Bu kitabı çok oldlar bilir. 15 takipçiyken yayınlamıştım. Save me'den sonra ikinci kitabım sonra beğenmeyip arşivlemiştim sonra da Angel yazmaya başlamıştım. Hala beğenmiyorum ama bu kitaptaki MinSung da çok tatlı ve okuduktan sonra arşivde kalsın istemedim 😭. Acemice bir kitap hem kısacık hem de çok soft. Bu kitabı yayınladıktan sonra mr.mafia bölümleri atacağım, yeni kitap yazdım onu yayınlayacağım ve angel özel bölüm atma planlarım var.
İyi okumalar 🦋
__________
Hyunjin'den
"Şimdilik bu hastalığın ismini Adrenolökodistrofi olarak not alıyoruz, ama tamamen adrenolökodistrofi proteininin eksikliğinden kaynaklanan bir hastalık olduğunu söyleyemeyiz. Hastalık neredeyse bildiğimiz tüm eksi ve yokedilemez yönlere sahip. Şimdilik araştırmalarımıza dayanarak hastalığın belirtilerini şöyle tanımlayabiliriz. Zayıflama, yutkunmada zorluk, yürüyememek, zihin yitimi, işitme zourluğu, saç dökülmesi, ağız, burun ve gözün değişime uğraması, kas erimesi ve zihinsel, gelişimsel bozukluklara neden olabilir."
Bu yürüttüğüm kaçıncı toplantıydı bilmiyorum ama konuşurken boğazım beni daha fazla idare edemeyecekti. Elimdeki kağıtları, önümdeki masaya bıraktım ve bardaktaki sudan bir yudum aldım. 2 ay önce annemi bu anlattığım hastalıktan kaybetmiştim.
Bu zamana kadar hiç bir hastalık umrumda olmamıştı. Neredeyse 28 yaşındaydım ve üniversitemi birincilikle bitirdim, bir çok yerde çalıştım, sayamadığım kadar ameliyat yaptım, bir çok can kurtardım ve kaybettim. Şimdi son 2 senedir Seoul hastanesinin başındaydım ve hayatım inanılmaz derecede rahattı. Sadece hastane yönetiyordum, ameliyata girme stresi olmadan. Ama 5 ay önce annem tüm eğitim hayatım boyunca hiç karşılaşmadığım bir hastalığa yakalandı. O günden beridir araştırıyorum ama ne bir tedavi bulabildim, ne de bu hastalığa yakalanan ikinci bir kişi.
Evet bunların hepsini bir yudum suyu içerken düşündüm ve insan vücudunun ne kadar gereksiz olduğunu bir kez daha anladım. Önüme bıraktığım dosyaları elime alarak ayağa kalktım ve bana bakan tüm gözlerin içine teker teker baktım. Sonrasındaysa yarım kalan konuşmama devam ettim.
"Söylediğim gibi elimizden hiçbir tedavi yöntemi yok. O yüzden tek çaremiz dünyanın neresinde olursa olsun aynı belirtilere sahip hasta bulmamız ve eğer şanslıysak tedavi yöntemini başlatmamız gerekiyor. Son 2 aydır başka bir hasta arıyorum ama ne yazık ki neredeyse aynı belirtilerle gelen hastaların hepsi farklı hastalığa yakalandığını öğrendik. Araştırmalarıma devam ediyorum. Eğer bir gelişme olursa sizin de bana haber vermenizi istiyorum. En kısa zamanda hallettmemiz gereken bir konu. Toplantı bitmiştir."
Yine bir nefese konuştuktan sonra, elimdeki belgelerle dışarıya çıktım. Bu yaptığım son toplantıydı. Neredeyse ülkenin her yerinde olan doktorlarla toplantı yapıp, yardım istemiştim. Ama hala yeni bir hasta bulamamıştık. Belki de bu iyi bir şeydi. Belki de bu hastalık sadece annemde vardı. Belki de başka kimse böyle acı verici şekilde ölmeyecekti.
