İdil'den
"Okulunun çıkış zilinin çalmasıyla tüm öğrenciler gibi zaten hazırda bekleyen çantamı koluma takıp dışarı çıktım. Ortaokul son sınıfa gidiyordum, Ayça'da öyle...
Merdivenlerden indiğim gibi bayrağın altına geçip Ayça'yı beklemeye başladım. O bugün nöbetçi olduğu için biraz geç çıkacaktı o yüzden önceden konuşup beni bulması için bayrağın oraya gelmesini söylemiştim. Ayça'yı bekleyene kadar sınıftan Nur ve Hira ile konuşmuştum.
Bir süre onlarla konuştuktan sonra oraya buraya koşuşturmaktan karman çorman olan kıvırcık saçlarıyla Ayça yanımda belirdi.
"Nerede kaldın? Bu kadar gecikeceğini düşünmezdim... Tam altı dakika geciktin."
"Offf...Keyfimden kalmadım herhalde okulda müdür yeni gelen okuma kitaplarını
taşıttırdı."
"İyi tamam, hadi gidelim."
Bahçe kapısının oraya gittiğimiz de daha ne Ayça'nın ne de benim şoförüm gelmişti.Kaldırım kenarına oturup sessizce yola bakmaya başladık. Ayça'nın beklemediğim
bir anda gelen tiz sesiyle irkildim.
"İdil! Bugün bence ikimizde çok yorulduk bir molayı hak etmedik mi?"
"Ne gibi bir mola?"
"Diyorumki gidip bir köfte ekmek mi yesek açık havada?"
"Deliliğin tuttu yine Ayça. Kimseye söylemeden gidersek bize çok kızarlar."
"Sen dedin işte en fazla kızarlar... Lütfen İdil, hadi gelecekler şimdi!"
"I-ıı... Tamam."
Onu onaylamam ile birlikte aynı anda kalkmıştık. Kafamı kaldırıp havaya bakmamla bulutların toplandığını gördüm, yağmur yağacak gibiydi...
"Ayça ama galiba hava durumu senin bu fikrini reddediyor."
Sözümü bitirmemle kafasını kaldırıp bir süre öylece toplanmış bulutlara baktı. Sonra bir anda eli bileğimi sıkıca tutup çekince o önden ben arkasından sırtımızda
koca çantalarla koşmaya başladık.
"Ayça! Dur artık, saçmalama! Ayça!"
"Çenen yerine ayaklarını çalıştır İdil. Şoförüm geldi, hemen gitmemiz lazım."
"Gördü mü peki bizi?"
"Hayır ama yine de biraz daha uzaklaşıp tedbirimizi alalım."
Neredeyse yarım saat sonra köfte ekmek almış oturuyorduk. Kesin herkesin haberi olmuş ve
bizi aramaya başlamışlardı ama Ayça Hanım'ın umurunda bile değildi. Ne yalan söyleyeyim benimde taktığım pek söylenemez. Bu köfte ekmeklerin tadı bir başkaydı hele ki Ayça ile gelince bambaşka oluyordu.
İkimizde aç olduğumuz için köftelere gömülmüşken elime düşen yağmur damlasıyla sitem etmeye başladım.
"Off...Ayça ya, al işte yağmur başlıyor. Kalk hadi sırılsıklam olmak istemiyorsan
gitmeliyiz, al köfteyle ayranını hadi."
"Abartma İdilom, sel değil altı üstü yağmur, hadi gidelim."
"Var ya Ayça sen olmasan ben asla bu kadar eğlenmezdim. Yaramaz olabilirsin ama bu seni çok sevdiğimi değiştirmez!"
"Sonsuza dek yaramazlık yapabilirim ama hep arkamda duracağına söz ver."
"Sözkız! Vallaha bak..."
***
Kanepede oturmuş bunun gibi bin bir türlü anımızı hatırlıyordum. Ben bile bu durumdaysam Ayça'nın ruh halini düşünemiyordum bile. Ya ben olmasaydım... O zaman Ayça kimden yardım isteyecekti? Polise gidebilecek
m
iydi?
Tüm bunları düşünürken bir de annesi Nurcan Hanım geliyordu aklıma... O kadın bir caniydi! Kızını hiç mi düşünmezdi bir insan aklım
almıyordu! Kendi kızıydı ama umurunda bile değildi! Az bile gerçekleri yüzüne vurmuştum o kadının, daha fazlasını hak ederdi ama yine de bir anne deyip
susmuştum işte...
Ben eve varmıştım ama Ayça'nın da eve varıp varmadığını kontrol etmek istedim, orta sehpanın üzerinde duran telefonumu alıp aradım.
Aşk kuşum:) Çalıyor... Çalıyor...
"Efendim İdil?"
"Ayça? İyi misin sesin iyi gelmiyor."
"İyiyim iyiyim... Başım döndü de birden o yüzden geç
açtım."
"Canım benim... Geçecek inşallah aşkım... Eve vardın mı diye merak ettim, ondan aradım seni."
"Vardım, şimdi üstümü değiştiriyordum."
"Tamam, o zaman sen değiştir bir şey olursa ara hemen."
"Ararım... Görüşürüz."
