Bölüm Müziği: Fractured Light Music - Broken Dreams
Yürüyordu. Gidiyordu. Tükenmiş bir tavırla... Uluk dökük kıyafetleriyle. Kovalıyordu onun yokluğunu. Kaybolmuşluğunu bulmaya çalışıyordu. Bulduğu gibi kendisini de gömecekti onun içine. Bir anda silinecekti Dünya'dan. Bir Su Karayel var olmayacaktı hiçbir gezegende. Bir mezar taşına ihtiyacı yoktu. Mezarlıkları sevmezdi, Ömür. Korkardı o karanlık olan her şeyden... Bu yüzden mezarı olsun istemiyordu. Ömür'ün korktuğu o şeye bakarak ağlamasına katlanamazdı. Ölü olsa bile ruhu sızlardı onun gözyaşlarına.
Toprak zeminin üzerine serpilmiş olan yaprakların arasına yığılacak gibi oldu bazen. Yine de direndi kendisine. Aylardan ağustostu. Cırcır böcekleri senfoninin son dizesine eşlik eder gibi serenatlarına çoktan başlamıştı. Onların tek dinleyicisi Su olmuştu. Gerçi birçok sesi duyduğundan da artık şüpheciydi. Zihni, bedeninden bağımsız işlev görüyordu. Gözleri, kulakları ve dudakları... Çok başka bir anlatımla bütünleşiyor, zamanla da yok oluyordu. Hissizleşmek böyle bir şey miydi? Kendine dokunduğun hâlde varlığını kabullenmemek, bir hissizliğin yansıması mıydı?.. Eğer öyleyse mutlu olmalıydı Su, istediği o duygusuzluğuna artık ulaşabilmişti...
Hiç ağlamadı o ormanlık yolun karanlığını aşana kadar. Bir damla gözyaşını bile, ağaçların arasından usulca arınan Ay'ın yansımasına armağan etmemişti. Sadece yürüyordu. Gidiyordu Ömür'ün yanına. Ömür'ü hissetmeye ihtiyacı vardı...
Bu yüzden çalılıkların karşısında durduğunda, farkında olmadan dolmuştu gözyaşları. Titrek dudaklarının arasından, "Ömür," diye seslendi, artık yıpranmış olan ses telleriyle. "Ömür, çık ortaya!"
Etrafına bakınırken kollarını iki yana açtı ve "Ben geldim," dedi umudunun son arta kalan kırıntılarıyla. "Sen de gitmiş olamazsın..." Bu sözlerinde güçlükle de olsa toparladığı kelimelerini haykırmıştı o ormanın karanlığına. "Çık ortaya, Ömür! Haftalardır yoksun! Özellikle bu zamanlarımda gidemezsin!"
Ve bir anda çözüldü dizlerindeki güç bağları. Yığılıverdi olduğu yere. Elleri buluştu toprak zeminin yüzeyiyle. Çürümüş aşklarının parçalarını avuçluyordu sanki, her avucunun içindeki o histe kurumuş yaprakların varlığını hissettikçe. Tam orada başladı ağlamaya. Hıçkıra hıçkıra ağladı. Ay'ın onu izleyen beyazlığına kurban edildi. Dört bir yanını saran o karanlık bile bir süre dokunmamıştı Su'nun yasına. Oysa Ömür olsaydı şuralarda bir yerde, koşar sarılırdı ona. Ayağa kaldırırdı onu. Silerdi gözyaşlarını. Ama artık Ömür yoktu. Gitmişti. Sanki Su gözlerini kapattığı gecede, onlar için son bir uykuya dalış yapmıştı. Sanki Ömür kendini astığı o kirpiklerde sessizce intiharını gerçekleştirmişti. Su onun yokluğuyla uyandı bir sabah. Sonra da ne gecelerin, ne de gündüzlerin bir anlamı kalmıştı onda. Hepsi ölüme bir adım daha yaklaştığı hayatındaki sıradan bir hiçliğin kıyısıydı.
"Hey, bayan!?" diyen bir erkek sesi, Su'nun hıçkırıklarını hızla bastırmıştı. Kafasını yana doğru çevirip kısık gözleriyle ona seslenen adama baktı. Orta yaşlarında bir adamdı. Omuzları geniş, kirli sakallı ve oldukça cüsseli bir adamdı. Üstüne giymiş olduğu kareli gömleğinin kollarını da yukarıya doğru çemrelemişti.