Düşüncelerimle başbaşa tartışırken odamın önüne vardığımı farkettim ve kapıyı açar açmaz kendimi koltuğa, elimdeki belgeleri de masaya fırlatmıştım. Artık yapacak tek bir işim vardı, oturup beklemek.
Gözlerimi kapatarak kendimi biraz ödüllendirmeyi düşünüyordum, ama tıklatılan kapım tüm planlarımı bozmuştu.
"Gir"
Sesimi duyar duymaz sekreterim içeriye girmiş ve yorgun vücudumu süzmüştü.
"Efendim çok yorgun gözüküyorsunuz. Eve gidip biraz dinlenin isterseniz. Ben belgeleri hallederim. Toplantınız da başarıyla bitti."
Derin bir nefes alarak ayağa kalkmış ve masamın başına geçmiştim. Sandalyemi çekerek oturmuş ve belgeleri elime almıştım.
"Sorun değil Jieun ben hallederim. Hem bu aralar evde yalnız kalmak bana hiç iyi gelmiyor."
"Belki de evlenmelisiniz efendim."
Duyduğum cümleyle yüzüne sert bir şekilde bakmıştım. Belki de haklıydı evlenmeliydim ama bunu kabullenemiyordum. Belki de sevdiğim birisi olsaydı evlenirdim ama kalbim o kadar taşlaşmıştı ki onu yumuşatacak biriyle karşılaşamıyordum.
"Bir şey mi oldu neden geldin?"
Ortaya başka soru atarak gergin ortamı dağıtmıştım. Yeterince gergin ortamlarda bulunuyordum zaten. Biraz rahatlamaya ihtiyacım vardı. Tek istediğim şey aynı belirtilere sahip hasta veya hastalar bulup sadece onlarla ilgilenmek ve sonlarının annem gibi olmasını engellemekti. Ama elde vardı sıfır.
"Efendim annenizde bulunan belirtilerin hepsine sahip bir hasta bulundu ama..."
Cümlesinin devamının gelmesini beklemeden ayağa kalkmış ve ilerleyerek elinde tuttuğu belgeleri almıştım.
"Ama efendim iki sorunumuz var"
Daha fazla konuşmaması gerektiğini belli etmek için elimi havaya kaldırmış ve dikkatlice belgelere bakmaya devam etmiştim.
"Tamam Jieun çıkabilirsin. Hepsini inceledikten sonra seni çağırırım."
Jieun odadan çıktıktan sonra elimdeki belgelerle tekrar kendimi koltuğa atmıştım. Gerçekten de iki sorunumuz vardı. Birincisi hastanın Avustralyada olması, ikincisi ve en önemlisi 18 yaşında küçük bir çocuk olmasıydı.
Oflayarak elimi saçlarıma attım. İlk defa belirtilerin tamamen uymamasını dilemiştim. Daha küçük, gencecik bir çocuktu. Ama ne zaman istediğim olmuştu ki. Belirtiler tamamen aynıydı. İki aydır beklediğim o an gelmişti. Artık aradığım kişiyi bulmuştum.
Şimdi geriye onunla tanışmak ve bu zorlu yolda bir birimize yardım etmekti. Ben ona iyileşmesinde yardım edecektim, o da bana bu lanet hastalığa tedavi bulmamda.
Belgeleri biraz daha okumaya devam ettim. Karşıma çıkan bilgiyle biraz daha sarsıldım. Hasta 8 yaşındayken anne ve babasını araba kazasında kaybetmiş. Kimsesi olmadığı için, devlet yurdunda büyümüş. Ve tam yurttan çıkmasına az kala bu hastalığa yakalanmış ve hastaneye kaldırılmış. Okuduğum her bilgiyle daha falzla sarsılıyordum. 18 yaşına bile yeni girmişti.
Hemen telefonumu elime alarak Jieun'a mesaj attım.
"Çocuk acilen Avustralyadan buraya getirilsin, özel uçakla, tüm masraflarını ben karşılayacağım."
