İçeriğe geç

DİSİPLİN HÜCRESİ

Bölüm 6 · 9 dk okuma

DİSİPLİN HÜCRESİ

Bölüm 6

4. Bölüm: SANA YAZIKLAR OLSUN!

İdil'den

Ayça ile mesajlaşmayı bitirip önümdeki sandviçi yemeye geri döndüm. Elimde olsa yanına ışınlanmak isterdim ama olmuyordu işte. Oraya vardığım da ilk işim o annesi olacak Nurcan Hanım'a kızı bu durumlara düşerken onun nerede olduğunu sormak olacaktı. Bana göre asıl suçlu sonuna kadar oydu çünkü. Telefonumun çalmasıyla az kalan sandviçimi ağzıma atıp el bezi ile hafif ellerimi temizledim ve açtım. Arayan çalıştığım şirketin sekreteri Çiğdem'di.

"Alo?"

"Alo, İdil GÜNEŞ ile mi konuşuyorum acaba?"

"Ah, evet benim Çiğdem."

"İdil, patron iki aylık izin isteğini kabul etmiş ama maaş vermeyecek bu iki ay çünkü daha işe bir haftadır başladın. Bir de sana gelen iki yat dekorasyonu iş teklifini Tahir Bey'e vermiş."

"Sorun yok, haber verdiğin için sağ ol Çiğdem."

"Ne demek canım işim bu. İyi izinler sana."

"Teşekkür ederim, iyi günler..."

Normalde olsa yıllardır hayalini kurduğum mesleğime yeni kavuşmuşken asla izin almazdım veya iş tekliflerimi başkasına vermezdim ama hayat planladığımız gibi gitmiyor bazen. Benim için şu hayatta iç mimar olmamdan daha önemli bir şey varsa o da annem, babam ve Ayça'ydı. Şimdi de Ayça'nın bana hiç olmadığı kadar ihtiyacı vardı...

Ayça'dan

Kırmızı bir uçan balon vardı karşımda. Elimle onu dolaptan dışarıya çıkartıp yanında duran notu aldım. Yeni kalktığım için uyuşuk olan ellerimle açmaya çalıştım. Kötü bir el yazısıyla bir şeyler yazıyordu.

"Günaydın karıcım. Annem şirkete geldi sabah benimle, birkaç imza işi vardı. Küçük bir jest yapmak istedim, kahvaltını sana özel hazırlattım. Akşama görüşürüz, uslu dur. :)"

Ne jest ama! Keşke jest yapmadan önce bize sorsa da bizde "bir daha suratını görmek zorunda bırakmazsan beni bu bana yapacağın en büyük jest olur." Desek... Ama nerde...

İç sesim şu an sonuna kadar haklıydı. Kâğıdı buruşturup nereye düştüğüne bakmadan yere fırlattım. Sonra siyah bir kot ve beyaz bir gömlek çıkarıp giyindim. Eve biraz göz gezdirdim ve kimsenin olmadığına kanaat getirdim. Bu belki de ayağıma gelen bir fırsattı. Kaçtığı mı görünce ne yapabilirdi ki en fazla öldürüp kimse görmeden gömerdi. Peki, bu benim umurumda mıydı? Hayır. Hemen ayakkabılarımı ve sütlü kahverenginde ki trençkotu mu alıp dış kapıyı açtım. Kapıyı açmamla suratıma hafif hafif çarpan rüzgâr ile ciğerlerime derin bir nefes çektim. Hızlıca etrafa tekrar baktım ve aynı anda nefes vererek kapıyı çarptım.

Kaçabilir miydim şimdi? Kurtuldum mu...?

Yalının bahçesini hızlı adımlarla ilerlemeye başladım. Nefes alış verişim hızlanmıştı. Bahçe kapısına geldiğimde kilidi açtım ve dışarıya bir adım attığımda dev gibi iri yarı, takım elbiseli dört korumanın önümde dikilmesi bir oldu.

"İki kişi olsalardı atlatırdık da dört de fazla be... Şunlara bak. Bunlar bizi ters tutup düz yakalarlar Ayça."

Omuzlarımın bıkkınlıkla düşmesi bir oldu. İstemsizce sesli bir şekilde kendi kendime konuştum.

"Olmadı mı?"

"Sence? Olmadı tabii ki kızım. Evden böyle elini kolunu sallayarak çıkacağımıza mı inandın cidden."

Haklı...

