Evren, tüm zamanların en küskün hâlini ona sunmuştu sanki.
Kırıldı zamanın kalbi. İnce kaburgalarının arasından sızdı acı. Göğsüne battı. Battığı gibi dibe çöktü. Parmaklarının ucunda duran kâğıt parçasına benziyordu artık. Koptu kopacaktı her şeyden. Dili dönmüyordu kendini anlatmaya, onu anlatmaya... Ne de olsa, insanlık ondan bunu istemişti. Yok olmasını. Ardında kalan benliğinin onun gidişiyle parçalara ayrılmasını... Ve onların istediği oldu. Rüzgârın cildine tosladığı ayazında ölmek isterken, gözyaşları kondu parmaklarının arasında zorlukla tutunduğu o kâğıt parçasına. Kurudu onun satırlarında. İyice dibe çöktü. Karanlığa bulandı. Suskunlaştı. Sessizleşti. Öldürüldü.
Hayat, tüm zamanların en yoksun hâlini ona sunmuştu sanki.
Yoktu. Gitmişti... Geri gelmeyeceğine emin olduğu bir yolcuğa uğurlamıştı onu. Yenilmişti hayallerine. Ve böylelikle suskunlaştı. Hiç açılmadı kırık benliğinin son diri yansıması. Çünkü biliyordu, dökülen tek şeyin kelimeler olmayacağını... Bir cehenneme dokunuyordu âdeta. Kızgın alevlerine tutsak edilmişti. Çığlıkları yankılandı boş duvarlarda da kimse dönüp bakmadı kimin öldüğüne. Hayat, diğerleri için devam ediyordu.
Aşk, tüm zamanların en karanlık hâlini ona sunmuştu sanki.
İstese de kavuşamazdı ona. Diğeri istese de daha dokunamazdı ona... İkisi karanlıktı. İkisi de bitiş çizgisiydi. İkisi de kaybedendi. Ve bu yarışı duymayan kimse kalmamıştı. Herkes şâhit olmuştu Esin'in çöktüğü o arbedeye. Şimdi ise araftaydı kendisi. Ne hayatın içinde, ne de ölümün kıyısındaydı. Sadece boşluktaydı. Artık tutunabileceği bir gezegen yoktu. Gömüldüğü farazi mezarlığına ilerliyordu yavaş yavaş. İç kanaması büyüktü. Varlığını soyutladığı ruhların arasında siliniyordu. Oysa buraya bir tek kişiyi silmek için gelmişti. Esas yok olacak kişi o olmalıydı, kendisi değil.
Giderek uyuşan bedeninin ilk yenilgisi gözkapakları olmuştu. Yumdu gözlerini. Süzüldü cildinden ömrünün son arta kalan hissi. İnce bir yol izledi yanaklarında. Sonra da kopup gitti bedeninden. Artık ruhunun yangınını hissedebiliyordu teninde. Ölüyordu. Bu vedalaşma onun mezarlığıydı sanki. Birkaç yağmur düşse yeryüzüne, dokunsa da uyuşan bünyesini son kez hissetse... Birkaç yağmur tanesiyle boğulsa... Boğulsa da gömülse gökyüzüne... Onun yanına. Onun yokluğuna. Diri kalıntılarında cennet ve cehenneme kavuşsa... Arafı olduğu bu sevgiye daha sıkı tutunsa, ağlar mıydı taş ve toprak onun günahlarına? Tanrı, kusurlu yarattığı kulunu bir de bunun için cezalandırır mıydı insanoğluna?..
Bir anda bıraktı parmaklarının ucunda duran o kâğıt parçasını. Uçup gitti rüzgârın esintisiyle. İşte o zaman başladı hıçkırarak ağlamaya. Öyle ki omuzları sarsılıyordu. Yeri göğü inletti de duyan olmadı yine. Derin açıklarından sızdı yaşanmışlığı. Damarlarına gömüldü. Kurudu kan damlaları. Çöktüğü o karanlığıyla bütünleşti. Hâlâ kabullenmekte güçlük çekiyordu. Kendisini... Onu... İnsanların ondan istediği bu şeyi hâlâ kabullenemiyordu. "Böyle olmamalıydı," dedi titrek dudaklarıyla. Fakat o kadar boğuk çıkmıştı ki sesi, kendisi bile duymakta güçlük çekmişti yıpranmış kelimelerini. Zaten kendisini dinlemek de istemiyordu. Hiçbir şeyi duymak istemiyordu! Unutulmak istiyordu. Onun tarafından unutulmak ve bir daha başkalarının anılarında hiç var olmamak istiyordu.