Ayça'dan
Saçlarımı açık bırakıp üstüme lila pijama takımımı giyinmiştim.Bu evde geçirdiğim her saniye biraz daha öfkeli, kızgın, kirli ve kötü oluyordum. Yaşadığım şeyler beni böyle bir insana dönüştürüyordu.
Koskoca dünyada, trilyonlarca insanın içinde yaşıyorsun. Okumuyorsun, ev işleri yapıyorsun, kendi fikirlerini gitgide kaybediyorsun ve baban gittikten sonra üstündeki o parıltılı elbise, ayağındaki topukluayakkabılar, başındaki taç birdenbire çıkarılıyor... Sindirella'dan külkedisine
dönüşüyorsun. Ardından deden seninle ilgili her şeye kendi karar vermeye başlıyor, sende sesini çıkarmıyorsun yavaş yavaş dediklerini harfiyen kabul
ediyorsun. Git gide renkli dünyanda siyah lekeler oluşmaya başlıyor ve bir gün...Yirmi üç yaşındayken deden evleneceğini söylüyor, tanımadığın, sevmediğin bir adamla... Sırf sizin aileniz gibi saygın bir aile oldukları için. İşte o zaman ne kadar kaçsan da saklansan da deden seni her seferinde buluyor ve renkli dünyan düğün günü kapkara oluyor... Elinden hiç bir şey gelmiyor, dedene yalvarıyorsun yok, amcana yalvarıyorsun yok, yengene yalvarsan da boş. Geriye bir annen
kalıyor oda elinin tersiyle itiyor seni.
Sonuç olarak bu kadar trilyonlarca insandan sadece iki kişi sana yardım ediyor biri istese canımı bile verebileceğim kardeşim, İdil. Diğeri ise öldü sandığım ama benim için geri dönen babam. Onlar olmasaydı şu an ayakta bile duramazdım kim bilir belki canıma bile kıyabilirdim. O an içime dolan huşu ile avuçlarımı açtım, gözlerimi kapattım...
"Yüce rabbim... Dermanı olmayan dert vermezmiş. O ne verirse başım gözüm üstüne. Bu kadar şeyi de Allah'ın yardımıyla aşacağım inşallah. Bana bunu yapan herkes ama herkes adaletin önünde boynu bükük kalacak, ya kulun adaleti ya da rabbimin adaleti önünde... Sen herşeyi hakkıyla bilensin Allah'ım. Şeytan kalpli insanlardan sana sığındım. Sen tüm müslüman kardeşlerimi bir köşede de beni onlardan koru sen Allah'ım... Âmin."
Midemin guruldama sesiyle bir şeyler yemek için aşağıya indim. Mutfağa giderken Süreyya ile karşılaşmamak için kırk takla atıyordum resmen onu görmem bile sinirlenmeme yetiyordu. Ağzına kadar dolu olan buzdolabının içine bir süre gözlerimi gezdirdim. İçinde sigara böreği olan cam kaseyi çıkarıp tezgaha yerleştirirken dış kapı açıldı...
Cemal: Ayça! Nerdesin lan sen? Hangi cehenneme girdin! Ayça!
Bağırışı hiç hayra alamet değildi, yan komşuların evi inlemişti resmen burnundan soluyordu.
Süreyya: Oğlum... Neyin var? ne oldu?
Cemal: Nerede anne Ayça?
Süreyya: Odasındadır oğlum. Sen niye böylesin?
Cemal: Çık anne şuradan!
Sürreyya: Oğlum! Dur! Cemal ne oldu anlat oğlum, bekle!
Kalbim hızlı hızlı atmaya başlamıştı. Bu kadar sinirli olması normal değildi. Acaba hastahaneye gittiğim için miydi ama sadece bunun için bu kadar kızgın olmazdı... Peki ya bebeği öğrenmişse...
Beni odada bulamayınca eline gelen herşeyi yere fırlatmaya başlamıştı. Ellerim titremeye başlamıştı korkudan. Titreye titreye aklıma ilk gelen şeyi yaptım, gidip mutfağın kapısını kilitledim ama illaki buradan çıkaracaktı beni... İdil'i de arayamıyorum, kahretsin ki telefon odada kalmıştı.
Cemal: Aç lan şu kapıyı! Sen kendini ne sanıyorsun ha! İki yüzüne güldük, nazını çektik diye ne sandın sen kendini it!
Mutfak kapısını tüm gücüyle yumruklamaya başlamıştı, sinirli bir boğadan farksızdı ve bu beni daha da tedirgin ediyordu. Nasıl kurtulacağım, nasıl?! Korku tüm bedenimi sarmıştı, titrememe birde durduramadığım göz yaşlarım eklenmişti.
Eğer bu kapı açılırsa burdan birimiz sağ çıkamayacaktık...
Cemal: Şimdi bu kapının yedek anahtarını bulacağım Ayça! Sonra bakalım hangi deliğe gireceksin!
Ayça: Süreyya hanım lütfen yardım edin. Çıkarın oğlunuzu dışarıya, görmüyor musunuz gözü dönmüş öldürecek beni! N'olur...
