Umut öldüğünde insan ölmezdi belki ama içinde ki pek çok ışık da o umutla birlikte sönerdi. Gümüş Yürek 331.s
Uyandığımda beynim zonkluyordu. Yemeğin sonrasında üstüme halı atılmış gibi tekrar kendimi mis gibi kokan yatakta bulmuştum. Gözlerimi açtığımda yine şeffaf balonun içerisindeydim.
Dışarıda bu sefer bambaşka devasa büyüklükte balıklar ve canlılar vardı. Salem’i aradı gözlerim hala gelmemişti. Acaba Haris’in durumu nasıldı? Beni buraya kapadıklarına göre durum ciddi olmalıydı.
Ayağa kalktım, elimi yüzümü yıkamak için etrafa bakındım belki bir umut lavabo görürüm diye. Yoktu. Gözlerim o kadar ağrıyor ağızım öylesine yaylanarak açılıyordu ki tekrar uyumamak için koca bir fincan kahveye ihtiyacım vardı.
Odada konuşabileceğim tek canlı Merjem idi. Bardağı hemen elime aldım ve şimdi de onu uyanmaya hazırlıyordum.
“Merjem ? Merjem ?”
Denizyıldızının gözleri usulca açılmaya başlamıştı. Masmavi gözleri bana gülümsüyordu.
“Merhaba.”
“Merhaba ince ruhlu Emela. Uyandın demek.”
“Uyanmaya çalışıyorum. Seni de bu yüzden rahatsız ettim. Acaba türk kahvesi istesem bunu yaratmanız mümkün müdür?”
“Uyanamadığın gözlerinden okunuyor. Ben senin için yaratıldım, lütfen çekinme. Canın ne çekiyorsa onu yaratmak benim için kutsaldır.”
Allah’ım bu bir rüya olmalı. Merakla bekliyordum. Okyanusta en son Andela teyzede kahve içmiştim. Önümde beliriveren fincan ise bambaşkaydı. Bu seferki sadece deniz kabuklarından oluşmuştu. Beyaz seramik bir fincanın alt kısmına doğru iri iri işlenmiş deniz kabukları altında ise mavi deniz teması yansıyordu. Ayrıca kahvemin bir de fincan altlığı vardı. O da seramikten yapılmıştı. Yanında da tıpkı fincanda ki gibi çeşitli deniz kabukları yerleştirilmişti. Kabukların aralarından altın kabartması gözümü alıyordu.
“Kahveni soğutma istersen ?”tasarımı incelemekten gözlerimi alamıyordum. Büyük bir mutluluk ve şaşkınlıkla:
“Hahh tabi tabi bir an güzelliğine daldım fincanın da. Çok teşekkürler.”
Merjem bana gülümseyerek tekrar yavaşça gözlerini kapadı. Denizyıldızı tekrar insanlık özelliğinden sıyrılarak kendi özüne döndü.
Beden hapsimizden çıkıp ruhumuzun özüne yetişebilsek hayatta gürültüler sona erecekti.
Büyük bir keyifle denizin manzarasını ve kahvenin muazzam tadını içime çekerek anın tadını çıkardım.
***
Salem sonunda dönebilmişti. Dışarıdan onu gördüğümde yüzü öne eğik, gözlerinden ise yer yer damlalar akıyordu. Bir şey olmuştu. Haris ile ilgili bir şey. Derin bir nefes aldım ve sakince içeriye gelmesini bekledim.
İster kaçmaya çalışalım ister çalışmayalım, bir süre sonra ölüm gerçeği ile yüzleşiyorduk işte.
Ne diyecektim ona? Nasıl davranmalıydım? Ailesinden kilometrelerce uzaklıktaydı. Şimdi ikimiz de eşitlenmiştik.
Belki de gelmemi gerektiren o his buydu. Burada olmam gerekiyordu.
Kapı yoktu içeride. Zaten olsa çoktan zorlayıp dışarıya keşfe dalmıştım. Ayaklarımın ucunda tüm tahminlerimi çürüten bir merdiven beliriverdi. Hızla indim aşağıya. Kapı aşağıdaydı. Kapıyı açar açmaz suyun bedenimle buluşması bir oldu. Suyun üzerimde bıraktığı hissi düşünemeden Salem’i aradı gözlerim.
Salem’in ağlamaktan kıpkırmızı olmuş gözleri bana bakıyordu ama sessizdi.
O an okyanus; zaman kavramını yitirmiş, yüzeye vurmuş nefessiz çırpınıyordu sanki.
