İnsanoğlunun kötülüğü karşısında uyuşup kalmıştım.” Serenad 221.s
“En azından büyük bir kısmını uyardık.” Armin, İrmela’yı teselli etmeye çalışıyordu.
Dubokoya dönmeye karar vermişlerdi. İlerledikleri yolda kuzenleri Mirel ‘i bulamamışlardı ama dostlarından birini görevlendirmişti Armin.
“Sence Moby etrafta gezinen felaketten haberdar mıdır dersin? Onunla karşılaşamamak da içimi huzursuz etti. Ya o uzun kancalı demir parçası?” İrmela bir şeylerin ters gittiğinden emindi. Onu diğerlerinden ayıranda buydu. Hissetmek, karşısındakinin zihninden geçenleri bir film şeridi gibi analiz etmek; karşısındakini görmeden dahi onda beliriveren iyi ya da kötü durumları sezinlemekti.
“Şüphesiz. Onca dostumuzla konuştuk İrmela. Korkma, ona hiçbir şey olmayacak.”
“Bilmiyorum, bir şeyler ters gidiyor.”
“Hızlanalım mı?”
“Olur, çok iyi olur!”
İki kardeş hızla okyanusun derinliklerine doğru yol aldılar. Onların yaşamı sanılanın aksine apaydınlıktı. Derinlere indikçe karanlıkları yok oluyordu. Yüzey onlar için yakıcı bir ateşti. Yüzeye çıkmak ölümü göğüslemek ile birebirdi sanki. Haris bunu göze alabilecek belki de en nadir deniz erkeğinden biriydi.
Kendisini yüzeyde ki yakıcı ateşin tedavisine adayan büyücüler yok değildi. Çünkü merak; her canlıyı imkansızı yok etmeye teşvik etmişti. Bu çoğalan merak kimisini kötülüğe –büyücüler gibi- kimisini de tıpkı şifacılar gibi iyiliğe itmeye ant içmişti. Bedenlerinin yarısını ya da küçük bir kısmını yüzeye değdirmeyi başaran sirena ve mermanlar bu gelişen merak ile birlikte hayatta kalmayı başardıklarını görünce kendilerini hızla bunun üzerine kafa yorma yoluna soktular.
Tabi artlarından uzun süre büyük kayıp verdiler ama Haris’ten önce yüzeye tamamen çıkan birisi daha vardı. Belki de ondan olacak ki Haris dönüşebileceğini, bedenini kaybetse de başka bir bedende yaşama tutunacağını hayal etmişti hayır bunu hayal bile edememişti gönlü bol kahraman merman. Kahramanca kendini feda etmişti işte.
“Özlemişim kucalarımızı.”
“Bak şu kucayı hatırladın mı İrmela?”
“Hangisi?”
“Şu mavi parlak şeffaf olan işte sen orada doğmuştun.”
“Sallıyorsun Armin! Aramızda zaten iki yaş var, ben doğduğumda on yaşındaymışsın gibi konuşma”
“Ya niye sallayayım?”
“Ama düşüncelerin bana ‘hah şu parlak evi İrmela’ya yutturayım’diye bas bas bağıyor.”
“Bu özelliğini sürekli hatırlatmak zorunda mısın? Sana şaka bile yapılmıyor.”
“Kalbin konuşurken bu çok zor canım.” İrmela gülümseyerek hızla kucalarına girdi.
Kucaları Armin’in az önce işaret ettikleri yerin tersine parlak değil mattı. Ne içi ne de dışı kucadan izlenim almamıza izin veriyordu. Gizli bir kutu gibiydi. Ne maviydi ne de pembe. İçinde kilere göre renk alıyordu. Şuan da mattı çünkü evde hiç kimse yoktu. Tek gösterdiği belirtisiydi belki de evin.