Mesajı atar atmaz montumu giyinip, belgeleri de elime alarak dışarı çıktım. Biraz temiz havaya ihtiyacım vardı ve belki koca bir bardak kahveye.
Hastanenin bahçesine yürürken hala düşünüyordum. Çocuğu merak ediyordum. Acaba şu an ne yapıyordu durumu nasıldı? Belgeler arasında fotoğrafını bulamamam beni daha da endişelendirmişti. Onu buraya getirmekle doğru mu yapıyorum diye düşündüm.
Belki de bu onu kötü etkileyecekti. Hiç bilmediği bir ülkeye gelecekti. Korece konuşmayı bildiğini umut ediyordum. Çünkü belgelerde ailesinin koreli olduğu belirtilmişti.
Dışarı çıkmadan önce hastane kantininden kahve almış, bana baş eğerek selam veren çalışanlara karşılık vererek bahçeye çıkmıştım. Cebimde hissettiğim titreşimle telefonu elime almış ve Jieun'dan gelen mesaja bakmıştım.
"Tamamdır efendim. Birkaç gün içinde halledeceğim"
Aldığım mesajlar kaşlarımı çatmış ve numarayı tuşlayarak aramıştım. Alo sesini duyduğumda ise hemen konuşmaya başlamıştım.
"İki aydır bekliyorum bir gün daha bekleyemem. Hemen şimdi hastayı almak için özel uçak gönderiyorsunuz."
Cümlemi bitirir bitirmez karşıdakinin cevabını beklemeden telefonu kapatıp cebime yerleştirmiş ve arabama doğru ilerlemiştim. Deniz kenarına gitmek iatiyordum. Saat sabahın 7'de toplantı için kalkmıştım ve şimdi saat sabah 10'du. Denizin mükemmel havasına ihtiyacım vardı.
...
Dün geç saatlere kadar denizin kenarında oturmuş, sayamadığım kadar çok belgeleri tekrardan okumuştum. Çünkü, belirtilerin aynı olmasına rağmen annemdeki kadar ciddi değildi. Belki de hastalık ilerlememişti, bu yüzden çocuk getirilirse tedavi bulmamız daha kolay olabilirdi.
Geç uyumam yetmezmiş gibi şimdi de sabahın köründe telefonumun çalma sesine uyanmıştım. Bir süre elimi yatakta gezdirdikten sonra sonunda telefonumu bulmuş ve arayanın kim olduğuna bakmadan cevaplamıştım.
"Alo"
"Günaydın efendim. Dün sabah söylediğiniz gibi hastanenin onaylı belgeleriyle hastayı Kore'ye getirdik. Uçak şimdi indi havaalanına birazdan hastanede olurlar."
Duyduğum kelimeler karşısında hemen ayağa kalktım ve telefon arkasında beni bekleyen sekreterime cevap verdim.
"Geliyorum"
Anında telefonu kapatıp kendimi banyoya atmıştım. Hemen işlerimi bitirmeli ve hastaneye gitmeliydim.
Ve 2 saat sonra da kendimi hastanede bulmuştum. İçeri girdiğimde bana odaklanan gözleri aldırmadan odama gitmek için asansörün önünde durmuştum. Bu bakışlara artık alışmıştım. Hastanenin eski sahibi, hastaneyi kendi oğluna değil de bana bıraktığı için o garip bakan gözlere alışmıştım.
Asansörden indikten sonra hızlı adımlarla odama ilerlemiş, gerekli belgelerin hepsini toplamıştım. Şimdi gidip ufaklıkla tanışma zamanıydı.
Çocuk için ayrılmış odanın numarasını sekreterimden öğrendikten birkaç dakika sonra kendimi odanın karşısında bulmuştum.
Ben kapıyı açmadan içeriden iki doktor ve Jieun çıkmıştı. Jieun'a sorgulayıcı bakışlar attığımda nihayet konuşması gerektiğini anlamıştı.
"Efendim çocuk hiç konuşmuyor, geldiğinden beri bir şey yemiyor onu bıraktım bir yudum su bile içmiyordu. Ben de belki yardımı olur diye doktor getirmiştim ama durum yine aynı."
