Bölüm Müziği: Only Piano - Loneliness
Rüzgârın hissi süründü saçlarına. Yüzüne kadar savruldu. Gözlerini kısarak bakışlarını Ömür'e çevirmişti. O da kendisi gibi caddeden geçen insanları izliyordu. Su gülümsedi yanındaki varlığına. Onu bir anlığına bile olsa hissetmesi yetiyordu, içinin huzurla dolmasında. Çok geçmeden gülümserken buluyordu kendisini. Ömür'ün dalgalı saçları uzamıştı. Artık kulaklarını da kapatıyordu ama Su parmaklarının ucuyla kulağının üzerinden çekti ve dudaklarını onun kulağına yaklaştırdı. Sıcak nefesi onun cildine gömülürken, Ömür bir tepki vermeden sabırla söyleyeceklerini beklemişti.
"Ne düşünüyorsun?" diye fısıldadı, Su.
"Çok şey."
"Neden buradasın?"
"Çünkü burada olmam gerekiyor."
Su kafasını eğip ona baktığında, Ömür'ün de bakışları usulca onu bulmuştu. Birkaç saniye hiçbir şey demeden öylece birbirlerini izlediler. Tanrı'nın birçok kuralı vardı ve aynı zamanda da hilesi... Sınırları aştığında karşılaşacağın onca şeyden bahsetmişti kutsal kitaplarda. Ömür ise Su'nun sınırıydı. Onu geçtiğini biliyordu. Hissediyordu. Korkuyordu... Belki de bu yüzden konuşamadı o dudaklar. Zamanın kırılma noktasında öylece kalakalmışlardı. Çatlaklar derinleşti. Buz kesen cildinde şakağına kadar ilerleyen o soğuğu ve irkilmeyi sadece içinde yaşayabilmişti. Anlatabilirdi. Milyonlarca kelimenin içinden ruhunu söküp ona armağan edebilir ve suskunluğuyla bütünleşebilirdi. Ama yapmadı. Yapamadı. Kuralları çiğnemişti, Su. Cezası ağırdı. Mahkûmu olduğu toprakların içinde ansızın idam edilecekti. Bedeni ölebilirdi ama ruhu sonsuz defa bu acıyı kendisine tekrarlayacaktı.
"Benden korkuyor musun?"
"Hayır," dedi boğuk bir sesle. Ardından kafasını sağa sola salladı, gözyaşları yüzünden onu kırık bir görüntüde görse de... "Hayır, Ömür."
"Biz farklıyız."
"Farklıyız," diye gülümsedi, Su, kısık bir sesle onu onaylarken.
"İnsanlar bizi anlayamayacaklar."
"Biliyorum."
"Canımızı yakacaklar."
"Farkındayım."
"O zaman da benden vazgeçecek misin Su?"
"Hayır," dedi gözyaşları cildinde sürünürken, kaşlarını çatarak. "Bir hata yaptım, biliyorum. Ama hata yapmak insanlığın doğasında var, Ömür. Bunun önüne geçemeyiz, sadece yol yakınken dönebiliriz. Ve ben sana döndüm. Seni buldum. Seni o karanlığın içinden çekip çıkardım. Yakışmıyor sana siyah. Tüm gündüzler sana feda olsun, Ömür. Hepsi sana armağanım olsun. Yeter ki korkma. Kaçma bizden. Tutarım ben seni ellerinden. Sığınırız yine birbirimize. Kimse anlamaz, kimse görmez böylesine kaybolduğumuzu. Sadece seni hissederim. Sadece seninle var olurum ben."
Ömür gülümsedi. "Gün ışığını sırtlan da gel, sevgilim. Buna ihtiyacım var."
Su da kırık bir gülümsemenin ardından ona baktı. Ellerini sımsıkı tutarken, Ömür'ün buz kesmiş olan ellerine ürpermişti. Korkuyordu, Ömür. Hâlâ korkuyordu, onu bırakmasından... "Senin için tüm gezegenleri taşırım, Ömür."