Bana garip garip bakan dev cüsseli adamlardan bir adım gerileyip. Eve doğru geri geri yürümeye başladım. Belimi dış kapıya çarpmamla birlikte önüme dönüp kapıyı açtım ve içeri girdim. Daha birkaç dakika önce gördüğüm kahvaltı sofrası ile tekrar bakıştık. Aç değildim, kendime bir orta şekerli kahve yapıp bıkkınca odama geri çıktım.

Odaya girip kapıyı çarptım ve pencere kenarındaki kanepeye geçip yavaş yavaş kahveyi yudumlamaya başladım...

⛓

"Okuldan yeni dönmüştüm. Şoförün kapımı açmasıyla hızla koşarak eve girip çantamı odama bıraktım. İdil ile aynı sınıfta okuyorduk ve İdil bugün okuma yarışmasında aynı parçayı hepimizden daha kısa sürede ve noktalara dikkat ederek okuduğu için öğretmenden birincilik rozeti almıştı. Çok mutlu olmuştuk. Hatta İdil gün boyu rozetiyle oynamıştı. Bu olanları babama söylemek için can atıyordum hemen formamı çıkarıp. Yalının dört bir tarafında babamı aramaya başladım.

"Baba! Baba ben geldim! Neredesin?"

Oradan oraya koşturup babamı ararken yengeme çarpmıştım. Yengem omuzlarımdan tutup beni durdurdu ve dağılan saçlarımı kulağımın arkasına koyup narin bir sesle konuştu.

"Baban işte unuttun mu Ayça'm... Ne oldu? Niye bu kadar babanı arıyorsun tatlım?"

"Yenge, bugün İdil okuma yarışmasında birinci oldu ve öğretmen ona rozet verdi biliyor musun? Bunu söylemek istemiştim neyse annem nerede ona söyleyeyim."

"Yaa... Çok güzel bir haber bu bir tanem. Annen gelir birazdan gel biz yemek hazırlatalım sana."

Elimden tutup mutfağa getirmişti. Yemek yemek istemiyordum, aç değildim. Hem İdil'e söz vermiştim herkese söyleyecektim kazandığını, sonra da ödül olarak bizi lunaparka götürmelerini isteyecektik. Yengem orada hizmetli ile konuşurken dayanamayıp sandalyeden zıplayıp koşarak çıktım mutfaktan. Annemin odasına gittim ama orada yoktu belki benim odamı topluyordur diye üst kata çıktım ama orada da yoktu. Dedemin odasından annemin sesini duymamla koşarak dedemin odasının kapısının önüne gittim. Bir şeyler konuşuyorlardı ama duyamıyordum. Aralık olan kapıyı itip yanlarına gittim ve heyecanlı bir sesle konuşmaya başladım.

"Anne! Dede! Bugün ne oldu biliyor musunuz?"

Tam söyleyecekken annemin kızarık gözlerini ve yanağından art arda gelen gözyaşlarını görmemle sustum. Annemi hiç gülerken ya da neşeliyken görmemiştim sadece benimle konuşurken beni sever ve tebessüm ederdi o kadar... Lakin annemi hiç ağlarken de görmemiştim. Ne yapacağımı bilemeden elimle gözyaşlarını sildim ve öylece baktım anneme.

"Niye ağlıyorsun anne?"

"Ağlamıyorum kızım. Biraz uf oldu koluma. Hani sana da olmuştu ya o gün masaya çarpmıştın."

"Hı hıı..."

Dedemin beni kucağına almasıyla ellerim annemden ayrıldı. Dedem beni alıp odadan çıktı. Bende bir süre annemi sordum sonra ise dedemin İdil'i sormasıyla annemi unutup bir yandan yemek yiyip bir yandan da İdil'i anlatmaya başladım."

⛓

İdil'den

Yaklaşık bir saattir gelmiştim İstanbul'a. Eşyalarımı Erkan'ın evine bırakıp Ayça'nın annesinin -Nurcan Hanım- yanına gelmiştim ilk iş. Çünkü Ayça'nın tüm bu olanları bana anlatmasıyla aklımdaki tek soru ve en öfkeli olduğum kişi annesiydi. O Cemal denilen herif ve annesi her şeyi yapabilirlerdi çünkü onlar Ayça'nın hiçbir şeyi değil ama Nurcan Hanım, annesiydi ve kızı bu durumdayken o neredeydi de buna göz yummuştu!? Kapıyı bir hizmetli açmıştı yeniydi galiba çünkü hatırlamıyordum kendisini.

"Buyurun hanımefendi."

"Nurcan Hanım'ı çağırır mısın bana."