“Nasıl özlemişim evimizi. İnsanın evi gibisi yok gerçekten.” Armin yatağa yayılırken İrmela hızla odasına gitti. Bedeni boyutunda üretilmiş çakıl taşları ve deniz kabukları ile süslenmiş aynasının karşısında buldu kendisini. Ne uzun zaman olmuştu kendisi ile yüzleşmeyeli. Bir süre dağılan saçlarına, alnında ki –hala yerli yerinde duran işlemeli tacına- baktı durdu. Bu ona geçmişi asla unutmaması gerektiğini anımsatan tek şeydi. 11 Yapraktan oluşan çiçekli kolye. O yadigar bir kolyeydi. Ona geçmişten kalan bir kolye fakat o bunu boynunda taşımak yerine başının üstüne yerleştirmeyi daha uygun görmüştü. Ah Haris! Dedi ve hızla aşağıya Armin’in yanına indi.
“Hadi Armin gidiyoruz.”
“Nereye?”
“Emela’yı nasıl da unuttun? Oysaki yolda dilinden düşmüyordu.”
“Unutur muyum hiç. O zihnimle kalbim arasında bir yol. Ve bu yol çok heyecanlı İrmela. Bu soruyu sorduğuna inanamıyorum. Hadi şifacının evine yol alalım. Çoktan toparlamıştır Haris kendini.”
Kucadan çıkar çıkmaz hızla şifacının yanına doğru yüzdüler. Kıvırcık saçlı bebek sirenalar annelerinin sırtında kocaman gözleriyle İrmela’nın etrafa yaydığı parıltıyı izliyorlardı. Duboko öylesine aydınlıktı ki İrmela’nın gelişiyle adeta denizin sönmeyen yıldızı haline gelmişti.
“Hoş geldiniz çocuklar.”
“Hoş bulduk şifacı. Haris nasıl? Hangi odaya aldınız onu? Emela! Salem!” Armin çoktan içeriye dalmıştı bile.
İrmela şifacının zihninden geçenleri bir köşeye gömmek istedi o an. O anda kendini yüzeye fırlatarak tüm bu yaşanacaklardan sıyrılmak istedi yanıp kül olurken. Derin bir nefes alıp verdi. O an şifacının gözleriyle konuşmuştu Armin içeride çırpınıp dururken.
“Armin!” diye seslendi bu kutsi vazifenin ağırlığını sırtından atamayarak.
Armin çabasının yersizliğini biraz hissetmiş olacak ki:
“Neler oluyor İrmela? Lütfen bana mantıklı şeyler söyle lütfen!”
“Tamam, ama buradan çıkmamız gerekiyor. Diğerlerini daha fazla rahatsız etmeyelim. Hadi çocukken dertleştiğimiz kayaya götür beni.”
Armin lafını esirgemezdi, sert mizaçlıydı ama asla bir canlıya zarar vermezdi. Öfkesini yutmasından belki de bu kadar sabırlı biri haline dönüşmüştü. İtiraz etmeden söyleneni yaptı.
Kayanın yanına geldiklerinde İrmela gözlerini kapayarak mavi kelebekleri bir anda etrafında toplayıvermişti. Kelebekler Armin’in etrafında dönmeye başladıklarında mavinin tonu da giderek koyulaşıyor sonsuz derinliği sarıp sarmalıyordu.
“Mavi kelebekler. Ölümün habercisi mavi kelebekler.” Armin sakince duran yüzgecini hızla savurdu suların içinde. Ellerini önce başına ,saçlarının arasına koydu. Şiddetli bir migrenden kurtulmaya çalışır gibi şimdide diğer elini götürmüştü başına.
“Bu olamaz. Bana Haris yaşıyor de!” Armin hızla sallanan yüzgecine engel olamayıp kayanın üzerinden kalkarak İrmela’nın etrafında yüzmeye başladı.
İrmela nasıl başlayacağını bilmiyordu. Derin derin nefes alıp vermeye devam etti.
