İçeriğe geç

Dosya Numarası 17231

Bölüm 3 · 6 dk okuma

Dosya Numarası 17231

Bölüm 3

Düzene Karşı

Devrim

Savaş başlıyor... Ortalık çok fena karışacak... Bu zamana kadar savunduğum ve kölesi olduğum karanlık düzene karşı isyandayım.

Öte yandan bana kafa tutmaya devam eden aptal prenses, babamdan alacağım intikamın önüne her seferinde set çekiyor, öyle ki beni öldürmeye bile kalkıyor. Nasıl mı? Bir yöneticinin sevdiği değer verdiği birinin olması yasaktır, çünkü aşk zayıflık olarak görülür, ama yöneticinin Vitra'da saygı duyulan biri olması esastır. Tezatlığa bakar mısınız?

Yöneticiyi öldürmek için bütün nefretinizi kusmak yeterlidir. Yönetici, iki kalbini de durdurur. Doğru okudunuz, iki kalbim var. Deneyler sağ olsun.

Cadaloz hanım, benim ölmemi istediğinde ben, babamın çipinde kontrolü ele geçirmekle uğraşıyordum. Onun sesini duyana kadar...

"Ölmeni istiyorum Marc! Senden nefret ediyorum!"

Normalde hiç düşünmeden hayatıma son vermem lazımdı... Canımın yanmaması lazımdı... Peki neden canım yanıyordu, neden son vermemiştim hayatıma? Aslında cevap basitti; bir başkasının benden nefret etmesini umursamazdım, alışığım nasıl olsa der geçerdim. Ancak, o aptal prensesin bana duyduğu nefreti kolayca yok sayamıyordum. Umudum dediğim kişinin söyledikleri, canımı kolayca acıtabiliyordu. Yine de, ona olan duygularımı dile getirmeden ölmek istemiyordum.

O öfkeli bakışların hayali gözlerimin önüne geldi... Çipten çıktım...

Tek kelime etmeden odama gittim. O öfkeli bakışları bir kez daha gözümün önüne geldi, söylediklerini düşündüm. Vitra'da hiç kimse bana kafa tutamazdı, cesaret edemezdi. Oysa, cadaloz hanım bana tonla hakaret ederken, zerre korkmamıştı.

Başta bu durum her ne kadar umurumda değilmiş gibi görünse de, itiraf etmeliyim, bana ettiği ilk hakaret ve berbat derecedeki İngilizcem ile dalga geçmesi, yönetici olmamın getirdiği egomu sarsmıștı. İstesem, onu o ilk gece bayıltabilirdim, işini o gece bitirebilirdim. Bütün planım hazırdı, ancak tam da o anda anlamıştım o mavi gözlü aptal prensese kıyamayacağımı...

Umudumu kendi ellerimle öldürmek istemediğimi anlamış ve kurbağa gibi uyuyan prensesin üstünü örtüp, oradan uzaklaşmıştım.

Vitra'da işler iyice sarpa sarmıştı, beni bu bataklıktan kurtarabilecek belki de tek insana zarar verebilirlerdi. Onu öldürebilirlerdi, ya da daha kötüsü... İç savaşla uğraşırken, uyguladıkları işkenceler yüzünden, rejenerasyon haklarımın dibini sıyırmıştım.

Ellerim, çok fazla insanın kanına bulanmıştı. Öyle ki, Alice'den olma çocuklarım, Angel ve Alec'in deneylerden uzak durması için, Mark Stewart ve Diane Stewart'ın kızlarını feda etmiştim. Mark ile bu konuda çok fazla çekișmemiz olmuştu. Aslında ikimiz de çocuklarımızı kurtarmaya çalışıyorduk.

Yoğun ve karmaşık bir günün sonunda kendimi nihayet odama attım.

Gözlerimi kapatıp, biraz dinlenmek istemiştim ki, kendimi hiç beklemediğim bir simülasyonda buldum; Cadaloz hanım, karanlık bir sokakta yanan bir tek sokak lambasının altında duruyordu, ben ise yana yakıla ona sığındım, onun sevgisine ihtiyacım vardı.

