Bir savaş var. Birilerinin katili olmak uğruna binlerce kez atılan kurşun, birilerinin yasını anlamak adına da milyonlarca kaybedilen ruh var. Su, Dünya'ya geldiği ilk anda hiç ağlamamıştı. O çıplak vücudu öylece baş aşağı sarkmış bir şekilde dururken, doktor kuvvetli bir darbeyi onun sesini duymak için bir kez daha indirmişti. Tepkisizliği çoğaldığında hemşireyle doktor birkaç saniyeliğine göz göze geldi.
Ölü doğan bir bebeğin ölüm saati ne olurdu?
Anne rahminde yaşama çeyrek kala mı?..
Su'nun hareketsiz bedenini yatırdığında doktor, ufak bedeni iyice çökmüştü onların gölgesinde. Kanın bulaştığı cildinde doktorun kalbine bastırdığı parmakları hafifçe kaydı. Hemşire şırıngayı ayarlarken, Su'nun narin bedenine kalp masajı yapmaya başlamıştı doktor. Vurulan ilacın etkisiyle akciğerlerine bir anda nüfuz eden oksijene irkildi, Su. O birkaç saniyelik şoku atmayı başardığında da ağlamaya başlamıştı. Küçücük yüzüne oksijen maskesini taktıklarında Su'nun sesi boğuklaşmıştı. Onu hayata geri döndürdüler. Belki de bunu başaran tek kişi doktor değildi.
Ömür...
Ona biçilen kaftana henüz ait olamadan terk edecekti bu toprakları, ama ömrü buna direndi. Kadere çizilen o karanlık harflerin tam ortasına düştü. Küçüktü. Daha bebekti. Gözlerini açtığında annesinden önce meleklerle tanıştı, Su. Onunla konuşuyor, hatta onun cildine parmağının ucuyla dokunuyorlardı. Gülüyordu o tatlı hisse. Onların varlığını seviyordu. Fakat gece olduğunda o karanlığın içinden kendisini izleyen bir çift kırmızı göze hep korkmuştu. Geceleri gün doğana kadar ağlar ve uyumakta zorlanırdı. Öyle ki bir gece kendisine adım adım yaklaşan o kırmızı gözlerin sahibine ağlarken genzine kaçan kendi tükürüğünde boğulmaya yüz tutmuştu, Su. Son dakika annesinin yanına koşmasıyla hayata geri tutundu. Annesine. Onun uzun ve mis kokulu kahverengi saçlarına... Koynuna sığındı. Babasının gölgesinde soluklandı. Geçeceğine inandı. Büyüdükçe onları kaybedeceğine...
Su 5 yaşlarındayken yanına oturan o sarışın kıza kaşlarını çatarak bakmıştı, çünkü üzerine giyindiği elbise kendi elbisesiyle birebir aynıydı. Beyaz ve kırmızı çiçek desenleri olan ince saten bir elbiseydi. Kırmızı ayakkabılarının hemen altına giyindiği işlemeli beyaz çoraplarının danteli ayakkabının üzerine dökülüyordu. Sanki kendisinden kopyalanmış gibiydi, tek fark onun saçlarının sarı olmasıydı. "Neden buradasın?" diye sordu Su'ya, kız çocuğu.
Kafasını çevirip karşısındaki kapıya bakındı. Bu odaya getirilme sebebi oyun oynamasıydı ama o annesinin ve babasının yanında olmak istiyordu. Onlara ihtiyacı vardı. Bir yabancının kendisiyle konuşmasına huzursuz olmuştu. Kelimeleri sınırlıydı. Neyi söylerse daha açık olabilirdi? Gitmesini mi? Götürülmesini mi?..
"Annen nerde?" diye devam etti kız çocuğu, peltek kelimeleriyle.
"Başka bir odada," dedi fısıltıyla, Su.
"Ne yapıyor orada?"
"Doktorla konuşuyorlar."
"Ne için?"
"Bilmiyorum."
"Üzgün müsün?"
Su kafasını çevirip ona baktı. Göz göze geldiler. Kendi yansımasını izler gibi öylece durdu, Su. Tepkisizliğiyle bütünleşti. Zaman birbirine dolanan ibreleriyle akıp giderken, o sonsuzluğun içine gömülmek istedi bir an. Oraya ait olabilirdi. Sonsuzlukla var olabilirdi. "Üzgün olduğumu nasıl anlayabilirim?"
"Ağlamak istiyorsan üzgünsündür."
"O halde üzgünüm."
Kız çocuğu bir şey demek yerine arkasına yaslanmıştı. Su ise bakışlarını elindeki o oyuncağa çevirdi. Küçük bir anahtarlıktı avuçlarındaki. Daima kuzeyi gösteren ibresini hareket ettirmek için işaret parmağının ucuyla ona vuruyordu. Bunu defalarca kez tekrarladı ama bir an olsun kopmamıştı kuzeyden. Sanki ona gideceği o yönü gösteriyordu pusula...
"Karanlıktan korkuyorum," diye itiraf etti, Su. Kız çocuğu ona baksa da Su hâlâ elindeki pusulayı izliyordu. "Bazı geceler çok sessiz, ama bazı geceler de benimle konuşmaya çalışıyor."
"Ne diyor sana?"
"Beni ve ailemi öldürmek istiyor." Su'nun gözyaşları elindeki o pusulaya dökülmüştü. Parmaklarının ucuyla onları temizledi. "Ondan saklanamıyorum."