“Onlara seslenmemeliydik. Onları hiç çağırmamalıydık. Bu nasıl olmuş İrmela! 20 Yıl öncesinde tüm vücudu yanmış bir mermanı hayata döndürmek mümkünken bunun bir şaka olduğu söyle! Lütfen İrmela bu bir şaka değil mi?”
“Armin, bunu bilemezdik. Onları çağırırken nereden bilebilirdik ki Haris’in yüzeye canla başla gönüllü olacağını? Bırak gönüllülüğü yüzeye dahi bir planımız yoktu ki. Amacımız balinaları uyarmaktı.
Tek masum amacımız.
“Onu şifacının yanına yollarken bir annenin yeni uyuttuğu bebeğini yatağına yerleştirmesi gibi huzurluydum.” Kuyruğunu sallayarak başını kaldırdı ve “Haris’in uyanacağından emindim.” dedi.
“Bizde kardeşim, bizde tıpkı senin gibi gönül rahatlığıyla yolumuza devam etmedik mi zaten?”
“Peki, yıllar sonra ne değişti de bu lanet olasıca ölüm gelip Haris’i buldu?” göz bebekleri kocaman olmuş, tel tel olan saçları da birlik olup zihninden gelen öfkeyi sarmaya çalışıyordu.
İrmela, Armin’in yüzgeçlerinden tutarak onu kayanın üzerine oturttu tekrar. Derinden bir nefes aldı ve:
“Haris’in bize vedası ateşten değil beni de az kalsın veda etmeye zorlayan o kancalı demir parçasındanmış Armin.”
“Bu nasıl olur? Bu insanlar tarafından yapıldı! Evet evet o yukarından gelen şey demek buydu! HAİNLER! Bunu ona nasıl yaptınız! Sinirimi ve öfkemi daha fazla bastıramıyorum İrmela. Şu kayadan bile sert olan kalplerini inan söküp atmak istiyorum içlerinden. Ne olur bana izin ver gideyim ne olur.”
“Bunun insanlar tarafından yapıldığı kesin. Fakat Haris’i bile bile hedef aldıklarını düşünmüyorum. Demek balinaları tehdit eden o kötü haberin kaynağı bu demir halatmış. Armin; bu dümdüz demirden bir halat olamaz. Bu son teknoloji bir icat olmalı.”
“Hadi zaman kaybetmeden hemen Salem ve Emelayı bulalım.”
***
Buraya gelmeden önce ağzını yarım açan Salem şimdiyse ağzını kapatmakta zorlanıyordu. Bunu muhtemelen benim için yapıyordu bunun fakındaydım. Onu ben teselli edeceğim diye düşünürken şimdi de o başlamıştı beni güldürecek şeyler bulmaya ve bunu yaparken asla kendini zorunlu hissetmiyordu. Fazlasıyla doğal ve samimiydi.
“Acaba İrmelalar ne yapıyorlar? Seslensem anında yanımda olur ama onları görevlerinden alıkoymak istemiyorum. Fazlasıyla balinaya ulaşmışlardır bence.”
“Armin bu işin piri. Onu tanıdığımdan beri tek başına uçsuz bucaksız okyanusları keşfeder, oradaki canlılarla garip bir gönül bağı kurardı. Biz eğlencenin peşindeyken o ise hep bir yaralı ya da yardıma muhtaç minik bir balığı ailesine kavuşturmanın derdindeydi. Bu 15 yaşıma kadar sürdü tabi -onu yakından izleyişlerim-. Dubokodan taşınalı tam 13 yıl olmuş. Buraları gerçekten çok özleişim.
“Neden ayrıldınız peki buradan?”
“Savaş. Savaş insanları göçe zorlar, bilirsin.”
“Peki, Arminler neden terk etmediler burayı?”
“Onlar savaşmayı ve burada kalıp kök salmayı seçtiler , duboko bu kadar aydınlıksa sebebi şüphesiz Armin ve ailesi.”
“Ben sadece Armin ve İrmela ile tanıştım. Bir de Andela teyze. Anne ve babasını hiç görmedim.”
