“Hepimiz çocukluğumuzu yitirmiştik. Hepimiz büyüktük, büyük ve hüzünlü.” Şeker Portakalı 48.s
Güçlü durmaya çalışmaktan ellerim kaskatı kesilmişti. Kapının koluna uzandığımda anladım bunu. Sonra tekrar Salem’e baktım. Yok, hayır onu bu halde bırakamazdım. Her an uyanabilirdi. Bu bıçak kesmiş duygularla uykusu uzun sürmezdi.
Bir kahve içip Salem’in karşısında hiç olmadığım kadar güçlü durmalıydım. Yukarıya –uyuduğum odaya- tekrar çıktım. Merdivenler, alt katın yosun tutmuş zemininin tersine çakıl taşlarıyla kaplanmıştı. Yukarıya çıkarken biraz acı çektim desem yalan olmaz. Çok yavaş adımlarla bu muazzam şeffaf dairenin içinde yol alıyordum.
Su bardağım aynı yerinde duruyordu. Heyecanla elime aldım. Bardağı düşürmekten korktum ve hemen yatağa oturdum.
“Merjem?”
Denizyıldızı sakince gözlerini açmaya başladı.
“Merhaba Emela. Susamış olmalısın?”
“Kahveye susamak diyelim” dedim ve gülümsedim.
“Hemen hazırlıyorum.”
“Teşekkürler.”
Deniz kabukları ile işlenmiş türk kahvesi fincanımı alıp hemen aşağıya indim. Salem uyandığında tekrar yukarı çıkmamak için Merjem’i de yanımda aşağıya indirdim. Bir elimde kahvem bir elimde Merjem ile yavaş yavaş aşağıya indim.
Ses yapmamaya gayret gösteriyordum. Salem yolun yorgunluğunun üzerine bir de kardeşini yitirmişti. Bedeni bunca ağırlığı kaldıramazdı elbet. Elbet bir yerde yenik düşecekti.
Mercan resiflerinden oluşmuş bir köşede sanki benim üzerine oturmamı bekleyen ışıl ışıl bir kanepe vardı. Ne güzel kitap okunurdu ama burada. Tam köşede kraliçelere layık bir kanepeydi oysaki. Üzerinde turuncu ve yeşilin tüm tonları harmanlanmıştı. Bu köşede bir yandan kahvemi yudumlarken bir yandan da dışarıyı seyrediyordum.
Minik balık toplulukları birbirlerine zarar vermeden ilerliyorlardı. Öyle nizami öyle düzenli gözüküyorlardı ki her saçılışlarında ahenkleri göz kamaştırmaya yetiyordu.Hayvanlar düşünemez derler. Asıl biz düşünmemize rağmen topluca ilerleyemiyoruz bir türlü onlar gibi. Ne çok kaybımız var kaza ile olmadan. Bilerek ve istenerek insan eliyle işlenmiş ne çok yok oluş. Düşünen canavarlar topluluğuyuz adeta.
Tam bunları düşünedururken bir ahtapotun sekiz kolundan birisi cama yapışıverdi.Dokunduğu anda bende hemen cama yaklaştım. Bu da neydi böyle? Gözlerimiz çakışmıştı. Allah’ım! Bir ahtapotla resmen burun burunayım. Emela! Sen bir merman ile aynı evin içerisindesin bir ahtapot mu seni şaşırtıyor şimdi? İyice şaşırttın! Onca maceramın arasına gizlenmiş beni izleyen bir ahtapot…
Gözleri ile bir sağa bir sola ve bir de aşağıya bakınıp duran bu kafadanbacaklıyı içeriye almamak için kendimi zor tuttum. Muhtemelen o da konuşabiliyordu. Bir iki dakikalık minik sohbetten ne çıkardı ki? Hızla kapıya yöneldim ve yeterince sessiz olduğumun rahatlığıyla kapıyı hafif aralık bırakarak ahtapotun yanına yüzdüm.
Elini çoktan camdan çekmişti. Ama nereye kaybolmuş olabilirdi ki? Her yeri taradı gözlerim ama yok, gitmişti. Üzüntüyle geri dönerek eve giriyordum ki yerde taşların arasında kımıldayan bir şey vardı. Daha yakından bakmak için yere çömeldim ve elimi taşa koyduğum an da sekiz tane kol beni sarmaladı. Bu kımıldayan şey kafadanbacakmış! “Nasıl da saklandın sen bu taşların arasına? ”dedim şaşkınlıkla.
Beni ne kendine doğru ne de kendinden çok ötede tutuyordu. Kolları yumuşacıktı. Ve şişik ince gözleri bana bakarak gülüyordu.
“Merhaba? İsmin nedir?”
Ses gelmedi.
“Ben Emela. Arkadaşım içeride uyuyor adı Salem belki onu tanırsın.”
Ve yine beklediğim bir cevap alamamıştım. Daha fazla üstelemeden eve gitmem gerektiğini dile getirdim. Beni nazikçe saran kolları yavaş yavaş aşağı indi. Demek beni duyuyordu ama neden konuşmadığını bir türlü anlamadım.
Ahtapotların zeki olduğunu okumuştum. Hatta bedenlerinde tam üç kalp birden taşıyorlardı. Bir anlığına onların kamuflaj yeteneklerinin olduğunu unutmuştum.
Okyanusun içinde gerilerek kollarını bir aşağı bir yukarı indirerek yüzmeye devam etti. Arkasından bakakaldım. Tam kafamı çeviriyordum ki bana sekiz kollarından birini kaldırdı ve sağa sola el sallamaya benzer bir hareket yaptı.
