İçeriğe geç

Doctor // HyunLix

Bölüm 2 · 9 dk okuma

Doctor // HyunLix

Bölüm 2

Sen yap

Bu kitap 11 bölüm. Hepsini yayınladıktan sonra mr.mafia devam edecek 🤭🤍

________

Hyunjin'den

Birkaç saat önce adının Felix olduğunu öğrendiğim ufaklığın, ah pardon ufaklık değildi dimi o? Ne de olsa 18 yaşı vardı. Kocamandı. Evet evet kocamandı o yüzden şimdi MR çektirmek için giyinmesi gerektiği kıyafeti üzerine ayarlamak için iki saattir uğraşıyordum.

Uzun süren çabalarımdan sonra son olarak ayak bileklerinde olan kemerleri de ayarlayarak ayağa kalktım. Standart olan MR kıyafetini neredeyse üç beden küçültmüştüm. Ama sonunda zafer gülüşümü yüzüme kondurarak sakince MR koltuğunda oturan "kocaman" bedene baktım.

"Tamamdır, hallettik bunu da. Şimdi başını buraya koyarak uzan ve sakın kımıldama. Yoksa düzgün çekemezler tamam mı?"

Başını onaylar anlamda salladıktan sonra mesajımı almış ve ayağa kalkarak elimi omuzlarına koymuş, düzgün yatması için omuzlarından hafifce ittirmiştim.

O mükemmel gözleriyle bana bakarken nasıl onu burada yalnız bırakabilirdim ki? Siz olsanız bu mükemmel bakışları terkede bilir miydiniz? Gözlerinin içine bakarken dalıp gitmiştim yine. Bu bakışım saatlerce sürebilirdi bana seslenmeseydi.

"Doktor"

Tamam yıllardır doktorluk yapmıştım ve ilk defa "doktor" kelimesinin büyüleyici olduğunu anlamıştım. Bana böyle seslenmesini beklememiştim. Belki adımla seslenir diye düşünmüştüm. Ama böylesi daha çok hoşuma gitmişti.

"Efendim"

"Çok mu kalıcam burada? Hiç mi kımıldamamalıyım? Peki ya nefes alırken göğsüm kıpırdarsa? Ya vücudum kaşınırsa? Ben çok hapşururum, onu da mı yapamam? Gözlerim, gözlerimi kırpmadan duramam ki. Yoksa hiç mi açmamalıyım?"

Nefes bile almadan sorduğu sorulara karşıt gülümsemiştim. Korktuğunu anlamıştım. O yüzden özenle sorularını cevaplamalıydım.

"Derinlemesine bir MR çektirmemiz lazım. Kemiklerinin durumunun nasıl olduğu bizim için önemli. Normalde 15 dakika sürer ama şimdi 60 dakika kalman gerekiyor. Bu kadar süre kımıldamadan durman tabii ki imkansız. O yüzden sakinleştirici yapacağım."

"Uyutacak mısınız beni?"

Tamam onu sakinleştiriyim derken daha fazla korkutmuştum sanırım.

"Sadece azıcık bir miktarda sakinleştirici yapacağım. Eğer kendini uykuya teslim etmek istersen uyursun. Ama istemezsen sadece gözleri kapalı şekilde duracaksın."

Başıyla beni onayladığında hala korktuğu belliydi ki ellerini karnının üstünde birbirine birleştirmiş şekilde tutmuştu. Bakışan gözlerimiz, hemşire elinde iğneyle içeri girdiğinde ayrılmıştı.

Elinde hazırladığı iğneyle bana yaklaşan hemşire güler yüzüyle sorusunu sormuştu.

"Efendim siz mi yapacaksınız yoksa ben mi yapayım?"

Hemşire iğneyi elinde hazır tuttuğu için onun yapmasını istedim. Ne de olsa bu onun işiydi.