Su'nun üzerine doğru ilerlerken, "Yolunuzu mu kaybettiniz?" diye sordu merakla. Su anlamayan gözlerle ona bakmaya devam edince adamın kaşlarının çatıklığı derinleşti ve ilerleyen adımlarını durdurdu. "Siz..." dedi Su'yu süzerken. "İyi misiniz?"
Su bakışlarını adamdan alıp çalılıklara doğru kafasını çevirdi ve "Onu bekliyorum," dedi fısıltılı bir sesle.
"Anlayamadım?"
"Beni bırakmaz," diye kısık bir sesle konuşmasına devam etti, Su. "Benim için geri gelecektir."
Adam onu dinlemediğini anlayınca, bir eli kirli sakallarını kaşımaya başlamıştı ve etrafına bakınmıştı. Ormanda sadece karanlığın hâkimiyeti meşruydu. Bu da adamda giderek gün yüzüne çıkmaya başlayan düşüncelerini daha çok tetiklemişti. Bakışlarını geri Su'ya çevirdi. Küçük bedeni zeminde öylece acı içinde kıvranıyordu. Toprağı sıkıyordu parmakları. Zihni burada değildi. Ama bedeni için aynı şeyler söylenemezdi... İşte bu adamın içindeki duyguların bir anda fikirlerine nüfuz etmesine sebep olmuştu. Planladığı şeyler artık bir tan yeriydi.
Bu yüzden Su'nun yanına gidip kollarından tuttu ve yavaşça Su'yu ayağa kaldırdı. "Burada kimse yok, hadi gidelim."
Su kaşlarını çatarak, "Hayır, gelecek o!" dedi öfkeyle.
Sıkıntılı nefesini dışarıya saldı. "Bak küçük kız, aylardır bu ormanda yaşıyorum ve benden başka tek tük insanla karşılaşabildim. Bu civarlar tenha."
"O burada ve gitmeyeceğim!"
"Sana yardım edeceğim," dedi uysal bir sesle. "Sadece karanlığın dinmesini bekleyelim, olur mu?"
İşte bu sözler Su'nun durulmasına neden olmuştu. Adam onun durulduğunu fark edince belli belirsiz gülümsedi ve kolunu tuttuğu eliyle onu çekiştirmeye başladı. Su peşinden ilerledi. Adamın kendine çizdiği o rotada kendi izlerini bırakıyordu. Belki de kafasını çevirip son kez bakmalıydı o çalılıklara, ama yapmadı. Gözleri o kadar donuktu ki, sanki hiç ruhu sinmemişti kahverengi irislerine. Bedeni bir kukla gibiydi. Ve şimdi adam o kuklanın iplerine tutunuyordu. Onu yönlendiriyor, onu kendi kuyusuna çekiyordu...
Ağaçların arasında bir anlığına bile olsa göz göze geldiği o şeyle kaşları çatıldı. Su gördüğü şeyi seçebilmek için kafasını uzatıp o ağaçlara bir daha bakınmak istemişti fakat onu çekiştiren adamın güçlü parmakları özgür iradesine ansızın zincirlerini vurmuştu. Su yine de onu görmek için çabaladı. Çırpındı. Adamın kendini çekiştirmesine direndi. Ve sonunda, bir kez daha göz göze gelmişti onunla. İşte o zaman suskun dudaklarının arasından titrek sesiyle, dilinde yosun tutmuş olan tüm denizlerin ölü dalgalarına son çırpınışının mecali olmuştu: "Ömür..."
Adam yüzünden ilerlemeye devam etse de, ağaçların arasında kaybolmadan önce Ömür'ün ona kafasını sağa sola salladığını görebilmişti. Su, zorlukla ilerleyen adımlarını o anda zemine mıhlanırcasına durdurmuştu. Yine de kolunu sıkı sıkıya kavrayan adamın elinden kurtulamıyordu. Diğer eliyle adamı iterek, "Bırak beni," diye bağırdı. "Onu gördüm..."
"Yürüsene be!"
