İyi okumalar 🦋
______
Hyunjin'den
Bir saat olmuştu yatakta baygın durumda uyuyan küçük bedeni izleyeli. Her kıpırdadığında ayağa kalkıyor, uyanıp, uyanmadığını kontrol ediyor ve tekrar sandalyeme geri oturuyordum.
Korktuğum dönemler başlamıştı. Aynı annemde olduğu gibi vücutta ağrılar oluyordu ve ben bu ağrıların nedenini bulamıyordum. Son çare ise ağrıkesici kullanmaktı.
Serumun bittiğini gördüğümde dikkatlice çıkarmış ve elimi küçük bedenin anlına yaslayarak ateşine bakmıştım. Şükürler olsun ki ateşi yoktu.
Felix'in uyanmasını beklerken sandalyeme oturdum ve binlerce kez incelediğim belgeleri tekrar incelemeye başladım. Belki gözümden bir şey kaçmıştı belki bu sefer bir çıkış yolu bulurum umuduyla baktım. Tekrar baktım, bir kez daha ve bir kez daha.
Nasıl olabilirdi her hastalığın belirtisi vardı ama ortada hiçbir hastalık yoktu. Kafayı yemek üzereydim. Eğer kapı çalmasa ve içeri sekreterim girmese belki de gerçek anlamda kafayı yiyecektim.
"Efendim biliyorum meşgulsünüz ama hastanenin de işlerine bakmanız gerekiyor. Birikmiş toplantılar, imzalanmamış evraklar var."
"Halletmeye çalışacağım Jieun. Şimdi çıkabilirsin"
Yorgun olduğumu anlamış olmalıydı ki hiçbir şey demeden çıkmıştı.
"Doktor"
Kapıya bakarak dalıp gitmiş gözlerimi duyduğum mırıltılı sese doğru yöneltmiştim. Uykucu sonunda uyanmıştı.
"Efendim baş belası"
Felix bir şey demeden ayağa kalkmaya çalışmıştı. İlk başta yatakta oturur pozisyonu aldığında onu durdurmak istemiştim ama ne yapmak istediğini merak ettiğim için beklemiştim. O ise yataktan inmiş, gözlerini ovalayarak uykusunu gidermeye çalışmış sonra ise kollarını iki yana açarak masum bakışlarını bana çevirmişti.
Küçücük boyuyla karşımda durmuş resmen ona sarılmamı bekliyordu. Bir saniye bile beklemeden oturduğum sandalyeden kalkmış ve onun karşısına geçmiştim. Anında ise zarif kollarını vücuduma dolamıştı.
Sım sıkı sarılıyordu bana. Ben de elimden geldiğince sıkı sarılmaya çalışıyor, bir taraftan da ipeksi saçlarını okşuyordum.
"Kendini nasıl hissediyorsun?"
"İyi"
"Ağrın var mı?"
"Hayır"
"Aç mısın?"
"Evet"
"O zaman eve gidelim, yemek yiyelim ve sana iyi geleceğini düşündüğüm ilaçlarını vereyim tamam mı?"
"Yine senin evinde mi kalacağım?"
Göğsüme gömdüğü başını kaldırmış ve sorgulayıcı gözlerini benim gözlerimle birleştirmişti.
"İyileşene kadar benim evimde kalacaksın. Seni gözümün önünden ayıramam"
"Peki ya iyileştikten sonra?"
Keşke dedim içimden. Keşke iyileşsen de kendi hayatına dönsen dedim. Tek isteğim siktiğimin hastalığına bir tedavi bulmak, tedaviyi geçtim hastalığın merkezini bulmaktı. Ama ben her geçen gün tedavi bulmak yerine Felix'i kaybediyordum. Ama onun moralini yüksek tutmalıydım, umutsuzluğa kapılmasına izin vermemeliydim.
"İyileştikten sonra karar verelim buna"
"Ben iyileştikten sonra bırakacak mısın beni"
O anki sorusuyla anlamıştım asıl korkusunun beni kaybetmesi olduğunu. Ne tesadüf ki benim korkum da onu kaybetmekti...
"Ben seni bıraksam ne yazar. Sonuç olarak bir kere dedik sana baş belası ya. Başımın belasısın"
Gülümsemişti... Hayır ben açgözlü biri değilim ama gülümsemesi yetmemişti. Onun kocaman gülüşünü görmek istiyordum.
