4.Bölüm
“Sude, neden ağlıyorsun?” diye telaşla sordum. Aklıma gelen şeyle duraksadım. “Gökhan bir şey mi yaptı?” “Onu… başka bir kadınla,” yutkundu bir an. “Yatakta gördüm.” “Ne!” diye bağırdım öfkeyle. Tüm yorgunluğumu unutmuştum şimdi. “Emin misin?” “Evet,” dedi güçlükle, sanki kendi de inanmak istemiyordu. “Annemler Mardin’de olduğu için…” “Gidiyoruz!” dedim. Sinirden gözüm hiçbir şey görmüyordu sanki. Montumu aldım ve ayakkabımı giydim. Sude’nin omzuna dokunduğumda sesimi olabildiğince yumuşatmaya çalıştım. “Hadi.” Tek tepkisi başını sallamak oldu. “Yürüyerek mi geldin?” diye sordum, ev yakındı ama dışarıda yağmur yağıyordu. Yine başını salladığında sinirim daha da artmıştı. Vestiyerden arabanın anahtarını aldım ve Sude’nin sakinleştirme çabalarına aldırmadan bindim. Yan koltuğa bindiğinde düşünmeden gaza bastım. Yol boyunca aklımda bin bir soru vardı. Nasıl? Gökhan bunu nasıl yapabilmişti? Onun için endişelenerek karakola koşmasının üzerinden daha yalnızca iki gün geçmişti. Bir insanın aşkı iki günde bitebilir miydi? Yoksa o da mı yalandı? Peki en başından beri mi yoksa bir süredir olan bir durum muydu? Yanlış anlaşılma olabilir miydi? Son soru aklıma geldiği anda saçmaladığımı fark ettim. Bunun yanlış anlaşılabilecek bir yanı yoktu. Dost bildiğim adamın gerçek yüzü buydu. Kapını önüne geldiğimiz gibi arabayı durdurdum. Arabadan çıkıp hızlıca kapının önüne ilerledim. Sinirle vurmaya başladım. Açmadıkları her saniye beni daha da sinirlendiriyordu. “Aç şu kapıyı Gökhan!” Burnumdan soluyacak hale gelmiştim. Yüzüne yumruğu yapıştırasım vardı. Ancak kapıyı beklemediğim biri açtı. “Ege, Sude? Ne oluyor?” “Çekil önümden Dila! Nerede o herif?” Dila’nın şaşkınlıktan cevap veremediğini görünce yanından geçerek doğruca Gökhan’ın odasına gittim. Kapıyı kırarcasına açtım. Kilitli değildi, içeri adımımı atıp ışığı açarken tekrar, öncekinden de büyük bir öfkeyle bağrıdım. “Gökhan!” Gökhan yataktan adeta sıçrayarak uyandığında yanındaki kadını da yeni fark etmiş gibiydi. Sesim onu da uyandırmış olmalıydı ki şaşkınlıkla bana ve arkamdaki Sude ile Dila’ya bakıyordu. İlk önce adını bilmediğim kadına bakmayı seçti. “Pınar? Sen neden buradasın?” Sude’ye döndü bir anda sanki olanları yeni anlamış gibi. “Sude, yemin ederim düşündüğün gibi değil.” Pijamalar içimde çıktı yataktan. “Pınar benim arkadaşım. Bu gece burada kalacaktı.” Tekrar ona döndü. “Kanepede.” dedi derin bir ima ile. Şimdi herkes bir açıklama bekler gibi Pınar denen kadına bakıyordu. “Ben… ben çıkayım en iyisi. Rahatsızlık verdiğim için özür dilerim.” O da yataktan kalktığında bir şeyleri algılamama fırsat bile kalmadan Sude ve Dila aynı anda atılarak kafamı diğer tarafa çevirdi. Pınar evden kaçarcasına çıktığındaysa hiçbirimiz onu durdurmaya çalışmadık. Dila kulağıma fısıldadı. “Hadi, biz çıkalım onlar baş başa konuşsun.” Başımla sessizce onayladım ve dışarı çıkarak kapıyı kapattım. Salondaki koltuğa kendimi attığımda ve sakinleşmek istercesine dakikalardır tuttuğum nefesi verdim. Star Wars filminde Dark Wolker’ın Luke’un babası