonsuz kere ağlayabilirdim dedim kendi kendime.
Yukarıya doğru yüzmeye başladım. Ama yüzdükçe etrafın karardığını fark eder etmez tekrar geriye döndüm. Nefes alamayacağımı biliyordum. Acaba bunu ne zamana kadar denemeyi düşünüyordum? Yüzey resmen bana duvar örüyordu. Okyanusun derinliklerinin bana nefes olabileceğini hiç düşünmezdim.
Aşağıya indikçe etrafın daha da parıldadığını görünce devam ettim yüzmeye. Bu muazzamdı. Kendimi suya bırakmıştım. Sadece ışığa odaklandım ve hızla yüzmeye devam ettim. Yanımdan ara ara gökkuşağı balıkları geçiyordu. Gövdeleri ve yüzgeçleri alışılmışın çok dışında idi. Babamın anlattığı kadarıyla gökkuşağı balığının çeşitli türleri vardı. Neon, turkuaz ve üç şeritli olanları aklımda kalanlar. Tabi şuanda binlercesi ile burun burunaydım. Ah babam! Şu manzaraya birlikte kulaç atsak ya ah! Buraları konuşmayı en sevdiğim kişiydin. Şimdi neredesin peki? Senin ruhun kaç alem boyladı söylesene?
Gökkuşağı balıklarının en sevdiğim özellikleri barışçıl ve sürü halinde yaşamaları idi. Buna gözlerimle şahit olmak muazzam.
Bir yandan Mia’yı düşünüyordum. Hatta Parsı. Pars nereden gelmişti? Onu da çok sevmiştim kısa zamanda birçok şey konuştuk. Ama koi balığı? O benden hoşlanmadı sanırım. Çok kısa bir sohbetten sonra hemen kayboldu. Acaba sorularım yüzünden miydi? Allah’ım ben nereye yüzüyorum böyle?
Bana kalbimi dinlememi söylemişti. Çok düşünmeyi bırakıp sadece hissetmeye kalbimin yön verdiği tarafa doğru gitmeye başladım. Gerçekten de kalp yanlış yönlendirmezdi. Ah ne çok duymazdan geldik onu ne çok.
Gözüm kararmaya başladı neler oluyor Allah’ım yardım et! …