Onun sarılması, beklemediğim bir şeydi, tabii. Uzun zamandır, sarılmanın nasıl bir şey olduğunu unutmuşum. Simülasyondan istemeyerek de olsa çıktım, bir yöneticinin görevleri asla bitmiyordu.

Vitra çiplerinin normalde simülasyon özelliği yoktur, bu özelliği sonradan ekledim. Başlarda o lanet dört duvardan kaçmak için kullandığım bir özellikti. Sonrasında, bunun da suyunu çıkardılar, orası ayrı.

Vitra'da iç savaş devam ediyordu, mademoiselle sağ olsun, ortaya bıraktığı her bir bomba, parça tesirli patlıyordu. Onların emirlerine karşı çıkmanın, isyana destek olmanın bedelini ağır ödemiştim.

-Seni küçük aptal! Demek, onun tarafına geçtin!

Gözlerimi devirdim, sinirimi bozuyordu bu durum. Sırf, geç de olsa doğru bildiğimi yaptığım için aptal olmadığım kalmıştı bir.

Önce kemik iliği aldılar paslı bir matkapla, enjeksiyonlar için gerekli bir şeydi bu. Özellikle kara kan serumu yapımında önemli bir etken. Bu da yetmedi, iki bacağıma da derin kesikler attı, çekiç darbelerinin her birini hissettim, son olarak kurşun sıktı... İyileşmiş sayılmaz hâlâ, izleri duruyor.

Güya akıllanacağımı sanıyorlar, ama ben çoktan kararımı verdim. Artık bir canavar olmak istemiyorum. Şimdi ikizim Hera ile uzay gemisindeyim, daha çok bir sürgün. Ağız alışkanlığı olsa gerek, uzay gemisinin adı da Tardis.

Önceden bahsettiğim zaman makinesi olan Tardis'e, ara sıra kendimi atıp, bu boğucu ortamdan kaçıyorum. Huzur bulabileceğim bir yere, ya da onun olduğu başka bir evrene.

Yine yorucu bir gece, cadaloz hanımla ikinci kavgamın ardından, odamda uyurken, kendimi başka bir beklenmedik simülasyonda buluyorum.

**** **** **** **** **** **** ****

Kendimi, aşırı lüks bir otel odasında buldum. Ayna karşısında, takımımı ve kravatımı düzeltmek ile meşgulüm. Anlaşılan o ki, bir paralel evren simülasyonundayım. Neden bu kadar heyecanlı olduğumu, kalbimin bu kadar hızlı atmasının sebebini bilmiyorum. Odadan çıkıp, başka bir odanın önünde durdum.

Kapı açıldığında, gördüğüm manzara nefesimi kesti. Aptal prenses, karşımda gelinliği ile duruyordu. Çok güzeldi. Heyecandan bayılacak gibiydik ikimiz de.

***** ****** ***** ****** ****

Duyduğum tanıdık bir bebek ağlaması sesiyle uyandım, ve olan biteni fark ettim.

Deneylere sokmak için, bebekleri kaçırmışlardı. Üstelik, hepsi bizim bebekliklerimizdi. İşin içine, kardeşlerim ve kuzenim de girmişti.

Cadaloz hanımın verdiği tepkiyi az çok tahmin edebiliyorum. Uykusuz kalıp, iyi bir haber gelene kadar bekliyor ve kilometrelerce uzakta çabalıyor olmalı.

Öfkeli bakışları bir kez daha gözümün önüne geldi. Bununla ilgili bir kavgamız daha oldu cadaloz hanımla, onu kızdırmak, benim onunla konuşabilmek için tek bahanemdi. Uzun uğraşlar sonucu Cadaloz hanım yine açık ara öndeydi.

Yine de babamı bu kadar koruyup kollaması ve benden bu kadar nefret etmesi beni çıldırtıyordu. Karşısına bir şekilde çıkıp, her şeyi anlatmak istiyordum ama ortalık bu kadar karışıkken ve o tehlikenin tam ortasında dururken olmazdı.