Benden izinsiz böyle bir şey yaptığına kızdığımı belli etmek için kaşlarımı çatmıştım. Anlamış olmalıydı ki başını yere eğmişti. Bu sefer konuşma sırası ise bendeydi.
"Ben hallederim. Ve bir daha bu odaya benim iznim olmadan kimse girmeyecek."
Jieun ve yanındaki doktorlar anladıklarını belli etmek için başlarını onaylar anlamda sallamıştılar. Elimi kapının kulpuna atıp açmak istediğimde Jieun beni durdurmuştu.
"Efendim maske takmalısınız. Hastalığın bulaşıcı olup olmadığını bilmiyoruz."
Onun benim işime karışması artık gerçekten yormuştu beni.
"Annemi bu hastalıktan kaybettiğimi unutuyorsun Jieun. Bulaşıcı olsayıdı bana çoktan bulaşırdı. Şimdi gidebilirsiniz."
Lafımı bitirdikten sonra hemen kapıyı açıp kendimi içeri atmıştım. İlk olarak gözüm komodin'in üzerinde duran süte, sonra da yatakta bağdaş kurarak oturan çocuğa bakmıştım.
Ah o gerçekten de 18 yaşında olamazdı. Minicik duruyordu, hatta sarı saçları ve yüzündeki çiller onu tam bir civcive benzetiyordu. O gerçekten de çok ama çok tatlıydı. Gözlerimi alamayacağım kadar da güzel duruyordu... Sanırım şimdi kendime söz vermem gerekiyordu. Çocuğun yüzüne mükemmel bir dizilimle dağıtılmış çillerin üstüne yemin ederim ki bu çocuğu hastalıktan kurtaracaktım.
Tabi önceliğim aslında o hastalığa hiç yakalanmamış olmasıydı. Bunu ise araştırmalarımdan sonra öğrenebilecektim.
Kusursuz yüze yeterince baktığımı farketmiştim. Çünkü o da bana şaşkın gözlerle bakıyordu. Ne kadar istemesem de gözlerimi ondan çekip yanımda duran sandalyeye atmıştım elimi.
Sandalyeyi yatağın yakınına yerleştirdikten sonra oturmuş, dirseklerimi dizlerime yaslayarak ellerimi birleştimiş ve biraz da öne doğru eğilmiştim. Şimdi konuşma zamanıydı.
"Merhaba ufaklık."
Sorgular gözlerle bana bakmış ama hiçbir şey dememişti. Korece konuşabildiğine emindim. Ama o sadece korkuyordu. Yaşadığı ülkeden alınıp, tamamen başka bir ülkeye getirilmişti.. Kimsesiz olarak.
"İlk olarak bir birimizin adını öğrenmekle başlayalım ha ne dersin? Ben Hyunjin. Profesör doktor Hwang Hyunjin. Seni tedavi etme görevini ben üstlendim."
Bu sefer yüzümde gezen şaşkın gözleri aşağı inmişti. Üzgün ve korktuğu gözlerinden belliydi. Belki de biraz güven hissi onu konuşturmaya yeterdi. Aldığım kararla elimi, yatakta duran küçük elin üstüne koymuş ve baş parmağımla okşamaya başlamıştım. Tekrar şaşkınlıkla bakan gözleri üstüme çektiğim için mutluydum.
"Korktuğunu biliyorum. Ama bana yardım etmelisin. Bana yardım etmelisin ki ben de sana yardım edebileyim. 2 ay önce garip bir hastalık yüzünden annemi kaybettim. Bu hastalığın belirtileri sende de bulunuyor. Şimdi bana güvenmeli ve benimle konuşmalısın ki sana yardım edeyim."
Cümlemi bitirdikten sonra elimi küçük elin üstünden çekmiştim. Her ne kadar ipeksi dokuyu bırakmak istemesem de onu korkutmak istemiyordum. Ama tekrar gözleri yere kaydığında yine konuşmayacağını sanmıştım. Ta ki mırıltılı ve sessiz çıkan sesi duyana kadar.