"Tabii yapabilirsiniz"

Hemşire elinde iğneyle Felix'e yaklaştığında, küçük beden büyülü irislerini bana çevirmişti.

"Sen yap"

Felix'in bana yönelik cümlesinden sonra sertçe yutkunmuştum. Gözlerimi elinde iğneyle bana bakan hemşireye çevirmiş ve bir saniye bile beklemeden iğne ve pamuğu elinden almıştım.

"Ben hallederim, siz çıkabilirsiniz."

Hemşire iğne ve pamuğu bana teslim ettikten sonra odadan ayrılmıştı. Yatan çocuğa doğru yaklaşıp incecik kolunu tutmuş ve zaten bol olan kıyafetini yukarı sıyırmıştım. Uygun damar bulduktan sonra pamukla üstünü silmiş, iğnenin içinde kalan havayı tamamen boşalttıktan sonra koluna yaklaştırmıştım.

Gözlerini sımsıkı kapatan Felix'in korktuğunu biliyordum o yüzden elimi çabuk tutup hemen iğneyi yapmış, yarayı üfledikten sonra üzerini pamukla tekrar silmiştim.

"Bitti. Nasıl hissediyorsun kendini?"

"Rahatlamış gibi"

Mırıltılı sesine gülümsemeden edememiştim. Şimdiden kendini uykuya teslim edeceği belliydi. Son kez yatan pozisyonunu düzeltmiş, sarı saçlarını okşadıktan sonra odayı terk edip, bilgisayarın olduğu odaya geçmiştim. Çalışanlara makineyi çalıştırma emrini verdikten sonra geriye sadece 60 dakika beklemek kalmıştı.

"Efendim siz isterseniz gidin. Bitince biz size haber veririz."

Çalışanların bana yönelttiği teklifi geri çevirmiş, sandalye çekerek oturmuştum. 60 dakika boyunca gözümü bile kırpmadan içeride yatan minik bedeni izleyeceğime emindim.

Başarılı geçen MR süresi bittikten sonra, makinenin kapatılmasını beklemiş, hemen sonrasında da içeri girmiştim. Gözleri kapalı şekilde duran küçük bedenle karşılaştığımda hala uyuduğunu farkettim.

Yaklaşıp elimi alnına koyarak ateşini kontrol etmiştim. Biraz ateşi vardı ki bu normaldi, 1 saattir manyetik alanda duruyordu. Bir süre mışıl mışıl uyuyan bedene baktıktan sonra sedye gelmediğini farkettim. İçerdeki çalışanlar sonuçları derliyor olmalılardı.

Sanki MR makinesinin değil de dünyanın en yumuşak ve rahat yatağında uyur gibi mışıl mışıl uyuyordu Felix. Oysa ki sakinleştiricinin dozu yüksek değildi.

Bir elimi küçük bedenin dizlerinin altına, diğerini de başının altına koyduktan sonra dikkatlice kaldırmış, kaldırdıktan sonra sırtından rahat tutayım diye başını göğsüme yaslamıştım. O ise sanki hala en rahat yataktaymış gibi uyuyordu.

Felix'i odasına getirdikten sonra yatağa bırakmış ve ateşini tekrar ölçmüştüm. Normalden yüksek olduğu için ilaç içmesi gerekiyordu. Ama o, hala bebek gibi uyuyordu. Onu uyandırmak için harekete geçtiğimde ise kapı tıklatılmış, ardından da doktorlardan biri elinde MR kağıtlarıyla içeri girmişti.

"Efendim MR sonuçlarını getirdim"

O cümlesini söylerken yüzüne dikkatlice bakıyordum. Kağıtları elime almaya korkuyordum. Ya kötü bir sonuç çıkarsa? Karşımdaki doktoru o kadar dikkatli süzüyordum ki, mimiklerini dinlemeye çalışıyordum. Onun yüzünde üzüntü kırıntısı sezmek istemiyordum.

