İçeriğe geç

DÖRT MEVSİMDE BİR SEN

Bölüm 3 · 5 dk okuma

DÖRT MEVSİMDE BİR SEN

Bölüm 3

KİRPİKLERDEN DÜŞEN ACI

"Bu..." Kelimesinden sonrası zindesizliğinin yarım kalanı olmuştu. Hıçkırıklarını dizginleyemiyordu. Burası onun yenildiği savaşın son kurşunuydu. Kalbinden vurulmuştu. Kanaması çok şiddetliydi, fakat içine çöktüğü cephede yalnız olmadığının farkında değildi. Onunla birlikte yaralanan bir başkası daha vardı. Ölümün hissi, ikisinin de parçalanmış benliğine sızmıştı. Belki başkaları kan kaybından öldüğünü sanacaktı, içindeki amansız sevgisine yenik düşerken...

"Su..."

Su, odanın içinde ilerlemeye devam ediyordu. Aslında gideceği pek bir yeri yoktu. Sadece olduğu yerde dönüp duruyordu. Yüzüne dökülen saçlarını çekiştiriyordu. Sanki acımıyordu eti. Hiçbir şey acımıyordu. Hayat, acımıyordu. İnsanlar, acımıyordu. Bedeni, acımıyordu. Hissizleşmesi gerekiyordu. Ancak nasır tutmuş duygularında nefes alabilirdi, Su.

"Bu çok acımasızca..." boğuk sesiyle yakındı son kez. Oysa hâlâ çekiştirmekte olduğu saçlarında var olmalıydı acı. Ama damarlarında sinsice dolaşan sızı artık kalbine hükmetmeyi başarmıştı. Oradaydı. Kaybolmuşluğunun içinde... Ve bu acıyla ölüyordu. Yine de bunu acımasızlık olarak tanımlamıştı, Su. Acımasız ölümün, en acı verici hissi bu olsa gerekti.

"Su," dedi yorgun bir sesle, Ömür.

Su ilerleyen adımlarını durdurduğunda sonunda kafasını çevirip onu izleyen Ömür'e bakmıştı. Yatağının üzerinde oturuyordu. Kaşlarını durmasını ister gibi çatmış, omuzlarını da hafifçe düşürmüştü. Onu böyle görmeye dayanamıyordu. Hüzünlüydü bakışları. Kırgın. Buruk yansımasının son can çekişmesi gibi... Saatlerdir onun yakınmalarını dinliyordu. Ağlıyordu, Su. Artık sesli ağlayamayacak kadar tükenmişti satırları. Fısıltıya bulanan çığlıkları gömüldü küf tutmuş sayfalarına. Derinlere işledi. Kurudu. Kendiyle birmiş gibi durdu uzaktan ama adım adım yaklaştıkça fark edildi bir cinayete kurban gittiği... Sığınacağı o kolların varlığını yitirmişti. Bir daha onun sıcaklığını hissedemeyecek, bir daha ona sarılamayacaktı. En fazla toprakla var olurdu onun avuçlarında. Bunu düşündükçe deliye dönüyordu. Etrafta öylece dolanıyor ve durmadan birilerinden kaçıyordu. Belki de kaçmıyordu, bırakılıyordu. Özgür ve kimsesiz...

"Ömür," diye fısıldadı, Su. "Canım yanıyor."

"Biliyorum."

"Çok fazla yanıyor."

"Biliyorum."

"Nerden biliyorsun?" dedi elini öfkeyle sallayarak, bir hıçkırığı daha dudaklarının arasından firar ederken. "Sen yaşadıklarımı nasıl bilebilirsin ki?"

Ömür, oturduğu yatağın üzerinden kalktı ağır bir hisle. Üzerine doğru giderken gözlerini bir an olsun onun gözlerinden ayırmamıştı. Su'nun tam karşısında durdu. Zamanla ellerine ulaştı parmak uçları. Cildinde usulca kayan parmakların onun elini kavramasına izin vermişti. Su, bedenine yayılan Ömür'ün sıcaklığına belli belirsiz irkildi. Sanki zihni daha yeni uyanmıştı. Kalbi yaşadığına inanmaya çalışır gibi teklemişti. Ömür'ün her seferinde kendisinde böyle bir etki yaratmasına şaşırıyordu. Bir şeyler söylemesini bekledi, fakat Ömür yine sessiz kalmıştı. Çok fazla içinde yaşadıklarını anlatmazdı, Ömür. 12 yaşındayken aniden çalılıkların arasından çıkan o çocuk her kimse, bir nebze olsun değişmemişti hayatında. Yaşı artık olmuştu 22. On yıl, bir su gibi akıp gitti zamanda. Tam on yıl boyunca birbirlerine hapsolmuşlardı. Fakat bu mahkûmiyetine bile âşıktı, Su. Ömür tarafından yaratılan her şeye âşıktı. Belki de bu yüzden hiç dağıtmamışlardı, fani ruhlu prensesle sonsuzluğu...

"Gözlerimi as kirpiklerine, Su." Ömür'ün başı, fısıltısından hemen sonra neredeyse dibinde olduğu Su'ya dokunmuştu. O zaman ikisinin alnı birbiriyle bütünleşti. Gözleri kapandı... Avuçlarının içinde hafifçe sıktığı Su'nun narin ellerini okşuyordu, Ömür. Kısık sesiyle ona hayat vermeye çalışıyordu. "Her gözlerini kapattığında, dokunsun gözlerim gözlerine..."