"Ben de mi ölücem?"
Ah gerçekten bu mu yani? Bu soru mu beni bu kadar etkilemişti? Hadi Hwang yapma şunu kendine gözünün önünde onlarca can kaybettin, anneni kaybettin ve şimdi küçük bir çocuğun sorusu yüzünden ağlayamazsın.
Dolu gözlerimi kapatarak kendimi sakinleştirmiş ve sonra da konuşmaya devam etmiştim.
"Eğer bana yardım edersen sana bir şey olmayacak."
Ve yine o mükemmel gözleri üzerime çekmiştim. Ama bu sefer doluydu o gözler.
"Beni kurtaracağına söz verirsen sana yardım ederim."
Gülümsemiştim.
"İyi pazarlık yapıyorsun ufaklık."
Elimi çenemin altına koyarak düşünüyormuş gibi yaptım.
"Söz veriyorum seni kurtaracağım."
Mükemmel yüzüne gülümseme kondurduğum için mutluydum. Bu sefer daha enerji dolu sesiyle konuşmuştu.
"Ben de sana yardım edeceğime söz veriyorum. Ve ben ufaklık değilim."
Evet tamam ufaklık değildi. Hadi ama ufaklıktı. Hatta civciv demediğime bile sevinmeliydi. Ama şu an istediğim tek şey onu mutlu etmekti.
"Tamam o zaman ufaklık değilsin. Anlaştık"
Elimi uzatmış ve söz verdiğimizi kanıtlamak için serçe parmaklarımızı bir birine sardıktan sonra baş parmaklarımızı yukarı kaldırarak birleştirmiştik. Artık ikimiz de sözümüzü bozamazdık... Umarım sözümü bozmak zorunda kalmam.
"Tamam o zaman şimdi şu sütü içiyorsun ve sonrasında da benim sorularıma cevap veriyorsun. En sonunda da sen bana istediğin kadar soru sorabilirsin."
Beni onayladığını belli etmek için başını hılza yukarı ve aşağı doğru sallamış ve elimde tuttuğum sütü almıştı. Küçük bir yudum aldıktan sonra o harika gözlerini bana çevirmişti. Şimdiden bu gözlere yenik düşüyordum... Ah çünkü o gözler fazla mükemmel bakıyordu.
"Peki tüm gün hastanede mi kalıcam? Dışarı çıkamaz mıyım?"
Soru sormaya şimdiden başlamıştı. Kesinlikle ufaklıktı.
"Hmm. Eğer sonuçların istediğim gibi çıkarsa ve tüm sorularımı doğru cevaplarsan seni benimle birlikte geziye götüreblirim. Mesela işe sütünü bitirmekle başlaya bilirsin."
Cümlemi bitirir bitirmez hızlı yudumlarla sütünü içmeye başlamıştı. Onunla gerçekten iyi anlaşacağımıza emindim.
"Ben sana adımı söyledim ama sen daha söylemedin bana."
"Adım Felix. Lee Felix."
Kocaman gülümsemişti. Tamam kesinlikle o harika gözlere gülümsemek, kocaman gülümsemek daha çok yakışıyordu.
"Hatta annem bana korece bir isim bile koymuştu duymak ister misin?"
Onaylar anlamda başımı salladıktan sonra bitirdiği bardağı komodin'in üstüne bırakmıştı.
"Yongbok."
Ben de en az onun kadar kocaman gülümsemeye çalışmıştım. Youngbok..Felix.. umarım seninle bu zorlu yolu atlatırız.
________
İNSTA AÇTIM TAKİP EDER MİSİNİZ? 🤭. (@\ keenblues)
Yaş farkı yüzünden ağzıma sıçmayın ya karakter doktor olunca mecbur yaş büyüyor. Ya da sıçın en fazla ne olabilir ki? Slcşsöxşdmdşemfld
Umarım bölümü beğenmişsinizdir.
Oy vermeyi unutmayın 🥺❤️🩹