"Ve gerçek hayatta, bir kişi daha başkalarına ölümünü anlatamadığı için yaşamaya zorunlu kalır."
Esin işittiği bu sesten sonra irkilmişti. Ağlamaktan kısılmış olan gözleriyle başını kaldırıp yanına oturan yaşlı kadına bakındı. Hıçkırıkları dinmek bilmiyordu, ama yine de dudaklarını birbirine bastırarak sesini baskınlaştırmaya çalışmıştı. İnsanların karşısında böyle olmak ve bilinmek hoşuna gitmiyordu. Bu yüzden yaşlı olmasına rağmen oldukça bakımlı duran kadını süzerken, aklının bir köşesinde hep onun bir doktor olduğuna inanmıştı. Beyazlaşmış olan saçlarını küçük bir tokayla arkadan tutturmuştu. Boğazında fuları vardı. Gözlüğü ise yüzüne yakışan bir şekilde ince ve naif bir görüntüye sahipti. Ama gözleri... Kadının gözleri çakır rengindeydi. İlk bakışta kendisine hayran bırakıyordu o gözler. Oysa ardında kaç kez öldürmüştü kendi benliğini, kimse bilmezdi. Kimse anlamazdı yaşlı kadını. Bir tek Esin anlardı onu. Bu yüzden onunla aynı yarayı son kez kanatacaktı.
Gülümsedi, yaşlı kadın. Esin'in kahverengi irisleri kadının gülümsemesine düşmüştü. Ondan ne istediğini anlamıyordu. Zaten bir akıl hastanesinin avlusunda doktorundan ve hemşirelerden isteyebileceği son şeyi istemişti; yalnız kalmak... Yalnızken daha kolay olacağına inanmıştı çünkü. Son kez parçalanıp boşluğa gömülürken kimsenin ona dokunmaması daha çekilebilir olabilirdi. Ama şimdi yanında birisi oturuyordu. Üstelik bu kişi hep kaçıp durduğu o doktorlardan birisi de olabilirdi.
"Anlayamadım?" Sonunda Esin aralarındaki o sonsuz gibi duran sessizliği bozabilmişti.
Yaşlı kadın, "Adın ne?" diye sordu.
"Bilmiyor gibi davranmayı kes!" diye öfkeyle soludu, Esin. "Birazdan içeriye gireceğim, şimdi yalnız kalmama izin ver."
Kadın belli belirsiz kafasını sağa sola salladı. "Sen yalnız kalmaya alışkın değilsin, değil mi?"
Bir süre cevap veremedi, Esin. Dudaklarını oynatsa da doğru bir kelime, kendi haznesinden feragat edip kalıplaşamamıştı dış dünyada. "Evet," diyemedi. Ya da "Benden onu öldürmemi istediler," diyecek gücü bulamamıştı kendinde. Gözleri konuştu. Sadece gözleri anlattı yaşadığı tüm hisleri. Yüzünden süzülen gözyaşları tercüman oldu yaşlı kadına, sanki daha fazla deşeleme der gibi...
Yaşlı kadın bakışlarını yavaş ondan aldı ve uzaklara diktiği artık yorgun gözleriyle, "Ben bir doktor değilim," diye başladı sözlerine. "Ya da arkadaş olmak isteyen bir bunak da değilim. Sadece seni kendime çok benzettim ve geçmeyeceğini bilsem de, yararı dokunur ümidiyle yanına geldim."
Yaşlı kadının dediklerinden en ufak bir şey anlamamıştı, Esin. "Ne demeye çalışıyorsun?"
Buruk bir gülümseme akın etti, kırışmış yüz hatlarına. Gözlerindeki bakışlar ağırlaştı. İzlediği kalın gövdeli ağaçlar bile taşıyamamıştı bu bakışların yoğunluğunu. Belki de bu yüzden, şiddetlenen rüzgârla sağa sola savurulmuştu kırık dalları. "Onu..." demişti ama devamını getiremedi. Kısa bir süre sessizliğe gömüldükten sonra sertçe yutkunup, "Senden başkası hissetmiyor, öyle değil mi?" diyerek güç bela da olsa sonunda tamamlayabilmişti sözlerini.