Eve dönerken yolda çok yakın olduğum bir arkadaşımı aramıştım. Çünkü onun yardımına ihtiyacım vardı. Öyle bir yakın arkadaş ki çocukken birlikte büyümüş, birlikte okula gitmiş, hatta üniversiteye bile birlikte gitmiştik. İş kurma zamanı geldiğinde o, çocuk hastanesinde çalışmayı seçmişti.
Çok zeki olduğuna dair hiç şüphem yoktu. Tanıdığım en iyi doktorlardan biri o ve en iyi arkadaş. Şimdi yardımına ihtiyacım vardı. Bir süreliğine hastanenin başına geçecek güvendiğim biri. O yüzden onu aramış ve eve konuşmak için davet etmiştim.
Felix ve ben yemeğimizi yedikten sonra bulaşıkları yıkıyordum ki kapı çalınmıştı ve gelenin arkadaşım olduğunu anlamıştım. Arkamı dönmüş ilacını içen küçük bedene bakmıştım.
"Felix kapıyı açar mısın?"
Başını hızlıca onaylar anlamda sallamış ve koşar adımlarla kapıya gitmişti.
"Sen bizimkisinin yeni hastası olmalısın. Şu ikide bir minicik, ufacık bir hastam var diyor"
İçerden Minho ve Felix'in sesini duyabiliyordum ve gülümsemeden edemiyordum. Hemen ellerimi kurulayıp onların yanına gittim.
"Ben ufak değilim ki"
"Evet Minho o ufak değil 18 yaşı var"
İkimiz de gülümsemiş ve birbirimize sarılmıştık. İyi gelmişti... Zor anlarında güvenle sarılabileceğin bir arkadaşının olması hissi iyi gelmişti. Ve aşağıdan yukarı dikkatle bize bakan küçük gözler de son günlerde bana iyi gelen şeyler arasında ilk sıradaydı.
"Uzun zaman oldu Jinnie işin düşmeden aramıyorsun."
"Belki de senin beni aramanı bekliyorumdur Minho"
İkimiz de gülümsemiş ve tekrar sarılmıştık. Bu sarılmanın özlem gidermeyeceğini anladığımda konuşmaya başlamıştım.
"İçeri geçelim ve seni kocaman hastamla tanıştırayım"
Minho karşımdaki tekli koltukta oturmuştu. Felix ise benim yanımda.
"Bu Minho çocukluktan beri arkadaşım. Bazı kötü anılarımız oldu ama kendisini severim. Bu da Felix benim baş belam"
Felix, ona ufaklık demediğim için mutlu görünüyor gibiydi. Her şey yolundaydı ta ki Minho geçmiş anıları ortaya atana kadar.
"Sen öyle kötü anılar dediğine bakma Felix. Hiç kavga etmedik biz Hyunjin'le. Bir kere çok konuştuğu için ağzına peçete tıkmıştım o kadar."
Gerçekten de pek güzel anı sayılmazdı. Ama Felix'in yüzünde gördüğüm kocaman gülümsemeden sonra bu anı'nın güzel bir anı olduğuna karar verdim. Onun kahkahalarını duymak bile kalp ritmimi arttırıyordu. O yüzden ben de anıyı devam ettirmek istedim.
"Bir kere çok konuştuğum için değil de Jisung'a senin onu sevdiğini söylediğim için yapmıştın."
"Nasıl da ince detayına kadar hatırlıyorsun ama"
Bu sefer hepimiz kahkahalara boğulmuştuk. Sohbet etmek, Felix'in onca ağrıya rağmen güldüğünü görmek o kadar iyi gelmişti ki Minho'yu neden çağırdığımı bile unutacaktım az kalsın.
Yanımda oturan küçük bedenin esnediğini gördüğümde saatin geç olduğunu anlamıştım. Bir an önce ana konumuza dönmeliydik.
"Kalk bakalım uykucu"
Ayağa kalkıp Felix'in önünde durduğumda, uykulu gözlerini bana çevirmiş ve başını usulca sallamıştı. Minho'nun sırıtarak beni izlediğine emindim. O yüzden ona taraf dönüp konuşmamı yapmıştım.
"Onun yatırdıktan sonra konuşalım senin için sorun olmaz değil mi?"
En sinsi sırıtışını yüzüne yerleştirmişti Minho.
"Sorun değil. Acele etme"
Gerçekten o asla değişmeyecekti. Hep böyle çokbilmiş olacaktı.
Felix'i odasına götürüp, yatağına yatırdıktan sonra elimi anlına koymuş ateşini kontrol etmiştim.
