Ayşen
Eğer, bütün acılarınızı unutturabilecek bir ilaç olsaydı, o ilacı alır mıydınız?
Her şey bu soruyla başladı. Başarılı avukat Christophe Duman Tekinalp ile aramızdaki sıradan abi kardeş ilişkisi, bu sorudan sonra çok farklı bir hal almıștı.
Vitra isimli şirketin varlığından haberdar olmakla kalmadım, bir anda kendimi hiç beklenmedik bir isyanın fitilini ateșlerken buldum.
Canım Fransız tilkimin muhteşem hackleme yeteneği sağ olsun, bir gecede tüm şifreler bana takmış olduğu lakap olan "Cadaloz" olarak değiştirildi. Böylece, Vitra'nın bir sonraki hedefi haline geldim.
Diğer Tekinalp kardeşleri bulmamız ise evlere şenlik. Çünkü hepsinin kıyısından köşesinden Vitra ile bir bağlantısı vardı. Tek çocuk büyümüş biri olarak benim bir anda bir sürü manevi abim ve ablam olmuştu.
Tekinalp ailesi, karışık ve aşiret diyebileceğim, saygın ve bilindik bir aileydi. Tabii, tabiri caizse hamsi balığı gibi darmadağın olmadan önce. Vitra'da Stewart ailesi kadar yüksek bir konuma sahiplerdi.
Kardeşlerin isimleri sırayla Okan, Talha, Kayra, Rana, Talya, Dalya, Duman, Doğu, Cage ve Esya idi. Son saydığım isim size komik gelebilir ama tilkimin çocukken R harfini söyleyememesi yüzünden kızcağızın ismi Esya olarak kaldı. Babaları ve anneleri ise ölü olarak biliniyordu.
Fransız tilkim Duman başarılı bir avukattı ama mesleğini pek sevdiği de söylenemezdi. Bu Vitra defterini de onunla birlikte açtım.
O günlerde, tilkimin aşk hayatı güzel gitse de, başında ciddi bir bela vardı. Neredeyse onun ve arkadaş çevresinin hayatını zindan etmiş biri. Özgün Benoit.
Aklınıza gelecek her türlü pisliğe dibine kadar batmıș, kendi çocuklarına bile acımayan bir psikopattı. Sadece bir kez lütuf buyurup, çocukları kurtarmakta yardım ettiği sıra tanışmıştık. İnanır mısınız, beyefendinin Vitra ile de bağlantısı ortaya çıkmıştı! Kendisi de çip taşıyordu.
Gerçi, bu iyiliği yaptığı hiç bir pisliğin üstünü örtmeye yetmez ya, neyse. O konuya daha sonra değineceğiz.
Fransız tilkim ile kilometrelerce mesafeye inat, Vitra şifrelerini değiştirdikten sonra, tahmin edersiniz ki işler çığırından çıktı. Artık Vitra'nın bütün hiyerarșisi beni biliyordu. Benim tarafımda olanlar da, bana diș bileyenler de.
Tarafını tam olarak bilemediğim biri ile tanıştım, tam olarak 3 Kasım 2018 tarihinde. 54 numaralı yönetici. Marc Dawson. Başta, sadece mors alfabesi üzerinden Fransız tilkimin çipi aracılığı ile iletişim kurabiliyoduk ve bütün muhabbet, bizim ne kadar aptal olduğumuz üzerine dönüyordu.
Biliyorum, diyeceğim şey bir çoğunuzu gıcık edecek ve hatta benden soğuyacaksınız ama 19 yaşında bir Yabancı Dil öğrencisi olarak, ilk mesajında "You is stupid." demesine bir hayli uyuz olmuş, bununla da çok dalga geçmiştim.
Mükemmel İngilizcem beyefendinin damarına mı dokundu, yoksa koskoca yöneticiye "Bastard" demem, otoritesine mi zarar verdi bilinmez, İngilizce konuşmama cevap olarak, "Türkçe de konuşabilirsin, artistliğe gerek yok, tatlım." demişti. Sanki bana aptal demesi yeterince sinirimi bozmamıș gibi.
Evet, ikimiz arasındaki bu tatlı kavga, onun bana aptal demesi ve benim ona "Bastard" demem ile başlamıştı. Ona sorsanız, ben hiç bir işine yaramazdım, çünkü deneylere girmemiş, çip tașımamıș, tamamen sıradan bir kızdım. Ateşle oynuyordum.
Ne söylediğimi önemsemeyen bu adamla didișmem devam ederken, garip hadiseler oluyordu. Küçük Amelia ve diğer çocukları etkileyecek, Vitra ile olan savaşta tüm gidişatı değiștirecek olaylardan biri gerçekleşmek üzereydi ve ilk defa, bir konuda fikrimi sormuş, bana güvenmişti.
Buna verebileceğim tek tepki, şaşırmaktı. Çünkü düne kadar hiç bir vasfım olmadığını yüzüme vururken, şimdi ne değişmişti? Üstelik tek mesele bu da değildi. Sanki inadıma yapar gibi rüyalarımda da beni rahat bırakmıyordu.
