Minho’nun arabasından inip eve girdikten sonra Jisung uzun süre kapının arkasında ayakta kaldı. Işıklar kapalıydı. Evin içindeki sessizlik sanki biraz önce Minho’nun arabasında hissettiği o sıcak sessizlikle yankı buluyordu.
Parmaklarını hâlâ dizinde hissediyordu.
Minho, hiçbir şey dememişti. Öylece elini koymuştu.
Ama o dokunuş… Jisung’un kalbinde binlerce kelimeden daha gürültülüydü.
Ertesi gün, lokanta tatildi.
Hava gri, ama yağmur yoktu. Jisung evde duramadı. Ayakkabılarını geçirip sokağa çıktı. Nereye gittiğini bilmeden yürüdü. Kalbinin götürdüğü yere. Belki tesadüfen karşılaşırım diye umut ederek.
Derken bir araba yanaştı kaldırıma. Camı indi.
Minho.
Siyah bir palto giymişti bu kez. Gözleri uykusuz ama dikkatliydi.
“Bindiğin her arabayı böyle mi durduruyorsun?” dedi Jisung gülümseyerek.
Minho sadece başını eğdi.
“Hayır. Sadece seni görünce duruyorum.”
Sahil kenarında boş, sessiz bir çay bahçesine oturdular. Deniz griydi, ufuk çizgisi belli belirsizdi. Ama bu belirsizlik ikisini de rahatlatıyordu. Çünkü artık ne olacaklarını bilmiyorlardı ama birlikte olduklarında… doğru bir şey hissediyorlardı.
“Benim hayatım… senin bildiğin gibi değil,” dedi Minho, bakışlarını denize dikerek.
“Biliyorum,” dedi Jisung.
“Hayır. Bilmediğin çok şey var. Ben öyle bir hayatın içinde büyüdüm ki, insanlar bana güvenmeyi bile unutmuştu. Güvenmek… zayıflıktı. Ve zayıflık seni öldürürdü.”
“Peki şimdi?”
Jisung’un sesi yumuşaktı.
“Bana güveniyor musun?”
Minho ilk kez doğrudan ona baktı. Yüzü donuktu ama gözleri konuşuyordu.
“İlk defa... deniyorum.”
Sessizlik bir süre daha devam etti. Sonra Jisung başını yana çevirdi, Minho’nun omzuna yasladı. Şaşırarak değil, sığınarak.
Minho irkildi önce, ama sonra hiçbir şey demedi. Omzuna yaslanan o minik bedeni hissettiğinde, kalbinin kenarlarında bir sıcaklık aktı.
Sanki yıllardır sırtına yük olan o ağırlık, yavaşça eriyordu.
“Senin yanında… garip bir şey hissediyorum,” dedi Jisung fısıltıyla.
“Ne gibi?”
“Sanki korunaklıyım. Ama aynı zamanda… ateşe yakınım. Tehlikelisin, evet. Ama ben seni korkarak değil, merakla izliyorum.”
Minho hafifçe başını çevirdi. Aralarındaki mesafe sadece birkaç santimdi şimdi.
“Ben seni ilk gördüğümde,” dedi, sesi neredeyse rüzgârla karışıyordu, “elinde yemek tepsisiyle, o kadar ciddiyetsiz ama o kadar… canlıydın ki… seni izlemekten kendimi alamadım.”
Jisung gülümsedi.
“Yani ilk görüşte aşk mı diyorsun?”
“Hayır,” dedi Minho, gözlerinde hafif bir alaycılıkla. “İlk görüşte bela.”
İkisi de güldü. Kahkahaları kısa sürdü ama izleri kalpten silinmedi.
O akşam, Minho Jisung’u bir daha bırakmak istemedi. Onu kendi evine götürdü. Büyük, soğuk, sade bir apartman dairesiydi. Duvarları gri, eşyaları düzenliydi ama içinde bir yaşam belirtisi yoktu.
“Burada mı yaşıyorsun?”
“Evet. Daha çok kalıyorum diyelim.”
Jisung içeri adım attığında, Minho’nun yalnızlığını gözleriyle gördü. Her şey çok düzenliydi… fazlasıyla.
“Bu evde hiç yemek kokusu yok,” dedi Jisung, mutfağa doğru yönelerek.
“Yemek yapmam. Hep dışarıdan.”
“Buna bir son vermemiz gerekiyor.”
Minho mutfağın eşiğinde durdu, Jisung’un tezgâhın başında dolanmasını izledi.
Sanki evi değil, ruhu canlanıyordu.
O gece birlikte yemek yaptılar.
Jisung’un hazırladığı basit bir makarna ve Minho’nun açmadığı şarapla kurdukları masa… ikisinin şimdiye kadar yaşadığı en “normal” şeydi belki de.
Ama o normalliğin içindeki sıcaklık, her şeyden değerliydi.
Yemekten sonra Minho, Jisung’a sessizce yaklaştı. Uzun bir süre göz göze geldiler.
“Ben birine böyle bakmadım daha önce,” dedi Minho.
Jisung başını kaldırdı.
“Ben de kimseye böyle yaklaşmadım.”
Sonra... Minho eğildi. Dudakları Jisung’un alnına dokundu.
Bir öpücük değil, bir dua gibiydi.
Korumak için, kıymet vermek için.
Jisung’un gözleri doldu. Ama bu sefer korkudan değil.
Güvenden.
Gece ilerlediğinde, ikisi de birbirlerinin yanında, kıyafetleriyle koltukta uyuyakaldı. Minho'nun kolu Jisung’un belinin altındaydı. Jisung’un yüzü göğsüne yaslanmıştı.
Kalp atışları... ilk kez senkronize olmuştu.
──★ ˙🍓 ̟ !!