"Nasıl hissediyorsun kendini? Ağrın var mı?"
"Hayır sadece çok uykum var"
"Uyu bakalım uykucu. Bir şey olursa hemen bana seslen"
Her zamanki gibi elimle saçını okşayıp, üstünü örtmüştüm. Şimdi gidip Minho'yla konuşmalıydım.
"Koskoca hastaneyi bana mı emanet ediyorsun?"
Dedi, Minho sesini yükselterek. Şaşırdığı yüzünden belliydi.
"Hem hastane işleriyle, hem de Felix'le ilgilenemiyorum. Kendimi tamamen bu hastalığı araştırmaya vermeliyim. Kısa bir süreliğine bu işleri halledebilirsin. Jieun sana yardım edecek."
Hala şaşırmış yüz ifadesi değişmemişti. Kabul etmeyeceğinden korkuyordum. O kabul etmezse başka güvenecek kimsem yoktu.
"Maaşım ne kadar olacak?"
Gülümseyerek sorduğu sorudan anlamıştım kabul ettiğini.
"Paradan daha cazip bir teklif sunayım mı sana?"
Tabii ki de ona para verecektim. Sonuç olarak kendi işlerini bir kenara atıp benimkilerle uğraşacaktı. Ama aynı zamanda mutlu olacağını bildiğim bir şey de yapmak istiyordum.
"İntikam alıp ağzıma peçete sokmak gibi bir teklifte bulunmayacaksan, dinlemek isterim."
"Bilmiyorum belki de intikamımı almalıyım. Ama peçete sokarak değil de Jisung'un numarasını vermeyerek yapabilirim."
Anında gözleri sonuna kadar açılmıştı. Böyle bir tepki vereceğine emindim. Çocukluğumuzdan beri üçümüz de arkadaştık. Minho'nun Jisung'u sevdiğini biliyordum. Jisung'un da Minho'yu sevdiğini düşünüyordum. Lise son sınıfta Minho, Jisung'a onu sevdiğini söyleyecekti. Her zaman, herkese karşı cesur olan Minho, karşısında Jisung varken dizlerinin bağı çözülüyordu. O söyleyemediği için ben Jisung'a her şeyi anlatmıştım.
Ama... işler çok kötü ilerlemişti. Jisung bir daha Minho'nun yüzüne bile bakmamıştı. Hatta üniversite sınavından hemen sonra Londra'ya gitmişti, üniversitesini orada okumaya karar vermişti. O günden numarasını değişmiş ve aramızda olan tüm ilişkiyi kesmişti. Jisung'un neden böyle bir şey yaptığınu bilmiyorum ama onların ayrı kalmasında ben suçluydum.
Numarayı nerden buldum derseniz ise, çocukluktan arkadaş olduğumuz için annelerimiz de birbirleriyle konuşuyorlardı. Annemin vefatından sonra telefonunda Jisung'un numarasını bulmuştum. Bunca zaman biliyor olması ve numarayı bize vermemesi de garibime gitmişti.
Bir anlık geçmişe dalıp gitmiştim. Kendime gelip, karşımdakinin yüzüne baktığımdaysa nefes almam zorlaşmıştı. Sanki şu an karşımda lise son sınıf Minho duruyordu. Aynı o günkü gibi...Jisung'un gideceğini öğrendiği günkü gibiydi gözleri. Dolu dolu.. deniz gibi dalgalanarak taşmak istiyordu... ama Minho'nun gururu dalgaları dizginliyor, bir damla bile kıpırdamasına izin vermiyordu.
M: "Ne zamandandır var sende numara?"
H: "Annemin telefonunda buldum"
M: "A-aradın mı hiç?"
H: "Cesaret edemedim"
M: "Acaba hala sincap gibi mi yemek yiyor?"
Sorduğu soru karşısında ikimiz de gülümsemiştik. Ah...gerçekten Jisung'u özlemiştim... Sincap gibi tüm lokmaları ağzına doldurarak yemesin bile.
H: "Numarayı sana gönderdim. Konuşursan bana da haber ver."
Sadece başını sallamıştı. Ne kadar üzgün olduğunu anlayabiliyordum. Eskiden çocuktur biraz geçsin başkasına aşık olur diyordum. Ama o biraz dediğim on seneden fazla oldu ve Minho o günden kalbini aşka kapattı.
_________
Umarım bölümü beğenmişsinizdir.
Oy vermeyi unutmayın lütfen.
Dialoglara baş harfi koyacağım daha iyi anlaşılsın diye.






