Ayça'dan
"Çığlık sesleri, feryat sesleri, yardım sesleri, ambulans sesleri, polis arabası sesleri ve bir bebek sesi... Tüm sesler birbiri ile yarışırcasına bağırıyordu sanki... Karşımda alabildiğine uzun bir duvar vardı, açık renkte beton bir duvar. Neler olduğunu anlamaya çalışıyordum. Etrafım savaş alanı gibiydi, kaçışan insanlar, yerde salya sümük ağlayan çocuklar, ambulans sirenleri, ağlayan bir bebek ve kanlar... Kan mı? Kimin kanıydı bu? Neler oluyordu?
Yerde oturmuş, toz toprak içinde ağlayan çocukların gözüme ilişmesiyle yanlarına doğru gittim. Üstlerini temizlemeye başladım. Onlara neden ağladıklarını söylüyordum fakat onlar beni dinlemiyorlardı bile sadece avazları çıktığı kadar ağlıyorlardı aynı yanlarında duran kundakta ki bebek gibi...
Bembeyazdı bebek... Diğer insanların aksine o bebek tertemizdi. Yanına gidip kucağıma aldım. Bu benim bebeğim miydi? Karnımda duran bebek şu an kollarımın arasında mı duruyordu yani... Burnumu yavaşça ona yaklaştırdım. Mis kokuyordu, temiz ve saf kokuyordu, bebek gibi kokuyordu... Gözlerini açamıyordu, yeni doğduğu belliydi. Bu bebeği doğduğuma göre iki seçenek vardı ya aldırmaktan vazgeçip bebeğim ile birlikte kaçmıştım ya da her şey ortaya çıkmıştı ve Cemal bebeği zorla doğurmamı sağlamıştı yani kurtulamamıştım.
Vücudumdan taşarcasına endişe ve korku hisleri tüm bedenimi kapladı. Etrafımda neden böyle bir curcuna vardı onu da bir o kadar merak ediyordum tabii... Derken tüm o kargaşa yok oldu, sesler bir anda sustu. Her tarafta ölüm sessizliği hâkim oldu.
Yerde gördüğüm kanlar bir anda çoğalmaya başladı. Bardaktan boşalırcasına oluk oluk bana doğru geliyordu. Öylece olanları izliyordum çünkü biraz sonra neler olabileceğini kestiremiyordum. Beynim tüm işlevini kaybetmiş gibiydi. Kanlar diz kapaklarıma kadar ulaşıncaya kadar durdum. Gözlerimi kandan ayırdığım anda karşımda kocaman beton duvarın önünde bir adam gördüm, her tarafı kanlar içindeydi. Kim olduğunu anlayamadım çünkü suratını tam olarak göremiyordum. Ağır adımlarla bana doğru gelmeye başladı.
Dibime kadar gelmişti ama işin ilginci ben hala onu göremiyordum. Sanki gözlerime siyah bir perde inmiş gibiydi. O adamın suratı dışında her şeyi görebiliyordum fakat suratına baktığımda koca bir karartı alıyordu yerini. Fısltı biçiminde çıkan sesiyle konuşmaya başladı. "Ellerine bak!" Gitgide daha da garipleşiyordu olup biten... Söylediği şey ile otomatikmen kafamı ellerime indirdim. Ellerimin her tarafı yerdeki kanın aynısı ile kaplıydı, ama nasıl? Biraz önce yoktu?
Gözlerimi kan damlayan ellerimden çekip tekrar adama çevirdim. "Ne oluyor? Sende kimsin?" Bunu söylemem ile benden bir adım geriye gitti ve adeta kandan görünmeyen, gömleğini çıkarıp tam karın boşluğundaki yarığı gösterdi. Tüm bu kan o yarıktan mı akmıştı... Tekrar fısıltılı sesiyle yarayı göstererek konuşmaya başladı.
"Sen de bilirsin ki, iki kurşunla;
Bana kolay kolay gelmezdi ölüm.
İstedim ki sana "katil" desinler:
Bunun için öldüm..."
Arif Nihat Asya'nın şiirinindi bu söylediği mısralar. Benim yüzümden miydi şimdi bu curcuna yani..."