"O zaman seni güçlü yapan her neyse onun yanında olmaya çalış."
Su kafasını çevirip omzunun üzerinden ona baktı. Gülümsüyordu kız çocuğu. Su gözlerini birkaç kez kırpıştırarak ona dikkat kesildiğinde, "Nasıl?" diye fısıldamıştı.
Odanın kapısı açıldı. İçeriye giren hemşire gülümseyerek Su'nun karşısına geçtiğinde ona elini uzatmıştı. "Artık annenin yanına gidebiliriz, tatlım."
Su hemşirenin elini tutup oturduğu banktan indi. Odadan çıkmadan önce de son kez bakmıştı o kız çocuğuna. Kırık bir gülümsemeyle izliyordu kendisini ve Su'ya el sallıyordu. O da gülümsedi hafifçe ve el sallayarak vedalaştı kız çocuğuyla. Kapı kapandı. Başka bir hemşire o kız çocuğu için girmedi o odaya. Su bunun farkına varmadı bile. Annesi sarıldı ona. Öpüp kokladı onu. Bir elinden annesi, diğer elinden de babası tuttu. Küçük kırmızı ayakkabılarını fayansın üzerinde sürüyerek ilerledi hastanenin çıkış kapısına. Onlar da terk etti o binayı. Kimse duymadı orada bir kız çocuğunun öldüğünü. Doktor müdahale etmedi ona. Birileri onun cesedini gömmedi, doğal olarak yasını tutan kimse de olmadı o kız çocuğuna. Bunu ise 8 yaşlarındayken anladı, Su. Bir sabah annesinin çığlıyla yatağından sıçrayarak uyandığında ve odasından koşarak çıktığında, annesinin dizlerinin üzerine çökmüş bir şekilde ağladığını görmüştü. Telefon kendisinden birkaç adım öteye düşmüştü. Belki de kendisi atmıştı, bilmiyordu. O anda hiçbir şeyi tam olarak idrak edemiyordu, Su. Sadece korkmuştu. Ürpermiş. İncitilmiş. Kaybetmiş...
Evin dört bir yanını saran o insanlara bakarken Su, ağlayan ve yakaran onca bedenin sahibine sadece sessizliğini sunmuştu. Artık ağlamıyordu. Sadece düşünüyordu. Birisinin kendi canına kıyacak kadar cesaretli olması nasıl bir duyguydu? Günlerce haberini alamadığı babasının bir otel odasının penceresinden kendisini aşağıya atması nasıl bir ömre bedeldi? Belki de atlamamıştı. İtilmişti. Karanlık onun da peşindeydi. Yıllar önce Su'ya söylediğini yapıyordu. Ailesini ve kendisini öldürmeye ant içmişti. Ondan kaçışı yoktu. Annesine baktı ürkek gözlerle. Solukları gitgide sıklaşıyordu. Öyle ki kasılan parmaklarını gevşetmek uğruna ellerini birbirine sürttü. Ağlamaktan helak olmuş annesi, dayısı Kasım'ın omzuna kendi başını yaslamıştı. Artık hıçkırarak ağlayamıyordu ama iç çekişleri devam ediyordu. Herkes Su'nun babasının ölümünü düşünürken, Su günlerce sadece ama sadece annesinin ölümünü düşünmüştü. Evin tüm ışıklarını açık bıraktı. Onunla uyudu. Ona sarıldı. Onunla günlerini bitirdi. Büyüdü. 12 yaşına geldiğinde, kız çocuğunun ona armağan ettiği o son şeyle karşılaştı. Koştuğu o ormanın derinliklerinden bir anda çıkan Ömür'üyle...
Daha da korkmaz oldu gecelerden. Ömür'le uyuyordu bu kez. Onun göğsüne başını yaslayıp kalbinin sesini dinleyerek uyumaya alışmıştı. Gittiği okulda kendisiyle alay edilmesine artık takılmıyordu. Koşardı Ömür'ün kollarına. Ona sığınırdı. Geceleri şâhit olduğu o bir çift kırmızı gözü bile artık görmezden gelmeyi başarabilmişti. Ömür'ün ellerine tutunmasıyla geçerdi titremesi. Huzurla dolardı içi. Gün ışığına saatler kala fısıldardı Ömür onun kulaklarına: "Geceme gündüz oldun."
Gülümserdi, Su. Şeytan'ın elçisine sarıldığını bile bile yapardı bunu. Sonsuzluğun kollarında solurdu ömrünü. Yitirdiği şeylere bir kez daha tutunurdu. İlk nefesini vermesi için doktor onun kalbine masaj yaparken, Ömür'ün hissi sinmişti üzerine. On iki yaşındayken bir anda çalılıkların arasından çıkan o çocuk, aslında odada bir başına bıraktığı o kız çocuğunu bilerek gelmişti onun yanına. Hepsini hissediyordu. Hepsini ayrı ayrı yaşıyordu. Kader paragraflarının kara al yazısına dökülmüştü ruhu. Kırıldı satırların ucunda. Farklı lügatlerde öldürüldü her sabahın kıyısında. Gece onun mezarlığıydı. Karanlığın içinde onu izleyen bir çift göz, babasının son şâhit olduğu şeydi. Düştü onun dipsiz karanlığına. Can verdi, başka hayatın içinde doğmak uğruna. Bunu biliyordu, Ömür. Yine de söylemedi. Sessiz kaldı. Mevsimlerin ruhuna süründü aşkı. Artık son mevsimi yaşamalarına ramak kalmıştı...