"Ruhumu as kirpiklerine, Ömür," dedi çatlamış sesindeki ateşin hissi onun dudaklarına süzülürken. İki tende soldu sözcükleri. "Her beni göremediğin anda, ılıklığın değsin hislerime..."

"Sakın!" Ömür, kaşlarını çatarak bakmıştı onun gözlerine. "Sen Fersualla'sın, vazgeçmezsin hiçbir şeyden."

"Annem," diye fısıldadı boğuk sesiyle, Su. Zaten bunu söyledikten sonra hıçkırıkları yeniden derinleşmeye başlamıştı. "Annem gitti, Ömür."

Ömür'ün dudakları Su'nun kapalı gözlerinin üzerine konmuştu usulca. Öptü onu gözyaşlarından. Sonra da sarıldı ona. Sımsıkı. Sanki kan kaybından ölmesini engellemeye çalışırmış gibi sarılmıştı Su'ya. İkisi de birbirinin koynuna sığınmıştı. Zaman tam bu noktada dursun istemişti, Su. Onun kollarının arasında ölmek istiyordu. Bir tek onun sıcaklığında yanmak vardı. Ömür'ün ateşi. Ömür'ün sevgisi. Ömür'ün hissi...

Her şey koca bir yalandı sanki. Zihnindeki benliği kırılmak üzereydi. Titriyordu dizkapakları. Öyle ki kendisine sıkıca sarılan Ömür'e vermişti tüm ağırlığını. Ömür onun koruyucu meleğiydi. İnsanlara asla göstermediği bir yüzü daha vardı ve Su bunun farkındaydı. Onlardan kaçıyordu, Ömür. Sadece Su'ya sığınıyordu. Annesini hissetti onun kollarının arasında. Gözyaşlarının ağırlığı büyüdü. Daha fazla tutamaz olmuştu onları. Ilık gözyaşları döküldü Ömür'ün boynundaki cildine. Ömür'ün kaşlarının çatıklığı derinleşirken bir elini kaldırıp onun yanağının üzerine koymuştu. Belli belirsiz bir hisle okşadı onun cildini. Hep korkmuştu Su'nun incinmesinden. Şimdi ise tamamen parçalara ayrılıyordu Su Karayel...

"Uyumalısın," dedi bitkin bir sesle, Ömür.

Su, Ömür'ün koynundan başını kaldırırken kafasını hafifçe sallamıştı. Onu daha fazla üzmek istemiyordu. Artık Ömür'ün de kendisi kadar kötü olduğunu fark edebilmişti. Ömür'ün yardımıyla yatağına doğru ilerledi. Yorganı açıp içine girdiğinde direnmemişti, Ömür'ün onu omuzlarından hafifçe geriye doğru itmesine. Uzandı yatağına. Onu izlemeye başladı. Kıyılarına vurulduğu denizin durgun dalgalarını... Ölmüştü evren. Koskoca gezegenin artık dönmeye bile mecali kalmamıştı. Durmuştu her şey. Göz göze geldiklerinde son kez birbirlerine burukça gülümsedikleri gibi... Yanaklarında oluşan o ince çizgilere gömüldüler ruhlarını. Bir tek hüzünle son bulurdu her şey. Bir daha hiç dönmeyecekmiş gibi duran Dünya'nın kıtlarında dâhi hayat süremezlerdi. Ölürlerdi kendi içlerinde. Eğer bilseydi Su bunca katliamın bir parçası olduğunu, daha da bilemezdi kör bıçaklarını onun karşısında. Ömür'ün gözlerine baka baka böylesine burukça gülümsemez ve onun katili kanıtlanabilir katili olmazdı. Takvim yaprakları solmazdı bir kez daha. Kılıçlar çekilmezdi o buzdan şatonun içinde. Birinin çığlıyla bitmezdi bu sonsuz döngü...

Belki de bu yüzden annesi hep ona, "Büyük hallerin olsun kızım," derdi. "Elini uzattığında yakalayamayacağın kadar yüksek olsun hedeflerin, çünkü o zaman hayaline dokunmak için altına bir merdiven inşa etmen gerekecek. Çalışacaksın. Bir tane basamak koyacaksın. Deneyimleyeceksin her şeyi... Bir basamak daha koyacaksın! Olur da sağlam yapamazsan bir basamağı; ne kadar yüksekteysen, o kadar sert düşeceksin aşağıya. Yine de tükenme kızım, umudunu yitirme. Aldığın her darbeyi hatırla. Her bir çizik için daha sert çak çivini..."

Su, her zaman annesi gibi güçlü olmak istemişti. Onun kadar güzel... Yıkılmayan. Vazgeçmeyen. Kusursuz.

Çünkü onun lügatinde bırakmak yoktu.

Su bırakmıştı.

Kaybetmek yoktu.

Su kaybetmişti.

Tükenmek yoktu.

Su tükenmişti...

Kim bilir, gözlerini yumduğunda Ömür'ün yitirilen kırgın tebessümüne gömüldüklerini... Kim anlardı, bir anda tükendiklerini. Kim görebilirdi ki, çürümüş aşklarının fani ruhuna ağır geleceğini. Hiç kimse. Kimse bilmezdi böylesine acı olduklarını. Uzak. Kimsesiz... Düştüğü yerde tek başınaydı, Su. Geri kalkmak mı? Üzerinde durabileceği bir ayağı yoktu. Destek alabileceği kolları da... Kalbi tek başınaydı. Sessizce ölecekti. Bir başına. Çaresizce.

Belki de en çok buna üzgündü, Su. Çünkü o, tutunamamıştı hayallerine...

Bölüm sonu

17 yorum