Gülümsedim. O ardımdan el sallayarak giderken gülümsedim ama bir yandan da gözümde damlalar akmak için hazırda bekliyorlardı. Şunun farkındaydım o benimle kalbiyle konuşmuştu ve vedalaşırken de o koca üç yüreğiyle selam vermişti bana.
Güle güle kafadanbacak güle güle.
Ellerim o kaybolana kadar havada kalmıştı. Bu nasıl hızlı bir sohbetti? Bu büyülenmeden hızla sıyrılıp eve girdim. Salem uyanmış öylece yeri dikizliyordu.
“Uyanmışsın .”
“Uyudum mu ki uyanayım?”
“O da doğru.” dedim kapıyı örterken. “Bir ahtapot gördüm biliyor musun?” gülümserken yüzüm yukarıya doğru geriliyordu. Kaşlarım sanki saçıma yapışacak gibiydi. Salem yerden kafasını kaldırdı. “Deniz canlılarını okumuşluğum vardı ama onları hiç bu kadar yakından görebileceğimi tahmin edemezdim.” dedim bir önceki cümlemin intiharını beklemeden.
“Sevincin ve merakın yüzünden okunuyor.” dedi. Sonunda ayın hilal şeklinden dolunay şekline bürünmüştü dudakları. Onun böyle yumuşamasına ve yüzünün az da olsa gerilip yükselmesine sevinmiştim. Demek hala bir umut vardı yaşama devam etmek için. Ona güzel ve bende merak uyandıran şeylerden bahsetmeliydim. Neden, niçin, nasıl kurtulamadı sorularının yerine ona hiç duymadığı benimse standart haline gelmiş yaşamımdan kareler aktarmalıydım. Ona kesinlikle Haris ile sorular sormamalıydım. O kendi isterse zaten öfkesine yenik düşüp elbet bir an da patlayıp sitemlerini yüzüme çarpıtacaktı.
“Dışarı bir çıktım haylazı görüyor musun sen nasılda kendini kamuflajlamış az kalsın üstüne basıyordum.”
“Ah ahtopotlar! Haylaz şeyler.” yüzgeçten oluşmuş ellerini saçlarına götürüp bir güzel salladı. “Dubokoya gelmeyeli uzun zaman olmuş. Buraya ilk annem, babam ve kardeşlerimle gelmiştim.”
Tekrar başını öne eğdi. Biraz durdu. Sonra tekrar devam etti. “Çok küçüktük. Harisle sürekli su şakaları yapıp üzerine atlayacağımız bir yunus seçerdik. Hoşlandığımız kız Yunus’u ilk kapanın olurdu. E tabi ki de kazananı tahmin edersin. Öyle eğlenceliydi ki o sirenanın güzelliği, ışıltısı hala aklımdan çıkmıyor Emela. Kendimi nasıl havalı hissediyorum anlatamam.
“Tahmin edebiliyorum” diye araya girdim.
“Sonra Haris sinirlenip babamların yanına giderdi. Mirel zaten elinden düşürmediği kitaplar ile bırak dubokoyu keşfetmeyi, önünden geçen o haylaz ahtapotları bile gözü görmüyordu.” İç geçirdi. “Ah küçüklük ah! Yitip giden küçüklük!” Sonra gözleri dolarak bana baktı:
“Hani Haris için koruyan hem de korunan demişti ya Armin. Herkesi koruyan oydu evet ama onu koruyansa bendim Emela. Onu artık koruyamayacağım Emela. Anladın mı koruyamayacağım.”
Hızla yanına oturdum. Ona hayatımda sarılmak nedir bilmeyerek ilk kez birisine sarılıyormuş gibi tıpkı bebeğin ilk kez ailesine sarılışı gibi sarıldım. O kadar yumuşaktı ki. Bunu düşünmedim. Onu olabildiğince kavradım.
“Belki şuan değil ama bir an gelecek hepsi geçecek.” zor bir yutkunma ile devam ettim. “Babamı da ben koruyamadım. Onun haksız yere hayatımdan kayıp gidişini seyretmek boğazımı günbegün yakarken her gün bunu geçirdim aklımdan. Olmayan o kullanamadığım küçük aklımdan !”
Onu koruyamadım.
Haris ellerini çekti üstümden. “Sen ne diyorsun? Bunu bilmiyordum Emela. Üzüldüm, yapabileceğim bir şey olmaması çok üzücü. Güzel ruhlu Emela. Hadi gel tekrar okyanusa dalalım? Beynimiz biraz suya değsin de bu girdaptan bir nebze olsun kurtulalım olur mu? Yoksa burada dertlerimizin içinde boğulacağız.”
Salem hızla beni sırtına attı ve neye uğradığımı şaşırdım. Gözümden damlanın akmasına izin vermeden beni evden uçurmuştu resmen. Suyla tekrar buluşmak çok iyi geldi. Zihnim ve bedenim hiç olmadığı kadar iyi nefes alıyordu. Duboko diğer denizlere hiç benzemiyordu. Burada bir yaşam vardı. Burası gerçekten canlıydı. Bu şeffaf evlere benzer evler gördüm. Önünde ahtapotlarla oynayan minik sirena ve minik mermanlar. Topluca yüzen balıklar ve balık insanlar.
Zihnim biraz yerine otururken Şansı anımsadım. Seni veterinere yetiştiremediğim için özür dilerim kızım. O hızı yaptığım ve öfkeme yenik düştüğüm için çok çok özür dilerim. Ben yaşam savaşı verirken sen onu bile veremiyorsun belki de. Üzgünüm, beni affet.
Onun nerede olduğunu bir bilsem ölmek için bir saniye bile beklemeden o odaya varışımda ilk işim o lanet fişi çekmek olurdu.
Lanet gün, lanet öfke ve lanet kaza!