Önceliğim onu korumaktı. Aynı gece, yine sırdaşım olan o mavi deftere bir tarih daha yazdım. İkinci kavganın tarihi... Bir süre sonra cadaloz ile iletişimim ileriledikçe, onun bazı şeyleri öğrenmesine izin verdim. Bu lanet yerden kurtulmalıydım. Kendime yeni bir düzen kurmalıydım, deneylere girip masumların bir ihtimal uğruna ölmesine daha fazla göz yumamazdım.

Tabii Vitra gibi bir yerde çalışıyorsanız ve bir çip taşıyorsanız, yaptığınız ya da söylediğiniz hiç bir şeyi saklayamazsınız. Alice'in beni olaylardan uzak tutma çabasına rağmen, yetkililerin kavgasında günah keçisi olmuştum.

Güvenliği benim sağlamam lazımdı; onun yerine, çok fazla şey öğrenmiş olan cadalozun daha fazla bilgi öğrenmesini sağlamış, onun Vitra'nın planlarına taş üstüne taş koymasına yardım etmiştim. Zaten, işkence görmemin bir sebebi de buydu. Sonra uzaklaştım bu gezegenden, uzay gemimizde kardeşimle yaşamaya başladık.

Bir çok defa ışıklar şehrine gidip geliyordum. Tanıdık geliyor değil mi? Dediğim gibi bütün bu projeler size kurgu olarak geliyor ama bu gerçek. Bütün bunlar bir sır gibi sizden saklanıyor, çünkü ortaya çıkması onların isteyeceği en son şey. İsyan çıkabilir, zaten bir isyanla uğraşırken ikinci bir isyanı kaldırabileceklerini sanmıyorum. Onları daha da öfkelendirir.

Uzayda ve ışıklar şehrinde geçirdiğim süre zarfında paralel evrenlere gitme şansım oldu. Cierra'nın benim üzerimde denediği başka bir başyapıt olan vampirliğin getirdiği üzere kana susamış bir canavar olnuştum.

Ben Marc Dawson, Vitra'nın CS53 çipine sahip 54 numaralı yöneticisi, yarım kalmış bir çocuk bedeni, dönüşmeye başladığım adamdan çok korkuyorum. Çok korkunç şeyler yaptım, aklınızın alamayacağı şeyler... İnfazlar, işkenceler ve daha niceleri... Her seferinde hepsinin bana lanetler yağdırdığını duydum.

Umuda ihtiyacım olduğunu, o son bebeğin çığlık çığlığa radyasyon odasında öldüğünü görene kadar anlamamıștım bile. Ayşen'in varlığı, benim aradığım umut olacaktı.

Beni fark edip, nefretini bir kenara bırakacağı ve ikimizin de bu cehennemden kurtulacağı günü iple çekiyorum. Beni dibine kadar battığım bu karanlıktan o kurtaracak, buna eminim.

Günlüğüme, onunla yaşadığım her şeyi, her kavgamızı not ettiğim yetmez gibi, onun bir resmini de çizmiștim. Belki bir gün bütün bunlar tamamen bittiğinde ona aşkımı itiraf edebilirim.

Bu umuda sığınıp, günün birinde ona yollamak üzere bir şiir bile yazmıştım. Ancak, umudumun yanı sıra, içimi kemiren kötü düşünceler de vardı. Benim hakkımdaki gerçekleri bilmiyordu. Gerçek kimliğimi, elime bulaşan masum kanını, çocuklarımı, hiç bir şey bilmiyordu. Bunları ona anlattığımda nasıl bir tepki ile karşılaşacaktım? Hâlâ bir umudum olacak mıydı? Yoksa yine o karanlığa mı mahkum edilecektim? Çocukları kabul eder miydi mesela? Bilmiyorum. Hiç bir fikrim yok. Günün sonunda günlüğüme bir söz yazdım, içimdeki umuda tutunarak.

"O diğerleri gibi değil, o benim tünelin sonundaki umut ışığım.."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.