İçeriğe geç

DUBOKO

Bölüm 1 · 9 dk okuma

DUBOKO

Bölüm 1

KAÇIŞ

Gözümü açtığımda sıradan bir sabahtı. Elimi yüzümü güzelce yıkayıp dişlerimi fırçaladıktan sonra ayılamamış gözlerle Mia’nın odasına doğru yöneldim. Mia da her zaman ki köşesinde uyukluyor diye düşünürken aniden gelen sesle bir anda yerimden fırladım. Ses balkondan gelmişti. Koşar adımlarla balkona yöneldiğimde yerde bir çift göz bana bakıyordu. Mia’nın gözleri daha önce hiç görmediğim kadar büyümüştü. Kedilerin gözleri korkarken irileşirdi ama bu gözler yerinden çıkacak gibiydi. Konuşmasına hasret kalbim gözleriyle sonlandırmıştı vuslatını.

Kısırlaştıralı üç yıl olmuştu neredeyse, onu dışarıya çıkmaya iten şey ne olabilirdi ki? Bu düşünceler zihnimi oyalarken kendimi hemen sokağa attım. Sokağın sağında –aşağıya doğru bir yokuş iniyordu- salınan sarıkuyruğu görür görmez koşar adımlarla ona yetişmeye çalıştım. Kalbim, kocaman bir trampoline dönüşmüş ve üzerinde bir grup çocuk zıplıyor gibi adeta dur durak bilmiyordu.

Saatime baktığımda on- on beş dakika dolmuş ya da dolmamıştı. Gözümü ondan bir an bile olsun ayırmıyordum –tabi ki onu ikinci kez kaybetmemek her şeye bedeldi- .Epey koşturmuştu beni peşinden. Beni koşu maratonunun ortasına atsalar yıkılır kalırdım belli bir saatin ardından fakat şu an bana imkansız kelimesi tümden var olmamış sayılıyordu. Tek emin olduğum da buydu açıkçası.

Öğlenin kavuran sıcağı ve güneşin tam tepe noktası. Sahile yaklaşmış sayılırdık. Bir ara onu kaybettim sandığımda tüm evren başıma yıkıldı sandım. Beynimden kaynar suların aksine yüksek derecede kaynamış suların buharı nüfus etmişti.

Sahile vardığımızda ardından salındırdığı kuyruğundan tek bir an bile gözümü ayırmamaya gayret göstermişken Mia tam karşımda usulca deniz tarafına doğru yaklaşırken; o yürümesine bense koşmama rağmen bir türlü ona ulaşamıyordum. Sabrım tükenmek üzereydi. Garip olansa çevremde kimsenin olmamasıydı. Temmuz ayındaydık ve sahilin bu saatlerde dolup taşması gerekmez miydi? Sağımda kayalıklar solumda ise çimenlere kurulmuş boylu boyunca Bostanlı halkı neredeydi? Tek bir ses bile işitemiyordum köpüren dalgaların haricinde. Her şey eş fakat eş zamanda da her şey zıttı birbirine.

***

Mia, denizin içine girmeye başladığında, çoktan gözümden kayboluvermişti. Sağıma soluma bakıyor ama hiçbir şey göremiyordum Efsanevi Tekne dışında. Üzerinde ki adam ve köpeğinde olmayışından anlamıştım bunun bir rüya olduğunu. Daha dün yanından geçtiğim heykel nereye ışınlanabilirdi ki?

Ses tellerim bağırmaktan birbirlerinden ayrılmış olmalıydı. “Yüce Tanrım!” dedim. “Ne olur yardım et ne olur! Bu bir rüya olsun”. Bilincim bir o kadar yerinde fakat bir o kadar da yerinden çıkmış gibiydi.

Gariptir ki Ege’ de yaşayıp da yüzme bilememek ne gariptir değil mi? Karadeniz’de yaşarken de durum farksızdı. Bir kez hayat size sırtını dönmüşse ona arkasından el de uzatsanız sırtını da sıvazlasanız nafile bazı fobiler yenilemez.

Tanrı’ya sığındıktan sonra içime bir güven geldi. Cesaretle dolan ruhum kafamı bile sokamadığım o denizin en dibine varmayı başardı. Önce dakikalarca koşan ayaklarımı sakinleştirmem gerekliydi ardından usulca ayakkabılarımı bir taşın üstüne bırakıp denize bir adım daha yaklaştım. Dimdik binalar ayın hilal şekli gibi sağımda dağlarsa solumda yerli yerinde öylece duruyordu. Derinden bir nefes aldım ve tam kendimi suya bırakacakken yapamadım. “MİA! MİA! MİAAAA!”