Adamın onu daha sert çekiştirmesine direnememiş bedenine hızla toslamıştı, Su. Kendini geriye doğru çekmeye çalışsa da adamın güçlü kolları arasında şansı yok gibiydi. Bu yüzden çığlık atmaya başladı. Adam elini Su'nun ağzına bastırırken onu itmeye çalışan elleri ikisinin göğsü arasında ezilmişti. Başını sağa sola sallayarak ağzını sıkıca kapatan elinden kurtulmaya çalışırken, bir anda aklına gelen şeyle adamın kasıklarına dizkapağını geçirmişti. Adam acıyla inlediğinde Su hızla onun kollarının arasından çıkmış ve nefes nefese kalmış bir şekilde son kez ona bakmıştı. Sonra da koşmaya başladı. Ömür'ü gördüğü o ağaçların arasına...
Bir anda yuttu karanlık Su'nun küçük bedenini. Sadece koşuyordu. Keskin nefeslerinde kanayan benliğinin açıklarını sarması için Ömür'ü arıyordu. Yönü kaybolmuş bir kuşun kanatlarına tutunmuştu, Su. Süzüldü onunla. Elbet bir gün zemine çakılacaklardı. Ölümleri kaçınılmaz olacaktı. Fakat Ömür'e ulaşmanın tek yolu da buydu. Kanadı kırık kuşun son seferi...
Zaman, tüm asırların en zindesiz hâliyle bütünleşmişti sanki. Su'nun ateş basan cildinden süzüldü sıcaklığı. Gözyaşlarına bulandı. Keskin nefeslerinde buharlaştı... Kendine has çizmiş olduğu bu harita onlar yoktu. Kuraktı yeni toprakların varisi. Her şey kuraklaşmıştı. Artık çürük aşklarını bile besleyen bir mevsim olmayacaktı tabiatta. Ürperdi, Su. Bu düşünce ona ağır geliyordu. İlerleyen adımlarını durdurduğunda etrafına bakındı. "Ömür..." İsmi, tükenmişliğe işaretti. Uçurumun son çizelgesi... Umudun kanlı hâliydi.
"Ömür!" İsmi, beyaz genliğine bağlanan o kırmızı kuşaktı. Umudun kanlı hâli sızıyordu o beyazlığa. Kimse bilmezdi bu düğünün içinde iki cesedin var olduğunu. Kimse anlamazdı o kuşağı Su'nun beline bağlayanın Ömür olduğunu...
Döndü durdu etrafında. Ağaçlar yer değiştirir gibi, bir domino taşı misali birbirinin üzerine yığıldı. Bulamıyordu onu. Ulaşamıyordu Ömür'üne. Bu yüzden, "Kowrov," dedi bir cesaretle. "Dövüşmeye geldim."
Su etrafında dönerken seçtiği o siluetle durdurdu adımlarını. Bir süre hiç kıpırdamadan ona bakmıştı. Karanlığın gölgesinde öylece onu izleyen Ömür'e. Yeniden ağlamaya başladığında Ömür'ün yavaştan da olsa çatılan kaşlarını görebilmişti. Bu sebepten elini kaldırıp dudaklarına bastırdı. Hıçkırığını durdurmaya çalışıyordu ama pek başarılı olabildiği söylenemezdi. Ona doğru ilerlemeye başladı. Ömür'e uzandı boşta kalan eliyle... Zamanla Ay'ın cılız kalmış olan ışığında karanlığın azmine uğramış cildinin yansımasına dokunmuştu, Su. Dudaklarına bastırdığı elinin üzerinden ince bir yol izleyerek süzüldü gözyaşları. Yeryüzüne kondu. Toprağa gömüldü. Sanki bu, ikisinin korktuğu o mezar olmuştu...
İki eliyle Ömür'ün yüzünü kavradığında, Ömür hâlâ bir tepki vermeden onu izlemeye devam ediyordu. Su, özlemle baktı ona. Aslında kızması gerekiyordu, gittiği için... Ama yapamadı. Onu o kadar çok özlemişti ki, şu anda hissettiği tek şey korkuydu.
Bu onun çaresizliğiydi. Okunuyordu titrek dudaklarındaki yıpranmış sayfalarında...