Elimi kağıtlara uzatıp aldıktan sonra baş eğerek izin istemiş ve odadan çıkmıştı. Ben de elimdeki kağıtları inceliyordum. İlk önce kafatasına baktım. Hiçbir sorun yoktu. Hatta annemde olduğu gibi beyinde küçülme belirtileri bile yoktu. Tamam demek ki biz şu an hastalıktan bir adım öndeyiz. O beyine ulaşmadan biz ulaşmalıyız ve kafatasını güçlendirecek tedaviler yapmalıyız.

Kağıtı bırakıp, diğer kağıta bakmıştım. Burada kalp, göğüs kısmı vardı. Gözüm ilk olarak kalbine kaydı. Dudağımın kenarının havalanmasını engelleyemedim. Kalbi de kendisi gibi küçücüktü. Eğer şu an kalbini elimde tutuyor olsaydım muhtemelen avuç içim kadar olurdu.

Kötü olan şey ise göğüs kafesinde darlık olması. Bu hastalığın kemiğe verdiği zarar yüzünden olmuştu. Göğüs kafesi daraldığı için akciğerler rahat hareket edemiyordu, bu da oksijen azlığına ve bayılmalara getiriyordu. Yani hastalığın, hastaları bayıltma nedeni kemikleri eriterek daraltmasıydı.

Diğer tüm kısımları da inceledikten sonra belgeleri sandalyeye bırakıp rahat bir nefes almıştım. Evet hala sorunlar vardı ama hastalığın ilerlemediği belliydi.

"Doktor?"

Kulağıma gelen sessiz ve mırıltılı sese taraf döndüğümde uykuya galip gelmiş, kısık gözler bana bakıyordu.

"Efendim"

"O garip makine benim vücuduma bakacaktı. Baktı mı? İyi miyim?"

Bana karşı konuşurken gözleri, yatağın yanındaki sandalyede duran belgelere kaymıştı ve elini uzatarak almaya çalışmıştı. Yetişemeyeceğini anladığımda belgeleri elime adım ve sandalyemi yatağa yakınlaştırarak oturdum.

Dikkatli bakışlarıyla bana bakıyordu. Ben de tek tek belgeleri ona göstererek her şeyi açıkladım. Sessizce sonuna kadar beni dinledi ve bitirdiğimde gözlerimi ona çevirmiştim tepkisini ölçmek için. O da anında sorularını sormaya başlamıştı bile.

"Ciğerlerim için alan kısıtlı mı yani? Genişletemez miyiz?"

Derin bir nefes almış ve tekrar bana dönmüştü.

"Bak ben kocaman nefes alabiliyorum hiç sorun yok ki"

Bana kanıtlamak için derin nefes alması çok tatlıydı.

"Sana derin bir nefes almışsın gibi gelebilir ama ciğerlerin yeterince şişemiyor"

Beni anladığını belirtmek için kafasını usulca salladı.

"Bu düzeltilemez değil endişelenme. Şimdi belirtileri ölçmek için Tansiyonuna, kandaki şeker miktarına, kilona, boyuna bakmamız lazım."

Tekrardan başını aşağı ve yukarı salladı. Bu kadar tatlı olmak zorunda mıydı?

"Ne zaman yemek yiyebilirim?"

Ah tabi ya onca işin arasında onun yemek yemedğini unutmuşum. Ama bazı tahlilller için hala aç alması gerekiyordu.

"Az önce söylediğim işleri de hallettikten sonra yemek yemeğe götürücem seni anlaştık mı?"

Gülünce kısılan gözlerini bana gösterdiği için çok mutluydum. Elimde olsa hep öyle gülümseyerek durmasını isterdim, çünkü bu ona çok yakışıyordu.

"Anlaştık ama Doktor..."

Elini uzatmış ve elimde duran belgeleri almış, kurcalayarak içinden birini seçmiş ve bana uzatmıştı.

