Armin’i görene dek kendimi yüzeye fırlatılmış; nefessiz kalmış çırpınan bir balık gibi hissediyordum. Ha bire çırpınıyor, o suya erişebileceğim umudu sönmüyordu. Neyimeydi benim çırpınışlarım? Ölmeyecek miydim filmin sonunda. Zaten düşmüşsün karaya bir kez, mundar olmuşsun kuşa kargaya. Bundan ötesi var mıydı? Bazen her şeyin ötesi oluveriyormuş çok sonradan –kalbimle baktığımda – anladım.
Neredeydim ben? Neden burası daha sıcaktı öz ailemden. Geçmiş silinip gitmiş gibi hissediyordum hafızamdan. Gerçekten ölmüş müydüm? Armin ile bunları bir an önce paylaşmam lazımdı. Ama önemli anlarda gözü sanki hiç kimseyi görmüyordu hedefine odaklanmış, pür dikkat amacının peşinden koşuyordu. Uğruna verdiği savaş amacı her şeye bedeldi. O ilk gördüğüm şımarık, balık adam gitmiş yerine on kat büyümüş birisi gelmişti. Onu daha yakından delicesine tanımak istiyordum ama şimdi sırası değildi. Hep sırası olmayan anlar delicesine isteklerimizin bitmediği anlar olmuyor muydu? İşte şimdi tam da onlardan birisi içindeydim. Zihnim susmak bilmiyor bir türlü elini yakamdan çekmeyi düşünmüyordu.
Tekrar tekrar uyanıp ölmek dedikleri bu olsa gerek. Yine görmüştüm beni –cansız, kımıldamadan yatan beni- . Belki de ruhumun son çırpınışlarıydı burası. Ölmüş olsam elbet mezarımın başında olurdum öyle değil mi? Fişimin çekilmediğine şükretmeli miydim bilmiyorum. Hala umut vardı yaşamam için. Öyle sanıyordum. Sanmak. Yarım kalan bir şeylerin devam edeceği sanısı ruhumuza işlemiş. Sanmalar ne kadar da sancılıymış meğer. Fakat gözümüzün önünde ki mutlulukları kaçırıyor da sanılarımıza mı atlayıp gidiyoruz bu diyardan? Sanılar, sanmalar, sanmıştım ile dolu cümleler çok sancılı. Mutluluğa atlayıp gitsek ya bu diyardan sanıları ezip geçerek…
Zihnimle cebelleştiğim uzun bir aradan sonra harikulade parlayan bir balığın bana İrmela’yı anımsatmasıyla kendime geldim.
Ah İrmela! Yüksek sesle bağırmıştım. Herkes birden bakışlarını bana doğru çevirdi. Etrafımız birden bire ışıl ışıl olmaya başladı. Bir kelebeğin kozasını yarması gibi beliriverdi İrmela. Tarif edemiyorum o mükemmelliği. Onu yıllardır görmüyormuşçasına ağır ağır inceledim; Kızıla çalan o dalga dalga saçları, tam alnına yerleşmiş kıvrımlı gümüşten bir kolye mi desem; çok eski çağlardan kalma bir tacın alnına yerleşmiş hali sanki. Bu taca ara ara işlenmiş yeşil bir taşın çevresine beyaz yapraklar kondurulmuştu. Salem’in kolunda gördüğüm çiçeklerin nereden tanıdık geldiklerini şimdi anlamıştım. Hafıza çiçekleriydi onlarda. Teni bembeyazdı. Yüzgeci ise saçlarının ve alnında ki renklerin ahengi ile bütünleşmişti. Yeşil pullar üzerinde kızıla çalan minik minik noktalar serpiştirilmişti.
“Ah İrmela! Sana daha önce seslenmeliydim. Nasıl unuturum ah nasıl!” diyerek boynuna atladım.