Esin içine düştüğü o mezarlıktan son can çekişmesiyle ona baktı. Suskundu. Konuşmaya mecali yoktu artık. Ne derse desin diğerlerine anlatamıyordu onu ve kendisini. Bir imkânsıza tutkun olduğunu bilmek acı veriyordu sadece. Gerçi artık o da yoktu. Gitmişti... Özgür bıraktı parmaklarına esir düşen varlığını. Rüzgârla süzüldü sonsuzluğuna. Kendiyle bir olmasını izlemeyecek kadar bitkindi. Günlerdir ona verilen ilaçların etkisi de olabilirdi bu ama zihnindeki yıpranmışlığın sebebi kesinlikle bu değildi. Hiçbir ilaç, insanoğlu gibi onun zihnini parçalara ayıramazdı.
"Nasıl birisi?"
"O bir erkek," dedi cılız bir sesle, Esin.
"Güzel mi?"
Hıçkırığı bir anda dudaklarının arasından kaçsa da, "Çok fazla güzeldi," demişti zorlukla.
"Biliyorum," dedi dolan gözleriyle gülümseyen yaşlı kadın. Esin yavaşça kafasını kaldırıp ona baktığında, "Nasıl biliyorsun?" diye sordu.
"Sana ondan bahsetmemi ister misin?"
Esin'in durgunlaşmıştı gözleri, parçalanmış zihninin bir yansımasına şâhit olduğu andan itibaren. Ellerini kaldırıp gözyaşlarını hırkasına sildikten sonra ona kafasını sallamıştı. Yaşlı kadın, bakışlarını Esin'den alıp etrafına bakınmaya başladı.
Yaşlı kadın, yüreğini kendisinden alıp ona olan teslimiyetine gülümsemeye başladı.
40 Yıl Önce...
Elindeki sahte kılıcın ucunu ormanın toprak zemininde sürükleyerek koşmaya devam ediyordu, lakin arkasına izini bıraktığının farkında değildi Su. Küçük kırmızı ayakkabılarıyla geçti ağaçların yanından. Gün ışığı, yapraklara çarparak süzülmüştü yeryüzüne. Gölgeleri, Su'nun pürüzsüz cildinde farklı bir motif oluştururken; Su koştuğu için şekillerin deseni hızla değişmeye başlamıştı. Bir anda durdurdu ilerleyen adımlarını. Birkaç dakika kadar bir elini dizinin üzerine yaslayarak soluklanmıştı. Daha sonra da kafasını kaldırıp sağına soluna bakındı. Görünürde herhangi bir su belirtisi yoktu. Nehir bulurum ümidiyle etrafa bakınan gözleri hüznü sunarak görevini sonlandırmıştı. Seslice puflarken omuzlarını çökertti ve biraz ötesinde bulunan büyük taşın uç kısmına oturup dinlemeye başladı. O sırada çaprazındaki hareket eden çalılıklara kulak asmış ve gözlerini kısarak oraya bakınmaya başlamıştı.
"Kim var orada?" dedi hareket etmeye devam eden çalılıklara öfkelenerek. Oturduğu yerden yavaşça ayaklanıp, oyun oynadığı kılıcı ürkütmek amaçlı o yöne doğrulttu. Fakat çalılıkların arasından bir anda çıkan çocuğa çığlık atmadan da edememişti. Su panik bir şekilde taşın hemen yanında bulunan ağacın arkasına saklanmıştı. Çocuk ise kaşlarını çatarak baktı Su'ya. Gözlerindeki anlamsızlık büyüyordu. "O kadar korkunç olduğumu sanmıyordum."
Su kafasını hafifçe yana doğru eğerek çocuğu incelemeye başladı. Tam olarak ağacın arkasından çıkmış olmasa da artık net bir şekilde görebiliyordu onu. Yüzü hafif yuvarlaktı. Dudakları da yüz hatlarına yakışan bir dolgunluktaydı. Uzun saçları ise kahverengi gözlerini gölgeliyordu. Öyle ki saçlarının bir kısmı alnına dökülmüştü. Arada görüş alanını kapatan saçlarını sağa sola savurarak kendisine bakan çocuğa çatık kaşları istemsizce bozulmuştu. Bunun üzerine göz göze geldiklerine, "Korkunç değilsin," diye mırıldandı, Su. "B-B-Ben seni başka bir şey sanmıştım."