Büyük bir hızla Salem’in yanına doğru yüzdüm. Elini tuttum önce. Buz gibiydi. Sanki asırlardır bu eller hiçbir el değmemiş soğuk bir heykel gibiydi. Olanları tahmin edebiliyordum. Haris artık hayatta değildi.
Bana sımsıkı sarıldı. Bedeni o kadar yumuşaktı ki onu incitmekten korktum. Bir müddet öylece kaldık. O, yüzgeçleriyle bütün olan ellerini üzerimden çekmeden ben sarılmamı tamamlamak istemedim.
Şimdi ona ne söyleyecektim? Kalbim yüksek hızlı tren gibi onun kalbinin yanında geçiyordu. Ama değmiyordu. Onun kalbini de bu trene atıp aynı hızda bu okyanusa veda etmeyi düşündüm. Ama bu akıl dışıydı.
“Emela.” Sonunda ağızından bir kelime çıkmıştı bu her ne kadar sadece ismim olsa da.
“Emela, o gitti. Bize bir veda bile etmeden gitti.” gözyaşlarını göremiyordum. Suyla birlikte karışıp gidiyordu. Çevreme baktım, balıklar bile yuvalarına saklanmıştı sanki beni Salemle tek başıma bırakıp kaçmışlardı.
“Hadi gel içeriye geçelim, bir oturur soluklanırsın? Konuşmaya öyle devam edelim olur mu? Yanındayım Salem. Her şey yoluna girecek.”
Onu bir çocuk gibi elinden tutarak içeriye soktum. Bu evler onlara özel tasarlanmış olacak ki içeride nefes alabiliyorlardı. Bunu Andela teyzenin evinde fark etmiştim. Yüzgeçleriyle, geniş bir şekilde yaratılmış sandalyeye oturabilmişlerdi bile ben her ne kadar içinde kaybolsam da.
Salem karşımızda duran kanepeye boylu boyunca uzandı. Ben de onun yanına yere oturdum. Zemin yemyeşil, yumuşacık yosunlardan oluşmuştu. O yüzden oturduğumda hiç tereddüt bile etmedim. Salem’in yüzündekileri okumaya çalışıyordum. Bu kitap kapağı fazla sertti. Açılıp okunamayacak kadar sert.
Yüzünü –henüz açılmamış o kitap kapağını- inceledim. Gözleri tıpkı yüzü gibi kıpkırmızıydı.
“Bir şey içmek ister misin ?”artık konuşmam gerekiyordu.
“Hayır.”
“Aç mısın peki?”
“Hayır, Emela. Benim ne yiyecek ne de içecek vaziyetim kalmadı. İçim yanıyor ama bunu okyanusun tüm suyu bile telafi edemez. Gitti anlıyor musun? DİĞER YARIM GİTTİ!”
Gözünde ki yaşları şimdi daha net görebiliyordum. Elimi gözlerinin altına götürüp yaşları temizlemeye çalıştım. Sonra birden kafama dank etmiş olacak ki İrmela’ya seslenmek geldi zihnimin bir köşesine. Acaba çok mu erken diye düşünürken Salem devam etti konuşmaya.
“Ona, barış mirasını birlikte devam ettireceğimize söz vermiştik babam bize veda etmeden çok önce. Onun yüzü günbegün babamın hafızamdaki yerini diri tutuyordu. Şimdi hafızam silinmiş gibi hissediyorum Emela.”
Ne diyeceğimi bilemedim. Babamı kaybettiğimizi öğrendiğim o gün geldi aklıma. Şuan onu o kadar iyi anlıyordum ki. Yüreği ortadan ikiye ayrılmış olmalıydı. Ama ikimizde sustuk.
Sessizlik en iyi iletişim değil miydi? Kalplerimiz bizim yerimize sohbet etmiyor muydu?
***
Yüzünde ki renk yavaş yavaş açılmaya başlayıp eski halini almaya başlamıştı. Çekik gözleriyle içinde ki iri göz bebeklerine her baktığımda Şansı seyrediyordum sanki. Çünkü tıpatıp aynı renkti ikisinin de gözleri. Cam gibi parlak, içi bir dolu yağ yeşili. Kumral saçlarının arasında parlak sarılar geçiş yapıyordu. Kuyruğu da tüylerden oluşsaydı Şans diye boynuna atlardım sanırım.
Yavaş yavaş gözlerini kapamaya başladı. Onun fazlasıyla dinlenmesi benimse içinden çıkamadığım bu okyanusta kedim Şans’ı aramaya devam etmem gerekiyordu. Hemen fazla uzaklaşmamak şartıyla kapıya yöneldim. Kafamı çevirdiğimde Salem çoktan dalmıştı.