Karanlık bir sokağın diğer ucundaydı, loş ışıkta yüzünü net göremiyordum ama beni çağırdığı belliydi. Vitra sayesinde tanıdığım insanlar arasında bana "Aptal Prenses" lakabını bir tek o takardı çünkü, diğerlerinin gözünde Cadaloz olarak bilinirdim.
Israrla, hatta yalvararak onun elini tutmamı istiyordu. Ona doğru temkinli adımlar attım. En sonunda, onun elini tuttuğum an, yüzünü az da olsa görebilmiștim. Bu... Bu oydu...
Ona sarıldığımda, sanki bütün o zifiri karanlık dağılmış gibiydi.
Bu gördüğüm rüyalar sanki yeteri kadar kafamı karıștırmıyor gibi, tavırları da bu duruma tuz biber ekiyordu. Bana aşık mıydı, yoksa benimle dalga mı geçiyordu?
Aşk... Bu düşündüğüm şeye güldüm. Çünkü benim asla sahip olamadığım abim yerine koyduğum Fransız tilkim, benim turșumu kurmak niyetinde olduğunu her seferinde dile getiren birisiydi. Damat halayı bile söylememe uyuz olurdu, varın gerisini siz düşünün.
Hem... Ben aşka olan inancımı kaybedeli çok olmuştu. Benim gibi aklı 5 karış havada, hiperaktif ve deli dolu birini olduğu gibi sevecek birine denk gelmemiştim. Varsa yoksa kendi gelip geçici heveslerini gidermeye yer arayan bir ton sosyal sapık rastlamıştı bana.
Gerçi, geriye dönüp baktığımda, bazıları ile dalga geçeyim derken, saçmalamanın ekmekle dibini sıyırmıș, kimilerine de hiç farkında olmadan umut vermiştim. Bunlardan iki tanesi benim başıma ileride çok bela açacaktı ya, neyse.
Gelelim, Vitra ile olan çetrefilli savaşımıza. Fransız tilkim ile bunun için çok fazla çabalamıștık. Bu süreçte kendimi bir nebze de olsun olgunlaşmış hissetmiștim. Kafamın, hayal dahi edemeyeceğim şeylere çalışıyor olması, bana biraz da olsa özgüven vermişti.
Tabii, çocuklarla nasıl iletişim kuracağımı da öğrenmiştim. Özellikle de küçük kızılcığım Amelia ile. Tilkimin en büyük kızıydı. 6 yaşında olmasına rağmen, Vitra ile ilgili bazı şeyleri hayal meyal hatırlayabiliyordu. Tabii, onunla birlikte, ebeveynlerin neden bazı konularda çocuklara açıklama yaparken ecel terleri döktüğünü de tecrübe etmiştim. Zira, o yaştaki bir çocuğun bazı mahrem konulardaki merakını gidermeye çalışırken, ben de ecel terleri dökmüștüm.
Gelelim, șu meşhur Vitra'nın korkulan yöneticisi ile olan kavgamıza.
Belirttiğim gibi, ara ara beni șașırtsa da, tam 4 ay boyunca resmen Tom ve Jerry gibi birbirimize girmiș vaziyetteydik.
Şubat ayının 22'sini 23'üne bağlayan gece yarısı, her şeyin değiştiği gece oldu. Marc ile son tartıșmamızın ardından, şaşırtıcı bir şey daha yaptı. "Onu affetmemi istiyor musun?" diye sormuştu. Anlamadığım bir şey vardı. Tamam, ikisinin bu anlamsız kavgayı bitirmesini istiyordum da, Marc, neden benim isteklerimi umursuyordu? Bilmediğim bir şeyler vardı ve ne olduğunu gecenin kör vaktinde algılayamacak kadar yorgundum. Marc'ın bu sakin tavırları, karışık olan kafamı iyice çorbaya çevirmişti. Konuşmamızın sonlarına doğru, nihayet onu ikna etmeyi başarmıştım ki beni şaşırtacak bir hamle daha yaparak, bana akrostiş bir şiir yollamıştı.
Peki tahmin edin ben ne yaptım? Uyudum. Evet, doğru okudunuz. Uyudum! Ertesi sabah uyandığımda ise telefonda gördüklerim ile ayvayı yediğimi anlamıştım.
Tilki, Marc'ın onun hesabına girip, bana kabak gibi bir aşk itirafı yaptığını görmüştü. Çünkü o gece, Marc, tilkinin evindeydi. Gerçekten... O şiirin bir aşk itirafı olduğunu nasıl anlayamadım?!
Bu saftirikliğim ve tilkimin, öz abimmiș gibi beni cadalozdan turșuloza çevirme çabaları yüzünden işler çığırından çıkıyordu az kalsın. Büyük rezillikti yani. Amy beni ikna edip, sorumluluğu üzerine almasaydı, Marc konusunda bir karar veremezdim bile.
Duyduklarımın șokundaydım hâlâ. Ona verdiğim ilk cevap: "Ne zamandan beri bana aşıksın?" olmuştu. Çünkü inanmakta zorlanıyordum. Ona ettiğim onca şeyi, bir başkasına yapsaydım, şimdiye çoktan ölmüştüm. Aldığım cevap, yaşadığım şoku ikiye katladı.
"Ettiğin ilk küfürden beri." Demişti cevap olarak. Ne yani, 4 ay boyunca bana olan duygularını benden gizlemiş miydi?