Çocuk kaşlarını hafifçe çatıp ona gözlerini kıstığında, kafasını "Anlıyorum," der gibi de sallamıştı.
"Öyle bakma," dedi kızgın bir sesle. "Gerçekten seni başka bir şey sanmıştım."
Dudaklarının uç kısımları hafifçe kıvrıldı. "Elbette."
Dudaklarını öfkeyle birbirine bastıran Su, elindeki kılıcı ona göstererek sonunda ağacın arkasından tamamen çıkmış ve onun üzerine doğru ilerlemeye başlamıştı. "Bir prensesle dalga geçtiğin için cezasını çok ağır ödeyeceksin!"
Çocuk kaşlarını havaya kaldırarak, "Bir prenses mi?" diye sordu şaşkın bir ifadeyle. "Ne prensesi?"
"Ben Fersualla'yım," dedi kendinden emin duruşuyla. Çocuk, Su'nun tepkilerini süzerken gülmeden edememişti. Daha sonra da yüzündeki gülümsemeyi bozdu. Eğilip yerden aldığı bir dal parçasını Su'ya doğrulttuğunda Su neler yaptığını merakla izliyordu. Onun gibi üstlendiği role bürünerek omuzlarını diklemiş ve göğsünü kabartmıştı. Kararlı bakışlarıyla Su'ya baktığında ise, "Siz benim kim olduğumu tanıyamadınız galiba," demişti.
Su çıkarmaya çalışır gibi gözlerini kısmıştı. "Kimmişsin?"
"Kowrov..."
İsmini söylemesiyle Su'nun ürpermesi bir olmuştu. Bir an öylece kalakaldı. İrileşen gözleriyle, "Bu oyunu biliyorsun..." dese de sadece dudaklarını kıpırdatabilmişti sanki. Hâlâ yaşadığı şoku üzerinden atabilmiş değildi. Çocuğun gülümsemesi genişlerken ona kafasını sallayıp, gözlerini onaylarcasına yummuştu. Su'nun da dudaklarına akın eden gülümseme kesinlikle onun isteğinin dışında gerçekleşmişti.
Yer çekimine doğru düşmüş olan kılıcını geri kaldırdı. "Söyle Kowrov, yenilmeye mi geldin tekrardan?"
"Sen..." dedi çocuk gözlerini kısarak, kelimeleri bir düşman üslubunda çıkarmaya çalışırken. "Fani ruhlara aşkı temsil edebilecek misin, Fersualla?"
"Sonsuza kadar, Kowrov."
"Sonsuzluk bana ait, Fersualla..." deyip aralarındaki mesafeyi tamamlamaya başladı. "Ben sonsuzluk için yaratıldım."
"Evet, biliyorum," diye fısıldadı, Su. "Yine de pes etmeyeceğim."
Çocuk aldığı cevaba derinlemesine gülümserken, memnun olmuş gibi kafasını salladı ve "Elbette," dedi onun gibi fısıltıyla.
Gözlerine kitlenip kalmış olan Su'nun bedenini çözen şey, çocuğun sopayı kılıç kullanır gibi savurması olmuştu. Su elindeki kılıçla onun darbesini sıfıra indirgediğinde çekişmeli bir dövüşe zemin hazırlamıştı. Elindeki dal parçasıyla Su'ya karşı gelmişti çocuk. Birbirleriyle dövüşmeye başladılar. Farazi kılıçlar, birbirine tosladı. Tok birkaç ses yayıldı gökyüzüne. Arada dayanamayıp gülseler de direnmeye devam etmişlerdi düşmanlıklarına. Keskin soluklarına gömüldü sonsuzluk ve fani yaşam. Bilmezlerdi aynı havayı soluduklarını. Kesik izlerinde aynı anda öleceklerini hiç bilmezlerdi...