Ses yoktu.

“MİAAAAA!”

İnsanı çıldırtan bir sessizlik daha.

Sabırla ve ümitle denizin her bir köşesini çevrelemişti gözlerim. Ansızın sarı çizgili kuyruğunu denizin yüzeyine sallarken gördüğümde kendimi suyun içinde bulmam kuşku götürmezdi. Kuyruğun yönüne doğru yüzmeye çabaladım ama nefesim artık yetmiyordu. Boğulmam an be an meselesiydi.

Bir yandan denizle bir yandan da korkularımla savaşıyor bu sonunu göremediğim simülasyonda denizin her bir damlasını üstümden çekip atmak istiyordum. Ta ki o sesi duyana kadar:

“Korkma! Beni takip et Emela.”

Kedim benimle mi konuşuyordu? Aklımı kaçırmış olmalıydım. Yıllardır keşke Mia benimle konuşabilse diye kafamda fanteziler oluşturuyorken karşımda onun sesi? Yok, eğer bu bir rüya ise gerçekten uyanmak istemiyordum.

Derin bir nefes aldım. Bu işe bir son vermeliydim. Kafamı kaldırıp yukarıya –yüzeye doğru yüzdüğümde- simsiyah bir geceyle bakışırken buldum kendimi. Güneş sönmüş, bulutlar yeni ütülenmiş siyah bir çarşaf gibi göğe yayılmıştı. Daha beş dakika öncesinde öğlendi. Bu kadar hızlı geceye bürünemezdi gökyüzü.

Kafamı tekrar suya soktum – bu olayı aşabildiğime inanamıyorum- bu çok ansızın saniyeler içinde gerçekleşmişti. Mia’nın peşine gitmem gerektiğini hatırlayıp yüzmeye devam ettim. Her taraf sanki gümüşün içine mavi boya atılmış gibi fevkalade bir şekilde parıl parıl parlıyordu ve ben suyun içinde nefes alabiliyordum. İmkansız sandığımız şeyler çat kapı gelmiş misafirler gibi bizi karşılıyordu adeta değil mi?

Mia ne yapıyordu böyle? Beni nereye sürüklüyordu ve ben hala denizin dibinde nasıl nefes almaya devam edebiliyordum? Şuana kadar bu kadar bilinci açık bir rüya gördüğümü hatırlamıyorum. Bu rüyanın ardından gözümün önüne gelenleri tek tek yazmak ve kurgulamak bir yandansa uçsuz bucaksız bu denizin içinde hapsolmak istiyordum yani hiç uyanmamayı diliyordum.

***

Gittikçe ilerliyorduk yani yüzüyorduk ve bu yolun sonu nereye doğru gidiyordu? “Mia! Mia! Mia! ...”

Artık cevap vermiyordu. Ya da sesini mi alamıyordum? Daha da beteri işitme kaybına mı uğramıştım. Tüm bunlar zihnimde yuva yapmışken benden gittikçe uzaklaşan sarı çizgilerle dolu kuyruğu tüm denizi sarmıştı adeta. Şimdi Mia’yı kucaklayabilsem de denizin doğa ötesi şu manzarasını içime çekebilsem ah.

Denizin içi o kadar berraktı ki yanımdan sürüsüyle balık geçiyordu. Aşırı güzellerdi,hatta bazıları bana bakarken gülümsüyordu. Gözlerine rimel çekilmiş gibi olanlar muhtemelen dişiydiler. Sürrealizmin denize yansımış haliydiler resmen. Böylesine yumuşak renkler iç içe muazzamdı. Böylesi de aslen rüyalarda görülürdü ya.

“Mia! Ah seni bir yakalarsam!”

“Sabret az kaldı. Yolu yarıladık sayılır.” dedi Mia tüm sakinliği ile.

“Nereye gidiyoruz böyle? Evden neden kaçtın bir anlatır mısın? Ben nasıl hem yüzüyor hem de nefes alabiliyorum? “ cevapsız kaldığımı fark edip tekrar “Mia! Mia!” diye seslendim çoktan yırtılmaya yüz tutmuş ses tellerimle.