"Sende benim kalbimin fotoğrafı var. Ben de senin kalbinin fotoğrafını görmek istiyorum."

Gülümseyerek bana uzattığı MR fotoğrafını almış ve minik kalbine bir kez daha bakmıştım.

"Tamam o zaman tedavine başladığımızda eğer güçlü olursan ve ilerleme kaydedersen sana kalbimin fotoğrafını hediye edicem"

Ve yine kusursuz olan, gülünce kısılan gözlerini bana sunmuştu.

Ben aldığımız boy, kilo, kan, tansiyon değerlerini not alıyorken o da her zamanki gibi masum sorularına devam ediyordu.

"Doktor ne yiycez?"

"Sen ne istersen"

"Peki nerede yiycez?"

"Sen nerede istersen?"

"Ama ben hiç Kore'ye gelmedim ki"

"O zaman yemeği sen seçersin, gidecek yeri de ben"

Dedim, notlarımı yazdığım defterimi kapatıp masaya bıraktıktan sonra. Şimdi yemek yemeğe gidebilirdik ama önce çalışanlara emrettiğim kıyafetleri getirmelerini beklemeydim. Felix hastane kıyafetlerindeydi ve doğru düzgün üst gerekiyordu. Tam o anda kapı çalınarak içeri özel şöförüm, elindeki poşetlerle girdi.

Poşetleri köşeye bıraktıktan sonra baş eğerek çıkmıştı. Çalışanlarım beni tanıyordu ve çok konuşmadığımı da biliyorlardı o yüzden işlerini halledince sessizce gidiyorlardı. Bu hoşuma gidiyordu.

Gözlerimi poşetlere dikkatle bakan Felix'e çevirdim.

"Bunların hepsi senin. İçinden istediğini giyin ve yemek yemeye gidelim. Kapıda bekliyorum."

"Teşekkürler Doktor"

Ayağa kalkmış ve kapıdan dışarıya çıkarak sırtımı duvara yaslamıştım. Onun yüzünün güldüğünü gördüğüm için istemsizce ben de gülümsüyordum.

Çok geçmeden üstünde siyah bir eşofman ve beyaz bir sweat ile dışarı çıkmıştı Felix. Ben de üstümdeki beyaz önlüğü çıkararak odadaki yatağa bırakmıştım.

"Hadi gidelim ufaklık. Ben çok acıktım"

Ufaklık dediğim için kaşlarını çatmıştı. Böyle daha da tatlıydı. Ama konudan konuya atlama becerisi gerçekten mükemmeldi.

"Doktor bana bir defter ve bir de kalem verebilir misin?"

Bu sefer ben kaşlarımı çattım.

"Ne yapacaksın onları"

"Hiç işte bir şeyler yazıcam"

Gülümseyerek elimi sırtına yaslamış ve ilerlemesi için azıcık ittirmiştim. Asansör'e bindikten ve otogar katına tıkladıktan sonra gözlerimi ona çevirmiştim.

"Odamda bir sürü var. Yemek yedikten sonra istediğini sana vereceğim."

"Tamam"

Deniz kenarında bir restorana gelmiştik ama yaklaşık bir saattir baş belasının yemek seçmesini bekliyordum.

"Hey ufaklık sekizinci kez bakıyorsun menüye"

"Ufaklık dediğin için sekiz kere daha bakıcam"

Sesli şekilde gülümsemiştim. Sanırım sessiz biri olduğunu söyleyerek yanılmışım. Birlikte zaman geçirdikçe baş belası tarafı orayaya çıkıyordu.

"Bak sen ufaklığa artık baş belası leveline atlamış"

Elimi önümde oturan baş belasının saçlarına daldırmış ve karıştırmıştım. O da sesli güldüğünde arkama yaslanmış ve gülüşünü izlemiştim. Evet onu eve götürüp, karşıma oturtarak her gün gülüşünü izleyebilirdim.. bir an bile sıkılmadan.