⛓
"Geçecek geçecek bunlarda geçecek, bu çocuk bu akşam birazcık içecek. Geçecek geçecek bunlarda geçecek, bu çocuk bu akşam birazcık içecek..."
Kulaklarıma dolan zil sesimle ter içinde kaldığım yatakta hızlıca doğruldum. Allah'ım rüya resmen gerçek gibiydi, çok inandırıcıydı. Enseme yapışan terli kıvırcık saçlarımı ellerimle ayırıp topladım. Zili kapattım ve mutfağa gidip bir bardak dolusu soğuk su içtim. Korkudan mı bilmiyorum ama dilim damağım kurumuştu. Daha önce ilk defa böyle bir rüya ya da tabiri caizse kâbus görüyordum. Arif Nihat Asya'nın şiirini söylemişti adam, bilinçaltım nelerle doluydu... Kendimi toparlamaya çalışıp elimi yüzümü yıkadım sonra telefonumu alıp açık pencerenin kenarına geçtim ve Cemal'i aramaya başladım. İdil'in buraya geldiğini ve buluşacağımızı söylemem lazımdı.
"Efendim Ayça?"
"Yakın bir arkadaşım gelmiş İstanbul'a hatta kardeşim demeliyim. Mesaj attı buluşalım diye birkaç güne gidiyormuş bende tamam dedim. Buluşacağımızı söyleyeyim dedim. Sonra yine kaçtın mı diye sorma..."
"Sana da günaydın Ayça."
"Telefonu "efendim Ayça" diye açan sensin Cemal, salak salak konuşma!"
"Tamam, Ayça tamam... Buluşun ama ben şoförü arıyım o seni götürsün, yanında falan dursun."
"Ne kadar da değişmişsin Cemal. Hala peşime adam takıyorsun!"
"Bağırma... Sence de bunu yapmam çok doğal değil mi Ayça!"
"Değil! Kaçacak olsam niye seni arayıp arkadaşımla buluşacağım diyeyim pislik..."
"Dışarı başka türlü çıkamıyorsun, ondan olabilir mi güzel karım."
"Adam biraz sinsi biraz da kurnaz Ayça. Keşke daha iyi bir savunma bulsaydın kızım..." Sende bir sus be! Hem bu gerizekalıyı ikna etmeme gerek yok!
"Güzel karım falan deyince tatlı veya iyi gözükmüyorsun Cemal! Ağzımı açtırma yine benim şimdi!"
"Tamam, Ayça, ben şoförü arıyorum git buluş arkadaşınla."
"İyi..."
Telefonu suratına kapatıp o anlık öfkemle kanepeye fırlatmıştım. Geberseydi de kurtulsaydım bu itoğluitten! Başımın dönmesiyle hafif sendeleyip kanepeye oturmuştum. Başım düzelince kalkıp kendime bir bardak süt doldurdum. Bir yandan sütü içerken bir yandan da İdil'le nerede buluşacağımızı konuşuyorduk.
Ünlü bir pastane ismi söylemişti, ikimizde tatlı sevdiğimizden tamam demiştim. Gerçi sevmesek ne olurdu ki bu bir sorun değildi... Mesajları kapatıp saçlarımı örmeye başladım. Bugün diğer günlere göre daha pozitif gibi hissetmek istesem de aklıma sabah ki kâbus geliyordu. Hala anlamlandıramamıştım, anlamlandırmak içinde uğraşmıyordum şahsen...
Şimdilik gerçekten tek mutluluğum uzun zaman sonra İdil'i görecek olmamdı ve tabii ki yeniden yeşeren bölük pörçük umutlarım...
***
Arabanın durmasıyla pastaneye vardığımızı anladım. Şoför kendi koltuğundan inip benim kapımı açtı ve arabayı pastanenin karşısında bir yere park edip bekleyeceğini söyledi mecburen tamam dedim. Kavga da edebilirdim ama şimdi Cemal ve şirret anası Süreyya, İdil'i görmeme engel falan olurlar diye bir şey demedim.
İçeri girdim, boş bir masa bulup beklemeye başladım aşk kuşumu. Gözlerim istemsizce diğer masalarda ki insanlara kaydı. Bazıları sevgilileri ile bazıları arkadaşları ile gelmiş mutlu mutlu sohbet ediyorlardı. Sonra hemen yanımdan gelen kahkaha sesiyle yüzümü o tarafa çevirdim. Bir aileydi, anne, baba, abi ve kardeşi...
