İçeriğe geç

Dört taht bir yıkım

Bölüm 1 · 3 dk okuma

Dört taht bir yıkım

Bölüm 1

1.Bölüm Barış yemeği

Tüm tanrıçalar toplanmıştı. Geleneksel Barış Yemeği zamanıydı. Her yıl olduğu gibi bu yıl da, çatışmaların, ihanetlerin ve birbirimize attığımız sivri sözlerin ardından bir masanın etrafında buluştuk. Dört tanrıça. Dört element. Dört ayrı dünya görüşü… Ve bir kez daha, barış adı altında kırık dökük bir sükûneti oynamaya çalışıyorduk. Velmira, göz devire devire, “Sıkıldım,” dedi. Ben de gözlerimi ona diktim. “Ah, yeter artık! İki de bir bu sözü duymaktan bıktım! Evet, aşk tanrıçası olabilirim ama bu demek değil ki sürekli ‘sıkıldım’ çeken biriyle uğraşmak zorundayım!” Her yıl bu yemeği bir krallık düzenlerdi; bu yıl sıra bendeydi. Aşk tanrıçası olarak sofrayı ben kurmuştum… Hem de tüm kırık kalplere rağmen. Birkaç saatin ardından herkes kendi aracıyla krallığına dönmüştü. Yemek boyunca her şey tıkırında ilerlemiş gibiydi… ama bugün fark ettiğim bir şey vardı. Valmira, bir lanet istiyordu. Her krallığın kendine özgü bir laneti vardı. Biz tanrıçalar bu lanetleri kontrol eder, sınırlandırırdık. Ama Valmira’nın gözleri bu kez başka bir şeye kilitlenmişti: güce. Ateşi, toprağı, hatta karanlığı istiyordu. Ve biz… bunu ona veremezdik. Çünkü o, bir değil: tek tanrı olmak istiyordu. Asıl korkumsa, bunu başarabilecek olmasıydı. Çünkü tarihte bir kez daha olmuştu bu. Eski atalarımızdan biri—Valmira’nın soyu—bu yolu yürümüş, Ve geri kalan tüm tanrıçaları ezip geçmişti. Düzen parçalanmış, evrenler yanmış, Ve sonunda her şey sıfırdan inşa edilmişti. Şimdi tekrar aynı karanlığın eşiğindeydik. Neredeyse koşar adımlarla odama gittim. Kapıyı sihrimle kilitleyip masama oturdum. Zagi hemen yanımdaydı. Her zamanki gibi… “Efendim… sıkkın görünüyorsunuz yine. Ne oldu?” dedi yumuşak bir sesle. Başımı bile kaldırmadan mırıldandım: “Hiç… Anlatmayayım.” Ama ben söylemeden de zihnimi çoktan okumuştu. “Zagi!” diye çıkıştım, “Bunu yapmayacağına söz vermiştin!” Sözüm biterken gözlerimi kaçırdım. Suçluluk içimi gıdıklıyordu. Başımı hafifçe eğdim. Her tanrıçanın bir koruyucusu olurdu. Kimi onları savaşta korur, kimi akıl danışır, kimi sadece sessizce yanlarında olurdu. Zagi benimkiydi. Koruyucum. Yardımcım. Ve bazen… sadece dostum. Kendi elementiyle bağlıydı bana. Benim elementim: su. Aynı zamanda aşk… saflık… ve temizliğe dair ne varsa. Zagi ise bu elementin gölgesiydi; hem gücümün yansıması, hem dengeleyeni. Bu yardımcılar… Bir nevi akıl danışmanıydı. Savaşlarda, krizlerde, karanlık anlarda hep onlara sorardık. Ama bazen… sadece bir dost gibi yanımızda dururlardı. Ve nadiren de olsa, kötüye kullanılabilirlerdi. Bir başka krallığa gönderilebilir… Gözetlemeleri, bilgi toplamaları, hatta tehdit unsuru olmaları sağlanabilirdi. Ama kimse bunu yapmazdı. Yapamazdı. Çünkü bir denge vardı. Ve bu denge, hepimizin üzerine inşa edildiği eski bir mahkemeyle korunuyordu. Dört krallığın ortasında, elementlerin kesiştiği sihirli bir merkez vardı. Orası sadece toprak değil… güçtü. Çatıdan bile fazlasıydı: çünkü dört elementi aynı anda taşıyan tek yerdi. Ve bu yüzden, çok çok eski zamanlarda, atalarımız bir sistem icat etmişti: Mahkeme. Bir suç işlendiğinde, bir düzen bozulduğunda ya da güç adaletsiz dağıldığında… Yardımcılar, tanıklar, suçlular ve tanrıçalar… Herkes oraya çağrılırdı. Ve yargı gerçekleşirdi. “Zagi, krallıkta durum nedir? İki gündür aşağı inemedim… Bir tarasana.” Cümlem bitmeden çoktan harekete geçmişti bile. Tam on dakika içinde krallığın tüm verilerini tarayıp önüme dijital bir dosya halinde sunmuştu. İşte en sevdiğim şey de buydu. Zagi’nin netliği. Verdiği hiçbir bilgi eksik ya da süslenmiş olmazdı. Dosyaya sadece kısa bir göz attım. Ama bu, bana yetiyordu. Çünkü akıllı lenslerim sayesinde… Gözümden beynime, beynimden bilince, bilinçten içgüdüye tüm veriler kazınmıştı. Bir süre çalışma odamda oyalandım. Lanet nasıl durdurulurdu? Valmira’yı nasıl tatmin edebilirdim? Aslında… çok yakın arkadaşlardık. Olmak zorundaydık. Arada anlaşmazlıklar çıkardı, evet, ama derin bir bağ vardı aramızda. Ama benim dışımdaki hiçbir tanrıçada… Soyunda, masümiyet, saflık yoktu. Kötü düşünceleri vardı. Ve ben… Buradaki denge koruyucusuydum. Saflık, masumiyet benim üstümdendi. Güç Valmira’daydı. Diğerleri ise, evrenin diğer parçalarıydı. Ben… dengedim. En son, halktan gelen maillerin dönüşlerini inceledim. Günü kapattım. Pembe, pofuduk, rahat yatağıma geçip dinlenmeye çekildim. Benim, diğer yanrıçalar gibi güce gözüm yoktu. Sarayımdaçalışan insanlar vardı elbette, Ama saçımı taramak için ayrı bir banyoya gitmek, Başka şeyler için ayrı odalar kullanmak gibi lükslerim yoktu. Diğer tanrıçalardan farklıydım; Her şeyimi Zagi yapıyordu zaten. Kısa sürede düşüncelerim ağırlaştı, uykuya daldım. Gerçi bizim evrenimizde uyku bile farklıydı. Her tanrıça, kendi geleceğiyle ilgili rüyalar görürdü. Bu yüzden, rüyalar bizim için haramdı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.