5.Maç
Mezarlığın girmeden önce yavaşça gökyüzüne baktım. Ay, Güneş ve Dünyanın arasına doğru ilerliyordu. Yüzümü buruşturdum, anlaşılan kısa tutmam gerekecekti. Geliş saatimi tutulma gibi ender bir olaya denk getirmeyi nasıl becermiştim ki.
Ezbere bildiğim yoldan ilerlerken mezarların yanından geçiyordum. Kısa bir anlığına onların da bir zamanlar yaşayan insanlar olduğunu düşündüm. Birilerinin arkadaşı, birilerinin kardeşi, birilerinin anne veya babası, birilerinin evladı ve belki de kimsenin kimsesi olmayı başaramamış biri. Kimsenin mezarına uğramadığı.
En sonunda düşünceleri kafamdan atarak yaklaştım o görüntüsüne alıştığım, ama üzerimdeki etkisi asla azalmayan mezar taşına.
Doğu ATAY
04.03.1996-06.09.2016
Dostum, sırdaşım, benim için hayatını feda eden adam. 1996’da doğup 2016’da ölüp 2026’da bile hala aklımdan çıkmayan adam. Kardeşi ise aradan onca geçen yıla rağmen beni hala affetmemişti, zaten olaydan iki ay sonra başka bir şehre taşınmışlardı. Ben bile kendimi affedememişken onun affetmesini bekleyemezdim.
“Ege.”
Arkadan gelen sesle irkildim. Dila buradaydı.
“İyi misin?”
Cevap vermeden önce biraz duraksadım. Neden buradaydı, benim için mi gelmişti?
“İyiyim çıkıyordum şimdi.” dedim ve yüzüme o sahte gülümseme maskelerimden birini taktım. Yine. Ortamda bir sessizlik oldu, inanmamış mıydı bana?
“Ege, iyi misin?” İyiyim demiştim ya. Neden tekrar soruyordu? Fark etmiş miydi arkamdaki mezar taşında yazanı? Öğrenmiş miydi geçmişimdeki o karanlık hikayeyi? Öğrendiyse, şuan benim hakkımda ne düşünüyordu?
Sorular kafamın içinde ard arda yankılanıyordu. Öğrenmemeliydi. Nefret ederdi benden. Sanki dört duvardan oluşan bir odanın ortasında yalnız kalmışta o duvarlar üzerime geliyor gibi hissediyordum. Hayır. Sanki o duvarlar Dila’nın üzerine doğru gidiyorda kılımı bile kıpırdatamıyormuş gibi hissediyordum. Çünkü biliyordum, onlar gerçeklerdi. Bunca yıl sır gibi sakladığım gerçeklerimdi.
“Ege…”
“İyiyim! Anlamıyor musun iyiyim diyorum!” Dişlerimi sıkarak devam ettim. Kendimde değildim sanki. Başım dönüyor, ayakta durmak her geçen saniye daha da zorlaştırıyordu. “Hem sana ne benim nasıl olduğumdan söyler misin? Beni rahat bırak!”
Kafamın içindeki o kısık sesler, neden bu kadar gerçek gibi olmaya başlamıştı.
“Defol git buradan!”
“Ege…” diyen bir ses ama Dila’ya ait değil. Sanki, Doğu bana sesleniyor.
Dila hızlıca arkasını dönüp çıkıyor mezarlıktan. Benim ise gözlerim kararıyor. Doğu’nun sesi kulaklarımda yankılanıyor.
Asla devamını getiremediği o cümlesi
Son cümlesi
Son kelimesi
Ağzında çıkan son harfler
Ege
İki hece
Üç harf
Benim adım
O andan sonra nefret etmeye başladığım adım
Sanki beni çağırıyor. Duyuyorum, evet beni çağırıyor toprak. Beni çağırıyor üzerini örttüğüm geçmişim. Beni çağırıyor çocukluk arkadaşım. Senin yerin burası diyorlar. Evet, burası. Mezarım onun yanında olmalıydı.
Ben Ege Yalçın. Sevdiği kadınla beraber romantik bir kitabın başrolü olmayı hedeflerken o kadının kalbini kırıp, kitabın sonunu ayrılık ile getiren kişiyim.
Belki de ben yalnızca bir yan karakterimdir onun hikayesinde. Belki benden sonra başka bir adamla tanışıp onunla devam ettirecektir kendi hikayesini, belki de o adam olacaktır artık hikayenin başrolü.
Olsun, onun hikayesinde bir yan karakter de olsa olabildiysem ne mutlu bana.
Ben Ege Yalçın. Ya da Göztepe taraftarının bana taktığı lakabımla, sarı fırtına. Adını da lakabını da doğup büyüdüğü şehirden alan o adamım.
Ve Ay, Güneş ile Dünyanın arasına girdi…
SON değil;)