“Onların anne ve babası Andela teyze oldu desek daha doğru olur.” Salem ileride ki kayayı işaret ederek hızlandı.
“Şu kayada biraz dinlenelim. Çocukken kuzenlerle hep burada toplaşırdık. Yosunlar eskiden nasıl uzundu bir bilsen Emela. Zamanla her şey o kadar değişti ve değişmeye devam ediyor ki hiçbir canlıyı aynı şekliyle idrak edemiyorum. Her gün sanki yepyeni bir tür çıkıyor ortaya.” Üzgünlüğünü üzerinden atmak istercesine konuyu başa aldım.
“Evet, Andela teyze diyordun en son.”
“Evet, ne diyordum Andela teyze. İrmela annesini göremeden okyanusa kök salan diğer sirenalardan. Burada bebeğini doğururken dubokoya veda eden birçok sirenadan birisi Fahreta teyzem. İrmela yeteneklerini annesinden almış. Fahreta da tıpkı İrmela gibi parlaklık demek. Bizler burada isimlerimizin anlamlarını taşıyoruz tıpkı sizler gibi.” Sözünü keserek araya girdim “Ama sizin gibi ışınlanamıyoruz ne yazık ki.”
“Belki de yapabilirsiniz? Bu büyük bir sabır ve özveri gerektiriyor Emela. Biz de keza öyleyiz. Bir kere yalandan uzak durmanız gerekiyor. Örneğin İrmela gibi parlayamıyoruz çünkü şakadan da olsa yalan çok konuşuyoruz. Birbirimizi güldürmek, eğlendirmek için çokça yalanlar söyleriz. Ama İrmela o konuda el değmemiş pırlanta kadar saf. Bu saflığı o seçiyor, o yüzden de parıltısının gücünü arttırıyor.”
“Bunları bilmiyordum. Buraya geldim gelesiye ilk kez birisiyle bu kadar derinden sohbet ediyorum (maddi anlamda da).” Cevap gelmedi. Ben yerdeki çakıl taşlarını ayağımla eşelerken Salem de yanımızdan geçen genç ve harika sirenaları süzüyormuş meğer. Gerçekten de çapkınlıkta onunla kimse yarışamaz diye geçirdim içimden. İrmela burada olsa birbirimize bakar ve gözlerimizle kahkahayı patlatırdık.
“Anakarayı bilmem ama yüzeysel olarak –sohbet edilen ortam anlamında- konuştuğun ilk kişi olacağıma inanırım. Çünkü bizden daha derinde yaşayanlara henüz rastlamadım.” dedi Salem sonunda sirenalardan gözlerini ayırarak.
Onun azda olsa kafasının dağılmasına sevinmiştim. Zor birkaç gün geçirmiştik ve benim Şnin kaybedişimin ya da henüz hayattaysa onu arayışımın üzerine bir de okyanusta ki kayıplar eklenmişti.
İnsan başkalarının karşısında kendi acılarını, anahtarı boynunda; kilit vurulmuş bir sandık gibi taşırmış.
Gözlerim, fitoplanktonların dansına hapsolmuş bir şekilde acaba tekrar hayata gözlerimi açabilir miyim diye monitördeki ekranla birleşmeye çalışıyordu. Onların ahenkli renklerini, hastane odasında yanı başımda dikilen ve benim yaşam belirtilerime yön veren çizgilere benzettim.
Bu ne zaman son bulacaktı? Ailemi yavaş yavaş kaybediyordum. Şansın belirsizliği içime işlerken onların ardımdan bıraktıkları gözyaşları ise tsunami gibi bedenimi sarıyordu. Bir kıyamet sahnesi hayal ettim; herkesin kaçıştığı ve kendini aradığı bir kıyamet sahnesi. Belki bu sahnede kendimi bu kadar yalnız hissetmezdim.
Yalnızlık. Kalabalıkların içinde koca bir yalnızlık.