Sesli ağlamalarımla söylediğim sözlere bir karşılık alamamıştım. Etmeyecekti... Kimse bana yardım etmeyecekti işte...
"Ben buradayım kızım. Sana yardım edeceğim, hiçbir şey olmayacak ağlama güzelliğim..."
Baba... O muydu? Çok bulanıktı, göz yaşlarımdan tam seçemiyordum. Ama kahverengi ceketinden belliydi babam olduğu... Korkudan içime kaçan sesimle karşımdaki silüete doğru konuştum. "Nasıl girdin buraya? Kapı kapalıydı."
"Sence baban seni burada bırakır mıydı?"
"H-hayır hayır... Bırakmazsın. Öldürecek beni baba, nasıl çıkacağız buradan!"
Sona doğru hıçkırıklarıma hakim olamamıştım. Babam da nasıl çıkacağımıza dair birşey söylememişti. Oda bilmiyor, ya da buradan çıkmak için hiç bir yol yok...
Cemal anahtarı bulmuştu sanırım! Ben ne olduğunu anlayamadan kapı büyük bir hışımla açıldı, kapı kolunu kırmıştı! Geçirdiğim şokla ayakta titreyerek adım adım geri gitmeye başladım. Gözü dönmüştü düşmanına saldırır gibi elleriyle boğazıma yapıştı.
Ayça: Y-yapma bırak... Yardım edin Süreyya hanım N-n'olur!
Cemal: Sen kimsin lan! Kendini ne sanıyorsun! O küçük beyninle neler planladın ha?
Süreyya: Oğlum! Tamam sen haklısındır ama bırak karının boğazını. Beni dinlemezsen Kenan'ı ararım bak. Hadi dedim sana!
Cemal: Bebeğim olduğunu söylemeyip gidipte aldırmak için randevu alırken gelinin hiç suçluluk duygusu hissetmedi anne! Değil mi Ayça!
Ayça: Nefesim kalma-dı... B-bırak!
Oksijensizlikten gözlerim kaymaya yelteniyordu... Babamda yoktu artık... Cemal konuşuyordu hala görebiliyordum ama hiçbir söylediğini duymuyordum. Gözlerinin içine baktım. Kulaklarım, ağzım, ellerim, bedenim... Hepsi şuan işlevini kaybetmişti ama bu istemsizce değildi içimdeki nefret ve korku beni kaskatı kestirmişti. Sadece gözlerim seyretti... Onu... Hayatımı cehenneme çevirip her şey benim suçummuş gibi davranan adamı seyretti. Gözlerinde ben vardım. Benim nefretim, benim intikam arzum, benim hayal kırıklığım vardı... O bendim. Benim yapmam gerekeni o yapıyordu, hiç yüzü kızarmadan hemde...
El birliği ile sonumu bu yalan duygularla getirmişlerdi. Sanki en acı çeken, en nefret duyan onlarmış gibi davranıp beni ordan oraya savurmuşlardı. Şuan Cemal'de ki bu gözler dedemin gözleriydi, annemin gözleriydi, Sürreyya'nın gözleriydi... Cemal ise onların küçük tomurcuğu olmuştu ve o tomurcuk bir kişiyi daha kendine benzetiyordu. Aynı gözler yavaş yavaş bende de oluşuyordu...
Hiç kimsenin ama hiç kimsenin bana bunu yaşatmaya sonrada beni suçlayıp darp etmeye hakkı yok. İzin vermiyeceğim!
"C-cemal... Ben s-seni hiçbir zaman sevmedim v-ve sana bu konuda hiçbir zaman yalan söyleme-dim... Sen ise be-nim hayatımı k-kararttın, her zaman kendini benim hayatım-da bir söz s-sahibi olarak ilan e-ttin."
"Ne anlatıyorsun!?"
"B-bak benim g-gözlerime şim-di... Bitti Cemal... B-bundan sonra ne ol-olacağı umurumda değil, siz el birli-ği ile yavaş y-yavaş yok ettiniz b-beni... Bitti. Bitti. B-bitti..."
"Senin saçmalıklarını dinlemiyeceğim. Kes ar-"
"Bitti!"
***
"Alo! Kenan, oğlum çabuk eve gel, çabuk! Oğlum gitti oğlum... Benim oğlum..."
(...)
"Abi, abim! Ne oldu! Ne oldu burada? Abi! Kalk abi!"
"Amca... Cemal Amca!"
(...)
Geçen sekiz saat...
Bir yerde bir söz okumuştum daha doğrusu küçük Ayça okumuştu o zamanlar...
"Kırılan bir kalp değil sadece arkanda kalan, kırılan bir hayat geride bıraktığın. Bu hayatın yeniden inşası hiçbir zaman mümkün olmayacak."
Galiba son sekiz saattir bu sözü beynim hazmetmeye çalışıyor...
Toz pembe renkte duvarları olan bir kızdım, kan kırmızısı renkte ellere sahip ettiler. En gücüme giden de kimin kazandığının belli olmamasıydı. Sonuç belliydi ama ben hala kazanmış hissetmiyordum. O muydu kazanan peki? Hayır. Kanlar içinde yerde yatan biri kazanabilir miydi ki...