Orta yaşlarda olduğu belli olan kadın elindeki telefonda bir şey izletiyordu ve tüm aile o gösterdiği videoya gülüyordu. Benim hiç böyle bir anım olmamıştı ve sanırım karnımda ki bebeğinde olmayacaktı...
Gözlerimin kapanmasıyla tüm düşüncelerimden sıyrıldım. Gözlerimi kapatan elleri açıp arkamı dönmemle aşk kuşumu görmem bir oldu. Direk kollarımı açıp sarıldım uzun zamandır kavuşamadığım bir taneme.
"İdil!"
"Ayça'm... Sürpriz!"
"En güzel sürprizsin bana aşkım... İyi ki geldin, çok özledim ya."
"Bende çok özledim seni şapşik... Ama artık bırak bence sonsuza kadar böyle duramayız."
Böyle demesiyle onu fazla sıktığımı fark edip bıraktım. Balköpüğü rengindeki saçları, ela rengindeki gözleri, asla sürmekten vazgeçmediği bembeyaz ojeleri... Her şeyi hala aynıydı ve hala benim olmazsa olmazımdı... Sandalyelere oturduk, sessizliği onun kıkırtısı bozdu.
"Örük sana çok yakışıyor kanka bunu daha önce hiç söylemiş miydim?"
"Off... Dalga geçme ya ne yapayım kıvırcık saç olunca anca bu kadar toplanıyor..."
"Kuzu..."
Deyip elimi tutmuştu, bende uzun bir aradan sonra onun elini tutmuştum ve bu gerçekten bana huzur veriyordu. Gözleri dolmuştu.
"Ay rimelim akacak, hepsi senin yüzünden Ayça."
"Senden tek bir şey istiyorum İdil. Bana ne olursa olsun, sakın benim yanımda ağlama olur mu? Çünkü ben tutunacağım tek dalında ağladığını görürsem ayakta duramayabilirim..."
"Saçmalama ağlanacak bir şey yok tamam... Ağlayacak biri varsa o da şerefsiz Cemal! Her şeyi düzelteceğiz Ayça... Magnoliya yer misin?"
"Olur."
Yaklaşık yarım saat boyunca magnoliyalarımızı yiyip güzel şeylerden konuşmuştuk -konuşmaya çalışmıştık daha doğrusu – İdil çalışmaya başladığı şirketi anlatmıştı, bende her zaman ki gibi onun başarısını dinleyip mutlu olmuştum. Herkes için İç Mimar İdil Güneş'ti o ama benim için her zaman tek varlığım ve en büyük şansım olarak kalacaktı. Magnoliyalarımız bitince İdil kâsesini kenara çekip bana biraz daha yaklaştı ve ciddi bir şekilde konuşmaya başladı.
"Bebeği aldırmak istiyor musun Ayça? Sadece evet ya da hayır de."
Birden konuya girmesi ile hafif afallasam da konuya geri döndüm. Ne diyecektim? Cemal'den bir bebeğim olmasını istemiyordum. Evet, kesinlikle istemiyordum. Bencillik miydi? Eğer o bebeği doğarsam onu sevebilecek miydim ki? Ona her baktığım da o pislik gelecekti aklıma. Yaptığım şey birçok kişiye saçma gelebilirdi fakat dışardan konuşması kolaydı benim gibi düğün gecesi dünyaları yıkılmamıştı... Elim karnıma gitti, dişlerimi sıkarak kimine göre bencillik yaptım ve konuştum.
"Evet İdil..."
"Emin misin? Bak eğer sonra pişman olursan-"
"Eminim. Ben o adamdan bebeğim olsun istemiyorum, göz göre göre hayatımın ellerimden kayıp gitmesini istemiyorum..."
"Tamam, hadi hastaneye gidiyoruz."
"Şoförü nasıl halledeceğiz?"
"Halletmemize gerek yok benim aniden midem bulanacak tamam mı? Sonrada hastaneye gidip randevu alacağız, okey?"
"İdil, sen bir zekâ küpüsün aşk kuşum... Hadi!"