“Ah bu insanlar çok sabırsızlar. İstersen geri dönebilirsin.” Sarı yumağım ses vermişti. “Yaşasın!” Heyecandan denizi inletmiş olacağım ki bana doğru en ağır adımlarla gelen denizatı bile çitayı hayrete düşürecek bir hızla yanımdan geçti. Arkamı döndüğümde çoktan kayboluvermişti.

“Denedim, kafamı kaldırdığımda her taraf kapkaranlıktı. O karanlığın içinde tek bir yıldız parıltısına bile rastlamadım biliyor musun? Gecenin hilali bile ortalıkta yoktu. Nasıl olurda yukarı doğru yüzerim. Çok korktum Mia!”

“Bak, korku. İçinde ki bu korku ile her şeyi olanaksız kılan sensin. Korkularını yenersen her şeyi başarabilirsin.“

“Ben sadece seni yakalayıp eve dönmek istiyorum.”

“Yeterince inanırsan bana ulaşabilirsin.”

“Ne demek yeterince inanırsan? Mia neler oluyor? Hadi evimize dönelim sana ıslak mama alacağım söz bak.”

“Eve dönmek isteyen de kim?”

“Ben ve sen !” sesimin kaygısı bariz belli oluyordu.

“Ben de sen de eve dönmek istemiyoruz.” Ne demiş Adorno; “Ev yoktur, dönmek için de kalmak için de…” diyerek bana kafasını çevirdi ilk kez.

“Sen gizli gizli benim kitaplığımda mı geziniyordun? Böyle özlü sözler söylemeyi nereden öğrendin? Ah bebeğim canım kızım seni çok seviyorum haydi dönelim geri. Hem nereye sürüklüyorsun beni böyle?”

“Ah bu insanlar çok sabırsızlar. İstersen geri dönebilirsin.”

“Hayır, seni yakalamadan hiçbir yere ayrılmıyorum. Söz sabredeceğim.”

“O halde takip et Emela.”

Nereye doğru yüzüyorduk böyle? Düşündükçe işin içinden çıkamıyordum. Yüreğimde de garip bir sızı vardı.

***

Gözlerim Mia’yı takip etmeye devam ediyordu.

Burası nasıl bir yerdi böyle?

Daha önce birçok kez denize gitmiştik. Kafamı dahi sokamazken suyun içine şimdi denizin en derinliklerinde ilerliyordum hem de yüzerek. Bu muazzamdı. Hayal ettiğim şeyi yaşıyordum. Dün kahvemi yudumlarken altını çizdiğim kitapta ki şu söz çınlıyordu kulağımda:

Arzu alevinin şiddetli bir şekilde yandığını ve yakıtı için de dünyadan serbestçe geçtiğini hatırlayacaksınız.

Aklıma dünyadayken kırdığım insanlar geldi insanlar mı dedim? Annem, insanlardan biri olamazdı o benim parçamdı; canımdı, ciğerimdi, en yakın arkadaşımdı. Onu incitmemeliydim, Tanrım affet!

Dün ona söylediğim cümleler gözümün önüne bir bir sirayet ederken koca bir balık omzuma çarptı ve gitti. Ona tepki bile veremedim veremezdi de çünkü Mia’yı bir a bile gözümden kaçırmamalıydım. Zihnimde ki düşüncelerin bile gözümün önüne düşmelerine izin vermemeliyim. Onu bir kere kaybettim ve bir kez daha kaybedemem.

İnsanlar. Biz insanlar çok garip varlıklarız. Gözleri olup görmeyen, kulakları olup işitemeyen, her canlıdan ayrı kılındığımız düşünebilme özelliği olup düşünemeyen tek varlıklarız. Bizi bu duruma iten şeyler neydi? Algılarımızı, hislerimizi özellikle de ruhumuzla bir bütün olan o ince kalbimizi yok etmeye çalışan sistem ne idi? Ekranlar! Ekranlar her şeyi yavaş yavaş içine çekiyor farkında mısınız? Buna neden izin veriyoruz? Beynimizi uyuşturmalarına neden izin veriyoruz sizce? Şu güzel doğamız, denizimiz ve gökyüzümüz varken yüzümüzü bizi karartan şeylere çevirmek niye?

Karşıdan gelen koca bir yengecin gövdesinde dün –iş yerinde sıkıldığımda okurdum- elime aldığım gazetenin köşe yazısı belirdi. Onu da hızla elimle itip sarı yumağıma tekrar odaklandım.