Su bir anda bastırdı dudaklarını Ömür'ün dudaklarına. Ölü hislerinin artık canlanması gerekiyordu. Ona olan özlemini bastıramıyordu. Sesine, sıcaklığına, kokusuna... Her şeyine ihtiyacı vardı. Su, onun varlığından besleniyordu. O gidince de bir zindandan farksız oluyordu hayat.
Ömür, yıpranmış sayfalarından bir uçak yaptı. Kâğıttan bir uçak... Su'nun tutunduğu o kanadı kırık kuşun yanına göndermişti uçağını. Süzüldüler birlikte. Ne zaman kuş zemine çakılıp acımasızca can vermişti, işte o zaman yolculuğu son bulmuş kâğıttan uçağın. Yağmurun suyu döküldü yıpranmış sayfalarına. Gökyüzünde parçalara ayrıldı. Eriyip de öyle kondu yaralı kuşun yamacına.
Su dudaklarını ondan ayırsa da, hâlâ aralarındaki o açıklık varla yok arasında gibiydi. Bu yüzden, "Beni kurtardın sen," dediğinde Ömür'ün sıcak nefeslerine çarpmıştı fısıltısı. İkisi de nefes nefeseydi. İkisinin de gözleri çoktan kapanmıştı. "Korkmuyorum ben, sen yanımda olduğun sürece. Korkmuyorum, Ömür. Ben bir tabancaysam, kurşunum da sensin. Ancak seninle bir anlamım olur benim. Ancak senin varlığınla ayakta kalırım ben. N'olursun, gitme bir daha..."
Ömür, bir şey demedi. Sadece kollarını sarmıştı ona. Su ona sarılmasıyla irkildi ve ürkek gözlerle ona baktı. Bu vedalaşma anlarına benziyordu... Ömür bunu fark edince, "Şşşttt..." demişti yatıştırıcı bir sesle. "Buradayım."
Huzursuz olan bedenindeki kasılmaları sineye çekerek onun boyun girintisine sığındı, Su. Bir süre konuşmak yerine sadece onun nefesini dinlemişti. Dudaklarının üzerine yasladı parmak uçlarını. Alıp verdiği soluklarını hissetmeyi seviyordu. "Neden gittin?" diye fısıldadı boğuk bir sesle, Su.
"Unuttun mu, Su?"
"Neyi?"
"Beni sen gönderdin."
İşte bu sözler, dudağının üzerinde belli belirsiz bir hisle gezen parmaklarını yakmıştı. Başını kaldırıp şaşkın gözlerle Ömür'e baktı. Kırgındı. Üzgün... Kaybolmuş...
"B-B-Ben..." demişti ama devamı hayat bulamamıştı kelimelerinde. Zihni bambaşka bir bedenin eseriymiş gibi onu yanıltıyordu. "Ben hatırlayamıyorum."
Ömür, yine sessiz kalmıştı. Onun gözlerine bakmak istemediği için tekrardan sarıldı Su'ya. Su, başını omzuna yaslarken birkaç damla gözyaşını sessizce feda etmişti ona. "Özledim," dedi titrek sesiyle, Su.
"Özledim," diye fısıldadı, Ömür.
"Sensiz olmuyor."
"Sensiz olmazdı."
"Gitme."
"Bırakma."
"Bırakmam..." derken Ömür'ün boynuna sarılan kolları biraz daha sıkılaşmıştı. "Seni asla bırakmam. Sen de beni bırakma, Ömür..."
İşte o zaman Ömür, yorgun bir hisle gözlerini yummuştu. Kirpiklerine astığı Su'nun ölümünden korktuğu halde... Sıcaklığı değdi Su'nun hislerine. Hiç açılmayan dudaklarına süründü son fısıltısı. İçinde kanadı. Öyle çok kanadı ki öldüğüne inandı orada. Anlatamadı kimseye bunu. Oysa Su hissederdi onun acılarını. Saklayamazdı, biliyordu. Yine de konuşacak gücü bulamamıştı kendinde.
Şimdi bu ormana...
Bu topraklara...
Bu ağaçlara...
Ve bu karanlık gökyüzüne gömülmüştü onların sevgisi.
Çünkü burası başlangıçtı.
Burası yaradılıştı.
Burası çamurdan var olmuş bedenlerine...
Hem şükür...
Hem de veda edişti.