Parayı ödeyip çıktık pastaneden ve arabanın yanına gittik. İdil'in dediği gibi yapıp arabayla bizi hastaneye bırakmasını söyledik. İdil diye demiyorum Oscar ödülü alacak potansiyelde resmen. Hastaneye vardığımız da şoför gelmek istedi bizimle fakat bir şekilde İdil ikna etti adamı ve onu kapının önünde bırakıp içeri girdik.
"Ay, İdil sen yemin ederim Ender'in apk sürümüsün!"
"Biliyor musun ben bile bir an korktum... Hadi Yıldız, çok konuşma da bir an önce gidip randevumuzu alalım."
Dediği şeye gülüp peşine takıldım. Ayrıca Ender ile Yıldız da ki İdil ile Ayça varken? Sekreter ile konuşmuştuk o da bize doktorun yanına gidip onunla konuşmamızı önerdi. Tarif ettiği odayı bulmuştuk. Kapının önüne gelince birbirimize baktık. Küçüklüğümüz geldi aklıma daha dün üç yaşındaydık şimdi yirmi üç yaşında koca kadınlardık.
Gözlerimi İdil'den çekip karnıma götürdüm daha nohut kadar olan bebeğe baktım. Gözlerim çevresi ve burnum sızlamaya başlamıştı bunlar gözyaşlarının habercisiydi. Derin bir nefes alıp İdil'e kapıyı çalmasını söyledim.
Özür dilerim küçük bebek... Ama belki de sana annelik yapamayan bir annen olması daha kötü olacak, belki de yıllar sonra böyle çekeceksin benim gibi...
İçerideki doktorun girmemiz için seslenmesiyle kapıyı açıp içeriye doğru ilerledik ve sapsarı saçlara sahip bir kadın doktor vardı. Oturduğu koltuktan kalkıp sıcak bir gülümsemeyle oturmamız için gösterdiği koltuklara oturduk. Doktor da kendi koltuğuna gidip oturunca lafa İdil girdi.
"Günaydın doktor hanım, rahatsız ettik sizi de ama..."
"Öyle şey olur mu? Hastalarım başımın tacıdır, sorun neydi acaba?"
"Arkadaşım için geldik aslında, kürtaj işlemi için yani... Bebeği yaklaşık bir buçuk haftalık falan..."
"Hmm... Anladım. Adınız neydi hanımefendi?"
Bana doğru yönelttiği soru ile gözlerimi İdil'den çekip doktora çevirdim. Eline sarı bir not defteri almıştı.
"Ayça, Ayça BOZDOĞAN."
Kalemle kâğıda bir şeyler yazmaya başlayınca ismimi not ettiğini anlamıştım. Yazdıktan sonra tekrar kafasını kaldırıp bana baktı ve konuşmaya başladı.
"Ayça Hanım, buraya kadar geldiyseniz net kararınızı verdiniz diye düşünüyorum öyle değil mi?"
"Evet efendim."
"Peki... O zaman yarın saat 16.00' da yapalım işleminizi. Parayı yarın konuşuruz."
Sözünü bitirmesiyle İdil ile aynı anda ayağa kalktık. İkimizde teşekkür ederek kapıya doğru yönelirken kadının öylesine dediği bir cümle benim yine durgunlaşmama neden olmuştu.
"Umarım her şey yolunda gider ve her şey gönlünüzün istediğince devam eder Ayça Hanım. İyi günler..."
Her şey teker teker hal oluyor gibiydi... Önce bebeği aldıracaktım sonra boşanacaktım ve daha sonra Cemal'i ve annesine dava açacaktım, onun ne kadar karısı olsam da ben istemeden bana dokunmuştu ve bu bir tecavüzdü. Bunların hepsini hallettikten sonra geriye sadece İdil ile Bursa'ya gidip orada yaşamak kalıyordu. Bir de bu kısacık zamanda bana yaşatılan onca şeyi unutmak ve hayata devam etmek vardı...
Doktor hanımın ayaküstü söylediği o dua kabul olurdu belki...
"Sana göre herkesin yanlış yaptığı şeyi sen doğru yaparsan, herkesin yaptığı doğru, senin yaptığın yanlış olur..."
FYODOR DOSTOYEVSKİ