Elimi uzatarak dokuzuncu kez baktığı menüyü alinden almıştım ve sorgulayan bakışlarını üzerime çekmiştim.

"Benim bir fikrim var"

Dedikten sonra garsonu çağırmış ve menüde olan her şeyden biraz istemiştim.

Onun iştahla yediğini gördüğümde rahatlamıştım. Kan örneği annemin kanıyla aynı çıkmıştı. Aynı hastalığa sahip olduklarına emindim ama Felix'de ilerlememişti. Ve her şeyin başında olduğu için onu kurtarabilirdim.

İkimiz de doyduğumuz için kalkmış ve deniz kenarında yürümeye başlamıştık.

"Sevdin mi yemekleri"

Başını onaylar anlamda hızlı hızlı sallamıştı.

"Hadi bakalım seni hastaneye götürelim. Geç oldu. Yarın tedavinin ilk günü"

"Sen gece hastanede olmayacak mısın?"

Bana bu kadar alışması normal mi bilmiyorum ama çok hoşuma gitmişti. Elimi yine sarı ve yumuşak saçlarına daldırmıştım. Sanki o saçlara dokunmak için bir bahane arıyormuşum gibi.

"Sen uyuduğunda gideceğim ve sen uyanmadan döneceğim. Olur mu böyle?"

"Olur"

Hastaneye döndükten sonra Felix'le odama geçmiş ona bir defter ve kalem bulduktan sonra oradan çıkmıştık. Onu odasına bıraktıktan ve uyuduğuna emin olduktan sonra üstünü sıkıca örtmüş ve evime gitmek için yola çıkmıştım.

Hastanenin çıkış kapısına ilerlediğimde gördüğüm manzara karşısında kaşlarım çatılmıştı.

Yine her zamanki gibi hastanenin eski sahibinin oğlu sarhoş durumda, hastanenin önünde bağırarak konuşuyordu. Güvenlik de zorla onu uzaklaştırmaya çalışıyordu.

Kapıdan dışarı adımımı attığımda bana bakmış ve yüksek sesle konuşmuştu.

"Sen.. Sen benden her şeyimş aldın. Babamı iyi biri olduğuna inandırdın ve benden bu hastaneyi aldın. Ben bunu sana bırakmam."

Sık sık bu durumları yaşadığım için gözlerimi devirmiş ve arabamı çalıştırarak evin yolunu tutmuştum. Bir an önce eve gitmek ve uyumak istiyordum.

Bugün o kadar çok yorulmuştum ki kendimi eve atar atmaz duş almış ve yatakta kendimi uykuya teslim etmiştim. Telefonum çaldığında ise uyuyalı birkaç saat olmuştu. Göz gözü görmediği saatte ne olmuş olabilirdi ki?

Telefona baktığımda Jieun'un aradığını görmüş ve hemen açmıştım. Jieun anında konuya girdiği için ciddi bir şeyler olduğunu da anlamıştım tabi.

"Efendim. Hastanenin eski sahibi Minjea bey'in oğlu hastanede şu an üstünde canlı bomba var. Hastaneyi boşaltıyoruz. Adamın nerede olduğu bilinmiyor bomba imha ekibi gelecek birazdan. Ama kos koca hastaneyi tamamen boşaltabilir miyiz bilemiyorum haber ver-"

Cümlesini bitirmesine izin vermemiştim bile hemen telefonu kapatıp hastaneye gitmeliydim. Felix içerideydi. Hastanede binlerce can, kıpırdayamayacak hastalar vardı evet ama önceliğim Felix'di. Hemen yanına gitmeliydim. Kim bilir nasıl korkmuştur şimdi.

_________

Öpüşün

Oy vermeyi unutmayın aşkolar

Ben kaçar 🐈‍⬛

Bu momentten sonra bayılmışım bölüm atmayı unutmuşum.

Bölüm sonu

5 yorum