Çocuğun çevik hareketi, Su'nun elindeki kılıcın yere düşmesine sebep olmuştu. O zaman çocuk, ayakucuna düşmüş olan kılıcı ayağı yardımıyla yukarıya doğru atıp havada yakalamıştı. Kılıcı tuttuğu gibi Su'ya doğrultmasıyla Su gerilemişti. Sırtı arkasında kalan ağaçla bütünleşti. Kılıcın ucu Su'nun boğazına denk geliyordu. Bu yüzden çocuğa ürkek gözlerle bakmış ve konuşmak yerine öylece onu izlemişti. Çocuk kısılan gözleriyle bir süre sadece onun gözlerine baktı. Nefes dâhi almayan o küçük bedenin sahibine...
"Ölümlüsün," diye başladı sözlerine, çocuk. "Ama bundan korkmadığını da duymuştum."
"Korkmuyorum," dediği an kılıcın ucunu boğazına sürtmüştü. Su, buz gibi cildine dokunan metal parçasına kitlenip kalmıştı. Sanki ölümün hissi onu birkaç santim farkla geçmişti. Kılıcın ucu artık boşluğa baksa bile geride bıraktığı hissine direnemiyordu, çünkü bunu yapmasını beklememişti. Çocuk, Su'nun korku dolu bakışlarına, "Henüz değil," diye fısıldamıştı. Kılıcı kavramış olan parmaklarını çözdüğü an kılıcın ruhu sökülmüş gibi cansızlaştı ve kurumuş yapraklarla dolu zeminin üzerine yığılıverdi.
Çocuk arkasını dönüp gitmeye başladığında, "Hey..." diye telaşla seslendi, Su. Çocuk ilerleyen adımlarını durdursa da, ona bakmak yerine kafasını yana doğru çevirip Su'yu dinlemeye başlamıştı.
"Bunun nasıl bittiğini biliyor musun?" diye merakla sordu, Su. Oysa kendi kendine kurduğu bir oyundu Fersualla ve Kowrov'un düşmanlığı. Fani ruhlu prenses, kendi ülkesini korumak adına çıkmıştı o buzdan şatoya. Asırlardır kimsenin direnemediği o sonsuzluğun karşısına dikilmişti. Buzdan şatonun duvarları dâhi böylesine bir direnişe titremişti. Oturduğu koltuktan kalkıp o basamakları inen Kowrov ise onun meydan okumasını kabullenmişti. Bir anda çekildi kılıçlar. Bir faniyle savaşmaya başladı, Kowrov. Bilmem kaçıncı ruhunu söküp aldığı o fanilerden bir tek Fersualla'nın kanını bulaştıramamıştı kendi kılıcına. Çünkü o şatonun buzdan duvarları bile biliyordu artık, Kowrov'un bir imkânsıza tutkun olduğunu...
"Neden?" diye sordu, çocuk.
"Çünkü sonunu merak ediyorum."
"Kimse sonunu oynamadı..." deyip omzunun üstünden Su'ya baktı, çocuk. "Ama istersen biz oynayabiliriz."
Su hafifçe gülümserken, "Adın ne?" demişti bu sefer. Bir dahaki sefere onu karşısında gördüğünde ismiyle telaffuz etmek istiyordu artık.
"Ne olsun isterdin?"
"Hımmm..." dedi gözlerini kısarak, Su. Birkaç saniye kadar düşündü. "Akılda kalıcı bir şey olsun isterdim."
"Ömür," dedi çocuk. Su'nun kaşları çatılınca gözlerindeki anlamsızlığa gülümseyerek bakmıştı çocuk. "İnsanların bir tek ömürleri kalıcı olur, Fersualla."
"Su..." dedi kendini tanıtarak. "Adım, Su."
"Kılıcını iyi kullan, Su," dedi tavsiyede bulunurcasına. Ömür bakışlarını ondan alıp ilerlemeye devam ettiğinde, çok geçmeden gelmiş olduğu çalılıkların arasına tekrardan giriş yapmıştı. Su ayakkabısının ucunda duran kılıcına bakışlarını çevirdi ve hafifçe gülümsedi.
Sonunda fani ruhlu prenses, kaybolacağı sonsuzluğuyla karşılaşmıştı.
Fersualla...
Az önce farkında olmasa da aslında bir seçim yapmıştı.
Ve prensesin seçimi...
Ömür'ü olmuştu.









