İçeriğe geç

doin time • minsung

Bölüm 4 · 2 dk okuma

doin time • minsung

Bölüm 4

𝟒- 𝐊𝐨𝐫𝐮𝐦𝐚

Günler geçmişti.

Minho lokantaya gelmiyordu artık. Jisung onu ne kadar beklese de, her gelen müşteri Minho'nun yerinde oturmadığında, içinden bir parça daha eksiliyordu. Ama onu geri çağıracak cesareti de yoktu. Çünkü kalbindeki sızı hâlâ dinmemişti.

Jisung’un elleri yemek yaparken hâlâ hızlıydı ama dikkatli değildi. Birkaç defa parmağını kesmiş, yanlış malzeme kullanmıştı. Jiwoo bu hâline dayanamayıp bir gün yüzüne vurdu:

“Unut artık şu adamı. Tehlikeli biri. Sana göre değil.”

Jisung sessizce ellerini kuruladı. Başını eğdi.

“İnsan kendine göre olanı seçemiyor bazen…”

O gece restoran yoğun değildi. Havanın sertliği, yağmurun kokusu içerideki müşterileri azalttı. Jisung kapanışa yakın tek başına kalmıştı. Jiwoo eve erken gitmiş, garsonlar da çıkmıştı. Lokantanın önünü silerken son masalardan birinde üç adam oturuyordu. Sarhoş oldukları belliydi, kahkahaları yüksekti.

Jisung boş sandı ama masaya yaklaşınca adamlar konuşmaya devam etti. Birinin sesi tedirgin ediciydi.

“Bu çocuk ne tatlı, değil mi? Minik bir kedi gibi…”

“Biraz daha içkiden sonra, belki bize biraz özel tatlar da hazırlar.”

Jisung aniden durdu. Tüyleri diken diken oldu. Adamların gözleri üstündeydi ve bu bakışlar aç, niyetleri belli olan birer bıçak gibiydi.

“Siz artık gitmelisiniz,” dedi Jisung, sesi cılız ama kararlı.

Adamların biri ayağa kalktı. Yana doğru eğildi.

“Tatlı çocuk, neden bu kadar sert oldun birden? Biz sadece... biraz eğlenmek istemiştik.”

Jisung arkasına çekilirken kalbi küt küt atıyordu. Mutfağa koşmaya çalıştı ama bir adam kolunu yakaladı.

“Bırak dedim!” diye bağırdı Jisung, ama ses sokakta kaybolacak kadar cılızdı.

Tam o an... lokantanın kapısı hızla açıldı.

Sert bir ayak sesi zemine çarptı.

Minho.

Simsiyah giyinmişti, üzerindeki palto yağmurla ıslanmıştı. Gözleri alev alev yanıyordu. Elini cebine attı, yavaşça bir şey çıkardı — tabanca değildi. Bu daha sessiz, daha zarif bir tehditti: sustalı bıçak.

“Onu bırakın,” dedi, sesi ölüm sessizliğinde yankılandı.

Adamlar dondu. Gözlerinden sarhoşluk anında kaçtı. Minho onlara doğru yürüdükçe, etraftaki hava daraldı sanki. Bir adam Jisung’u bırakıp kaçmak isterken Minho bileğine bastı, çığlık attı.

“Bu çocuk benim.”

Sesi sakin ama kesinlik doluydu.

“Dokunanı yakarım. Hiç şaka yapmam.”

Adamlar titreyerek çıktılar. Minho bıçağı geri cebine koydu, sonra Jisung’a döndü.

Jisung hâlâ nefes nefese, yere çömelmişti. Korkudan değil. Şaşkınlıktan.

“Sen... nereden bildin?” dedi Jisung, sesi fısıltı gibi.

Minho birkaç adım yaklaştı. “Uzaktan izliyordum. Artık seni yalnız bırakmamaya karar verdim.”

Jisung başını kaldırdı. Göz göze geldiler. İlk defa... Minho’nun gözleriyle doğrudan, savunmasızca.

“Beni izliyor muydun?”

“Gizli değil,” dedi Minho. “Sadece... uzaktan korumak istedim. Ama artık yetmiyor.”

Minho eğildi, elini Jisung’un yanaklarına uzattı.

Parmakları hafifçe titriyordu.

“Sen bana zarar verecek tek şeysin,” dedi sessizce. “Ama bunu bile istiyorum artık.”

Jisung gözlerini kapattı. Kalbinde bir şeyler çözülmeye başladı. Korku, öfke, kırgınlık... yerini yavaşça güvene, o korkunç geceye rağmen gelen sıcaklığa bıraktı.

O gece Jisung Minho’nun arabasına bindi. Konuşmadılar. Sadece yağmurun sesi eşlik etti onlara. Minho Jisung’u evine kadar bıraktı. Kapının önünde durduklarında Jisung arabanın içinde bir süre sessiz kaldı.

Sonra eğilip fısıldadı:

“Tehlikeli olman beni korkutmuyor. Ama hissettiklerim... evet, onlar korkutuyor.”

Minho cevap vermedi. Elini Jisung’un dizine koydu.

Sadece tuttu.

Sıkmadı, zorlamadı. Orada olduğunu hissettirdi.

Ve bazen, bir elin varlığı, bir ordudan daha güçlüdür.

──★ ˙🍓 ̟ !!

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.