Ömür'ün gülümsemesi genişlerken başını eğip onun alnıyla buluşturmuştu. Gözlerini kapattı, Ömür. Sessizliğine gömüldü. Diri diri sürgün edildiği cehenneminden ölüp de geldi. Düştü Dünya'ya. Bilmem kaçıncı ruhun kırıntısında yeni bir hayata başladı. Kaybolmuştu. Hırpalanmıştı. Sevilmemişti... Hep bir canavar gözüyle bakıldı Ömür'e. Nefret ettiği karanlıkla bir olmaya zorlandı. Orada kaldı. Belki yıllarca. Kimseye anlatamadı yaşadığı onca kırgınlığı. Hep birileri tarafından terk edildi. Bir mezarın başında ağlarken buldu kendini. Bir kez daha nefret etti mezarlardan. Zamanın durmasını istedi. Tam şu anda durabilirdi zaman. Son hissettiği şey Su olabilirdi. Onun ruhunu aldığı gibi kendi arafına gömülür, sessiz çığlıklarını da duymazdan gelirdi. Kırıldı ibreler. İçe battı. Avuçlarındaki o narin ellere süzüldü kan damlası. Hem varlığıyla, hem de yokluğuyla kavruldu cehennemde. Bunu bizzat yaşadı. Yaşadı da dile getiremedi. Gücü yetmedi. Hep dönüp durdu ibreler. Birbirini kovaladı sayılar. Çok geçmeden zaman oldu. Çok geçmeden katilini kabullendi...
"Ömür..."
"Efendim?"
"Bana bir masal daha anlat."
Ömür gözlerini aralayıp ona baktığında Su da onun gözlerini izlemişti. Sabırla onun bir tepki vermesini beklemiş, Ömür kafa sallayınca da kocaman gülümsemişti. Ömür'ün bacaklarının üzerine koydu başını. Uzanmıştı. Ömür ise her zamanki gibi onun saçlarını okşamaya başlamıştı. Parmakları saçlarının arasında ağır bir şekilde ilerlerken Su'nun gözkapakları kendiliğinden kapanmıştı. Yüzündeki o ufak tebessümün sahibine sığınıyordu şimdi. Bir süre Ömür'den hiç ses çıkmadı. Ama sabırlıydı Su. Elbet onun sesini duyacaktı ve o masalı dinleyecekti...
"Othoriva Krallığı'nda güzel mi güzel bir kız çocuğu Dünya'ya gelmiş. Saçları kahverengi, gözleri çakır rengi, beyaz tenli, al yanaklı, kırmızı dudaklı bir prenses doğmuş."
Ömür'ün kendisini anlattığını fark etmesiyle kıkırdamıştı, Su. "Ee?"
"Bu kız çocuğu henüz 12 yaşlarındayken Kral Aurtion'un büyücüsü Shamatos bir gün kralın karşısına çıkmış ve ona bir elçinin geleceğini bildirmiş. 'O öyle bir kötülüğün elçisi ki, size avuçlarında ölümü sunacak,' demiş. Kral öfkelenmiş. Shamatos'a Şeytan'ın elçisi kim diye sormuş o hiddetle."
"Kowrov," diye ürkek bir sesle fısıldadı, Su.
"Kowrov," dedi Su'ya katılan bir tınıyla, Ömür. Birkaç saniyelik sessizliğinden sonra masala devam etti: "Shamatos, Kral Auriton'ya halkının tehlikede olduğunu ve derhal saklanmaları gerektiğini söylemiş. Kısacası o toprakları terk etmekten başka çareleri yokmuş gibi konuşmuş. Kral daha da öfkelenmiş. Çekmiş kılıcını. Doğrultmuş göğe. 'Hiçbir güç benim karşımda varlığını yüce tutamaz!'"
"Ben göğün menfa ettiği o Tanrı'nın yıldırımıyla doğdum," diye devam etti, Su.
Ömür sözü tamamladı: "Halkım bilsin ki, ben ve benim kanımdan olan herkes bu lanetle kutsandı. Birimiz ölse bile tabiat bizi baştan yaratır!"
"Kowrov bunları duymuş mu?" dedi kısık bir sesle, Su.
"Duymuş," diye yanıtladı, Ömür. "Büyücü Shamatos kralın karşısından çekilir ve o sonsuz gecenin ilk kör düğümünü atarlar. Sonsuzluğun o topraklara ayak basmasıyla felaketi de peşinden sürükler. Buz keser tüm topraklar. Duvarlara dâhi kendi ruhunu sürüyerek ilerler, Kowrov. Koca orduyu tek başına alt etmeyi başarır. Bir soğuk nefesine bakar ruhlarını söküp alması. Giyindiği o zırhlı kıyafetten daha çok dışarıdan bir ölüm meleğini andırır. Sağ kalanlar diz çökmeye başlar Kowrov'un karşısında. Kendisinden tir tir titreyerek korkan onca insanın yanından sıyrılıp gider. Tırmanır o kraliyetin basamaklarını. Kılıcının ucundan süzülen o kan damlalarıyla Kral Auriton'un karşısına geçer. 'Söyle Kowrov, ne için başlattın fanilere bu savaşı?'"
"Birisi var," diye güçlükle eşlik etti ona, Su. "Birisi lanetlenmiş."
"O lanetli kişiyi görmem gerek," diyerek tamamladı sözlerini, Ömür. "Kral Auriton kendisi için gelmemesine şaşırır. 'Kim?' diye sorar. Daha onu cevaplayamadan Kral'ın arkasında saklanan o kızı görür, Kowrov."