"Efendim kendileri iyi değil, yatıyorlar şu an sonra söyleyeyim ben kendisine. İsim neydi?"

"Hayır. Nurcan Hanım! İnin aşağıya konuşacağız!"

"Efendim lütfen-"

"Çekil şuradan."

Onu dinlemeyip içini adım gibi hatırladığım yalıya girip Nurcan Hanım'ın odasına çıktım. Hizmetlide birilerine haber veriyordu arkamdan. Kapıyı açıp girdiğimde yatakta öylece uzanmış karşıya bakan bir Nurcan Hanım görmeyi beklemiyordum. Arkamı dönüp kapıyı kilitledim ve karşısına geçtim. Bu hareketimden sonra yataktan yavaşça kalkıp korkulu gözlerle konuştu.

"Kimsin sen? Ne yapıyorsun?"

Tanımamıştı beni, normaldi tanımaması son görüşmemizin üzerinden yıllar geçmişti. Bir süre ona öylece baktım sonra gözlerinin içine bakarak hâkim olamadığım bir şekilde sinirle karışık gülerek konuştum.

"Kızın, Ayça'nın dostu... İdil ben."

Korkulu gözleri silinmiş aksine hayretle açılmıştı birden. Beni baştan aşağıya süzdü ve kuruyan dudaklarını diliyle ıslattı.

"İdil, yavrum... Ne kadar da büyümüşsün böyle sen."

"Büyüdüm... Büyüdüm Nurcan Hanım. Ayça nerede, oda büyüdü mü?"

"Ayça evde değil ki kızım. O evlendi..."

Bu kadar rahat mı söylemişti cidden. Bir umut önemli bir şey olmuştur yoksa kesin kurtarırdı kızını demiştim ama hala ayakta durup bunu rahatça söyleyebiliyorsa çokta önemli bir şey olmamıştı. Boğazımda bir yumru oluştu. Gözlerim benden istemsiz dolmaya başlamıştı. Vicdanım sızlamıştı... Kınayıcı ve tiksindiğimi belli eden bir bakış attım. Yüksek sesle konuşmaya devam ettim.

"Evlendi öyle mi! Bu kadar mı yani... Peki Ayça nasıl evlendi acaba Nurcan Hanım?! Âşık mı oldu?"

Cevap vermedi. Veremez de zaten. Suratıma ifadesizce bakıyordu ve bu beni daha da sinir ediyordu.

"Söylesenize! Niye sustunuz ha! Neredeydiniz? Kızınızın düğünü olurken siz neredeydiniz ya! O kız bir annesi olmasına rağmen neden hala istemediği bir adamla evli! Evlendi... Öyle mi Nurcan Hanım? Peki sonra... Sonra ne oldu biliyor musunuz? Hayır tabii ki, nereden bileceksiniz ki umurunuz da mı!?"

Öylece bana bakıyordu. Gözleri dolmuştu. Yavaşça yatağa oturdu ve dolu gözlerle yere bakmaya başladı. Bense onun aksine salya sümük, bağıra çağıra ağlıyordum. Kapının önüne gelmişti herkes, bir şeyler söylüyorlardı ama umursamadım. Tekrar Nurcan Hanım'a döndüm.

"Üzülme! Çünkü bu saatten sonra üzülsen de faydası yok! Sen bir annesin ya! Anne, anne! Hiç mi merak etmedin kızını? Niye yaptın bunu ona ya!"

"İdil, ben... Ben onu çok merak ettim. Çok istedim onu kurtarmak yavrum..."

"Siz şaka mısınız ya! Ayça'dan komşunun kızı gibi bahsediyorsunuz ya... O senin kızın! Allah kahretsin ki senin kızın! Korktun değil mi?..."

"Ne?"

"Korktun... Amcasından korktun, yengesinden korktun ama en çokta dedesinden, o kadar korktun ki... Bu düğünü engelleseydin ne yaparlardı sana? Öldürürler miydi? Ama Ayça öldü şimdi... Ne fark etti... Mutlu musunuz?"

Kapıyı açmışlardı, büyük ihtimalle yedek anahtarı getirmişlerdi. Kapı açılır açılmaz herkes içeriye girdi. Onları gelmemeleri için elimle durdurdum. Zorlamadan durdular, ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Elimle kayan suratımı silmeye çalışıp son bir kez baktım Nurcan Hanım'ın suratına.

"Bunlar mı? Bunlar mı seni durduracaktı be!"