çıkmasından sonra yaşadığım en büyük şoktu sanki. Telefonumu elime alarak saate baktım, gece yarısına on dakika vardı. Tüm hayatımı altüst eden o lanet güne yalnızca on dakika… 10 yıl önce… Şehrin en işlek ve geniş yollarından birinin önünde dikilen iki genç de artık bıkmaya başlamıştı. Arabaların biri bile durup yol vermiyordu. Ege adlı sarı saçlı genç yoldaki araba sayısının azaldığını görünce arkadaşına döndü sırıtarak. “Bak şu aradan geçebiliriz.” Diğer genç o kadar cesur değildi, yanaşmadı bu fikre. Ege ise gözlerini devirmekle yetindi ona. “Peki o zaman sen beklemeye devam et.” diyerek biraz önce işaret ettiği boşluğa doğru koşmaya başladı. O daha yolun yarısına bile gelmemişken ara yoldan giren bir araba hızla ona yaklaşmaya başlamıştı. Ancak Ege karşıya geçemeye, arkadaşı da ona o kadar odaklanmıştı ki farketmediler bile. Sonunda aralarındaki mesafe iyice azaldığında Ege arabanın tam ona doğru geldiğini fark edebildi. Olayın şokuyla donup kalmıştı, arkadaşı ona sesleniyor ancak o yerinden bile kıpırdayamıyordu. Sürücü ise o kadar sarhoştu ki bir gözü kapalı sürüyordu sanki aracı. Birden şiddetli bir çarpmanın etkisiyle kendine geldi. Acıyla başını kaldırdığında arkadaşının onu diğer tarafa ittiği anladı, araba kendisine çarpmadan saniyeler önce ise kendisine bakarak acıyla gülümsediğini. “Ege…” diye başladı, ve o cümlenin devamı asla gelmedi. “Doğu!” Acıyla sayıkladı onu kurtaran arkadaşının adını. Tek bir kelimeydi bu, tek bir isim. Ancak altında çok daha fazla anlam yatıyordu. Bir fedakarlığın ağırlığıydı belki de, ben bu yükü taşıyamam diyen bir haykırıştı. O an anlamıştı Ege, doğu ve batı bir arada olamazdı. Zıt kutuplar bir arada olamazdı. Kader onları ayırmak isterdi.Tıpkı anne babası gibi, tıpkı o ve Doğu gibi. “Doğu…” diye mırıldandı. Çarpan arabanın sürücüsü telaşla kapıyı açıp inerken radyoda çalan şarkı duyuluyordu. “Erkekler ağlamaz, sil göz yaşını…” Erkekler ağlar diye düşündü. Bazen en çok da erkekler ağlar. Göz yaşlarını silmek istemiyordu, güçlü görünmek şuan istediği son şeydi. Doğu’nun ailesine ne diyecekti, oğlunuz beni kurtarmak isterken öldü mü? Peki ya abisinin ölümünü sekiz yaşındaki bir kıza nasıl açıklayacaktı, bir daha onların yüzüne vicdanı sızlamadan bakabilir miydi? Ambulansın yaklaştığını duyabiliyordu. Bacağındaki hiç de hafif durmayan yara sızlarken zorlanarak ayağa kalktı, arkadaşı yerine onunla uğraşıp zaman kaybetmelerini istemiyordu. Acıya dayanmayarak tekrar yere çöktüğünde bu sefer öncekinden daha da şiddetli şekilde ağlamaya başladı. Arkadaşı onun yüzünden ölümle burun burunaydı ama onun yanına bile gidemiyordu. O gece hastane yatağında uzanırken ise aklında tek bir düşünce, dudaklarında tek bir şarkı vardı. Çok istedim bu gece kendimi asmak Ellerimle kendi mezarımı kazmak Elimden gelen oturup evimde Sana şarkılar yazmak “Keşke,” dedi acıyla ama aynı zamanda mırıltılıyla. “Keşke, senin yerine ben ölseydim. Keşke kurtarmasaydın beni.”
O genç büyümüş, bacağındaki yara iyileşmişti. Ancak kalbindeki yara on yıl sonra bile onunlaydı.