Teni bir balığınki kadar narin, saçları ise nasıl desem; deniz suyunu binlerce güle, papatyaya ve menekşeye batırıldığını hayal edin, araya bir de mis gibi bebek pudrasını da ekleyin. Kurdunuz mu o hayali? Hah işte o hayalin de ötesinde. Tarifi mümkün değil. Gözleri “dostum geldim, yanındayım her zaman” diye söyleniyordu. Odadayken; Bedenim sağlam bulunmuş ama yüreğimi denizde bır0akmışlar diye kendimle söyleniyordum. Yüreğim hakikaten burada kalmıştı, tüm ruhumla bunu hissedebiliyordum, ben buraya aittim.
Her göz kendi kalbinden bakar sevdiklerine işte o gördüğüm yüz aslında kalbimin çizdiğiydi. Gözler göremez gerçeği diyor ya şair ancak kalbinle bakarsan görebilirsin gerçekleri. O misal bu gördüğüm gerçeklik.
“Seni çok özledim İrmela. Neler yaşadım bir bilsen. Okyanusa dönemeyeceğimi sandım. Ta ki monitörde ki çizginin dümdüz olduğunu görene dek. Gözüm onun rengiyle kararırken bir anda buz kütlelerinin içinde açtım gözümü. Sonrası da zaten malum, Armin imdadıma yetişti” dedim çocukça bir tebessümle. En sonunda burada fazlalık olduğumu ve de Mia’ya asla rastlayamayacağımı düşünerek o karanlıkta umut aramaya başladım ama yüzey üstünden tekrar kendimle yüz yüze geldim. Odada; karaya atılmış balıklar gibi son çırpınışlarımı verdim sanki İrmela.”dedim dudaklarım titriyordu ve gözümden son bulmasını istediğim gözyaşım akarken.
“Bana neden seslenmedin Emela? Neyse ki buldum sizi şükür. Anlat bana her şeyi dinliyorum.” dedi elimi tutarak. Balık bir kıza derdimi anlatacağımı kim düşünebilirdi ki.
“Okyanusun derinliklerinde bir umut Mia’yı ararken onun belki de yukarıda; yüzeyde olabileceğini düşündüm ve tüm cesaretimle yukarıya doğru yüzdüm. Nefes alamamaya başladım ve gözlerim karardı. Sonrasındaysa gözümü hastane odasında kendi bedenimi izlerken buldum. Bu nasıl olur İrmela ? Ben öldüm mü? Ya tekrar o odaya dönersem? Ben dönmek istemiyorum İrmela! Lütfen beni bırakma.” diyerek tekrar sarıldım ona sımsıkı. “Korkuyorum İrmela! Çok korkuyorum ama sen varken o kadar huzurluyum ki” -yani sizler demek istemiştim- bir yandan gözyaşlarımı siliyor diğer yandan sirenaların arasında kendimden geçiyordum.
Gözlerini bana dikmiş öylece bakakalmışlardı. Armin biraz daha bana yaklaşarak:
“Ağla Emela. Ağlamak senin en doğal tabiatındır. Bırak gözyaşların sarsın okyanusu. Karışsın tüm damlaların mercan kayalarına. Ben senin yerinde olmak çok isterdim yani ağlayabilmek. Ama şu derinliklerde suyla bir bütünüm ama ağlayamıyorum o yüzden bu çok kıymetli; değerini bil ince ruh.” dedi ve elini kalbime koydu.
Allah’ım ne diyeceğimi bilemeden yüzüm yanmaya başladı. İrmela yanımda olduğu için zihnimde sürekli balıkları yüzdürüyordum.
“E hadi gidelim Moby Dick’i bulalım.” diyerek kafamı Armin’den hızla çevirdim. Kalbim, Mia’nın kalbinin de üstünde atış sergiliyordu.
Armin “Yol ver deniz !” diyerek karşılaştığımız balinayı kaptanların hiç uğramayacakları bir okyanusa uğurladı. Bizse derin sularda, minik balık dostlarımızla yüzmeye devam ettik. Gittikçe alışıyordum onlara, onların muazzamlığına… Yüzeye çıkma düşüncesi yavaş yavaş siliniyordu zihnimden, bazen başından beri hep buradaymışım gibi hissedip hiç yaşamamışım gibi yeniden doğuyordum.
“Topraklar sahte bir barışın rüyasını görüyor…”