Tekrar ayaklandı. Elimi tuttu ve neredeyse duyulmayacak kadar kısık sesle adımı söyledi. "İdil..." Elimi hızla çektim avcunun içinden. Acımamı mı bekliyordu ona? Asla... Kendi kızına acımayan bir kalpsize ben neden acıyacaktım ki? Kızının ne durumda olduğunu sormamıştı. Aklımı kaçıracaktım. Boğazımda bir yumru daha oluştu. Yutkundum ve titreyen sesimle daha fazla yüzünü görmek istemediğimden son kez konuştum.

"Sana... Sana yazıklar olsun!"

Ayça'dan

Akşam olmuştu hala İdil'den bir haber gelmediği için zaman geçtikçe bende kendimden geçmeye başlamıştım. Nerede bir şanssızlık varsa hep beni bulurdu. İnşallah bir aksilik olmamıştır. Gün boyu telefonum elimde gezmiştim, İdil ararsa açayım diye ama İdil'in arayacağı yoktu. Telefonumun kilit ekranını kırkıncı kere açıp baktım mesaj gelmiş mi diye ama yazmamıştı halen. O sırada Süreyya'nın yemeğe çağırmasıyla telefonu koltuğa bırakıp masaya gittim. Benim gelmemle başladılar yemeğe. Bende sabahtandır bir şey yemediğim için tabağıma pilav türü doyurucu şeyler koymaya başladım. Yanımda oturan Cemal'in adımı söylemesiyle durup ona döndüm.

"Ne yaptın bugün canım, sıkıldın mı evde?"

"Hayır." Dedim ve tabağıma dönmek için yeltenirken tekrar konuştu.

"Korumalar bugün dışarı gitmeye çalıştığını söyledi de. Sıkılmışsındır diye düşündüm."

"Hava almak istemiştim. Malum yakında evde de soyadınız kirlenmesin diye nefes de alamayacağız."

Hadisenin bir şarkısı vardır bilir misiniz? "Mesajımı almıştır o..." Aynen öyle hadise sister.

Bana yandan bir bakış atan Süreyya'yı fazla kafaya takmadan yemeğimi yemeye devam ettim. Herkes yemeğini bitirince Cemal ve Kenan tavla oynamak için salona geçtiler. Kenan'ın eşinin de mutfaktan ayrılmasıyla Süreyya cadısı, botokstan dolayı çatamadığı kaşlarıyla yanımda bitti.

"Benimle iyi geçin, canım gelinim. İnan bana benimle zıtlaşmak en son isteyeceğin şeydir." Dedi ve kırmızı halı yürüyüşüyle terk etti mutfağı. Korkacağım bir şey söylememişti çünkü artık bana yapabileceği bir kötülük olduğunu sanmıyordum. Tüketmişlerdi hepsini...

İçeriye gidip koltuktan telefonumu aldım. Mesaj atmıştı İdil, anlık bir sevinçle telefonu kapayıp odama çıkacakken Cemal'den son bir uyarı sesi duymam bir oldu. "Umarım bir şey karıştırmıyorsundur Ayça!" Cevap verme gereği duymadan gözlerimi bıkkınca devirip odama çıktım.

Ebeveyn banyosuna girip kapıyı ne olur ne olmaz diye kilitledim, suyu açtım ve heyecandan titreyen ellerimle İdil'i aradım.

"Alo, İdil. Geldim de lütfen."

"Geldim geldim, merak etme sen. Nasılsın sen?"

"İyiyim. Ay o kadar korktum ki İdil bir şey olacak diye sana..."

"Kuzum benim... Konum at hemen geleyim yanına Ayça."

"Şimdi gelme. Bugün yat sen, sabah evde yok Cemal. Sabah konum atarım, beni gelip alırsın olur mu?"

"Tamam, sen nasıl istersen? Bir şey olursa ara.

"Tamam. İdil..."

"Efendim canım?"

"Seni seviyorum aşk kuşum."

"Bende seni çoooooook seviyorum Ayça'm."

Aşk kuşumla ne zaman konuşsam hep olduğu gibi kocaman bir tebessüm yayıldı yüzüme. Vedalaşıp kapattım telefonu. Yarın ola hayır ola... Allah'ım sen yardım et... Sen koruyansın, gözetensin. Sana sığındım rabbim. Sen bana güç, kuvvet veresin. Yanımda olasın ya rabbim!

"Her insanın hikâyesi farklıdır. Kendi hikâyelerini kendisinden öğrenmeden insanları yargılama, bakarsın yarın senin için de bir hikâye anlatılır..."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.