"Fersualla..."
Ömür buruk bir hisle gülümsedi. Birkaç saniye boğazındaki o düğümü yutkunmak adına hiç konuşmamıştı bile. "Kowrov, ilk kez orada görür fani ruhlu savaşçısını. Ama beklediği gibi birisi çıkmamıştır karşısına. O bir kızdı. Tüm savaştığı ve aldığı onca canların uğruna kendisini feda edeceği bir kız çocuğuydu."
"Orada öldürebilirdi Fersualla'yı."
"Ama yapmadı."
"Sonra?"
"Geri döndü buzdan şatosuna. Kimse anlamadı Kowrov'un bir anda geriye çekilme nedenini. Yıllar geçti. Fersualla çıktı Othoriva Krallığı'nın tahtına. Kowrov'un ardında bıraktığı o soğukluğu hâlâ yenemeyen halkı için buna bir son verme kararı aldı, Fersualla. Koca bir orduyla bile gitse o şatoya, sağ çıkamayacağını biliyordu. Bu yüzden kimseye haber vermeden atladı kendi atına. Uzun bir yola çıktı. Buzdan şatonun içine girdi. Fersualla'nın varlığıyla titredi duvarlar. Kowrov hep bu ânı beklemişti."
"Fersualla'yı tekrardan görmeyi..."
"Aynen öyle," diye fısıldadı, Ömür. Ardından devam etti masala: "Çekti Fersualla kılıcını, meydan okudu ona."
"Kowrov gülümsedi."
"Kalktı koltuğundan. İndi basamakları. Prensesin karşısına geçti."
"O da çekti kılıcını!"
"Dövüşmeye başladılar. Ama bilmiyordu Fersualla, Kowrov'un hiçbir darbesi onu öldürmek için değildi."
"Sadece onu biraz daha görebilmek için zaman kazanıyordu."
"İkisi de imkânsızdı," diye kısık bir sesle söylendi, Ömür.
Su gözyaşları yanaklarından süzülse de gülümsedi. "Yine de pes etmediler. Savaştılar... Değil mi Ömür?"
"Savaştılar," dedi ona katılan bir sesle. "Yıllar boyu sürdü bu rekabet. Büyücü Shamatos uyardı Fersualla'yı, sonunun ölüm olduğunu söyledi. Her şeye rağmen geriye çekilmedi prenses. O halkı için savaştı."
"Kowrov da Fersualla için..."
Sustu, Ömür. Su kafasını çevirip ona baktığında göz göze gelmişlerdi. "Bunun sonunu bildiğini söylemiştin."
"Biliyorum."
"Sonunda ne oluyor, Ömür? Fersualla savaşı kaybetmese bile eninde sonunda ölecek ve Kowrov o kraliyetin sahibi olacak."
"Bundan emin misin?" diye tek kaşını havaya kaldırdı, Ömür. "Sonundan sana hiç bahsetmedim."
Su bir eliyle gözyaşlarını silerken kocaman gülümsemişti. "Lütfen anlat! Artık sonunu öğrenmeye hazırım, Ömür."
"Henüz değil, Su." Saçlarını okşayan eli bu sefer Su'nun yüzüne dökülen saç tellerini kulağının arkasına sıkıştırmıştı. "Sonunu öğrenmene daha var."
"Neden onları benden saklıyorsun ki?" diye sitem etti, Su.
Ömür buruk bir tebessümle ona baktı. "Emin ol, sonu hiç düşündüğün gibi değil, Su. Bu yüzden sabırlı ol ve bekle. Söz veriyorum sana, zamanı geldiğinde onları son kez yaşayacağız."
Su derin bir iç çekerken ona kafasını sallamıştı. "Onlarla büyüdüm sayılır."
"Onlarla büyüdük."
Oysa ne doğru bir cümle kurmuşlardı öyle... Onlarla büyümüş, onlarla gömülmüşlerdi fani ve sonsuzluğun yasına. Birkaç metrelik balkonun kıyısında, Ömür'ün bacaklarının üzerine yatmış ve onun uçsuz bucaksız bir çöl gibi duran gözlerine bakmıştı. Bir damla kendi ruhundan feragat etti, Su. Onun hislerine damladı. Sızdı acılarına. Bir oldu karanlığıyla. Defalarca kez anlatsa da sıkılmayacağı o masalın bir tek son sayfaları hiç var olmadı. Kopup gitti zamandan. İbreler hızla döndü. Bir anda gece çöktü onların üzerlerine. Dipsiz bir kuyunun içinde... Sonsuz bir faninin aşkında...