Üşümeye başlamıştım. Mia’ya seslendim ama beni duymadı. Acaba rüyadan mı uyanıyordum? Evet, evet birazdan sabah olacaktı. Yoksa Mia neden cevap vermesin.

Ona daha da yaklaşmıştım ama yüzmüyordu. Sabitti. Daha da hızlı yüzmeye başladım. “Mia! Mia! Mia!”Gözyaşlarımı hissedemiyordum. Yüzüme değmeden denizin suyuna tutunuveriyorlardı adeta. Oh şükür buradasın. Ona sımsıkı sarıldım. Ah canım Mia! Benim sarı yumağım. İyi misin?

“İyiyim merak etme.”

“Ah kızım çok korktum. Saatlerdir yüzüyoruz. Söylemeyecek misin nereye gidiyoruz ?”

“Ah bu insanlar çok sabırsızlar. İstersen geri dönebilirsin.”

“Tamam, tamam sustum daha da soru sormayacağım. Bundan sonra sabredemezsem benimle yolunu ayırırsın.”

O da ne gök mü gürledi? Yukarıya doğru bakmalıyım acaba neredeyiz? Yüzmek nedir bilmezken yarış pistini birincilikle bitiren yüzücüye dönüşmüştüm. Hayır! Olamaz etraf hala kapkaranlık. Tekrar suya daldığımda ise etraf ışıldıyordu. Şimdi ne yapacağım? Tamam, artık Mia’yı yakalayıp buna bir son vermeliyim. Mia’yı güzelce kavradım. Kafamı yukarı kaldırdığımda ürkütücü bir manzara ile burun buruna idim. Vazgeçme Emela! Hadi çık artık şu sudan. Tam yukarıya doğru yönelmişken birden bire etrafımı fener gibi aydınlatan balıklar sardı. Çevremizde yaklaşık bir dakika döndükten sonra bizi takip edin dercesine sağ tarafa doğru uzandılar. Yüzgeçleri bizi takip edin diyordu.

“Mia ne yapacağız şimdi? Çıkmamızı istemiyorlar baksana. Tanrım yardım et!”

“Sana sabretmeni söylemiştim artık yolumuz burada ayrılıyor. Yakında görüşeceğiz. Sakın korkma ve işaretleri takip et. Seni seviyorum Emela.”

***

Uzun müddet önümden geçen balıkları izledim. Gözüm dalıyordu ama hiçbir şey düşünemiyordum. Bir tarafımda garip bir sancı hissettim. O gitmişti. Hayata tutunma sebebim, sadece benim olan. Beni okyanusta tek başıma bırakıp gitmişti. Çaresizce bekliyordum. Birinin beni bu sudan çıkarmasını bekliyordum.

Manzaraya bakakalırsınız da o tablonun içinden hiç çıkmak istemezsiniz ya aynı o şekil önümde ki canlanmış tabloyla bütünleşmiştim. Bir akvaryumun içinde hapsolmuştum bu akvaryumun suyu hiç tükenmeyen sonsuzluğa uzanan bir yanı vardı.

Birisi gelmeyecekti. Ya yola devam etmem ya da yukarıya yüzeye çıkıp karanlıkla savaşmam gerekecekti ama Mia hala okyanustaydı. Onu nasıl terk ederdim. Hem yakında görüşeceğimizi de söylemedi mi? Korkma ve işaretleri takip et derken acaba yüzeye çıkmamı mı kastetmişti? Evet! Kesinlikle yukarıya doğru yüzmeliydim.

Kendimi toparlayıp derin bir nefes aldıktan sonra hızla yüzmeye başladım. Sanki arada Mia’nın miyavlamalarını duyuyordum. Başımı geriye çevirmemek için zor tutuyordum kendimi. Çok az kaldı Emela dayan.

İki elim birden göğü yarmışçasına sudan bedenimi dışarıya attı. Ne bir yıldız, ne bir ay ne de yüreğimizi ısıtan güneş vardı gökyüzünde. Gece iki kat siyaha boyanmıştı. Emela dedim kendi kendime, yüzmeye başla haydi! O da ne! Nefesim kesilmeye kalbim on kat çarpmaya başlıyordu. Gözlerim yavaş yavaş kapanıyordu. Artık tamamen kapanmış; yıldızları bedeninden sökülmüş bir gökyüzü gibi bomboş kalmıştım…

Bölüm sonu

19 yorum