Ayça'dan
Yemek boyunca hiç konuşmamıştık. Doğru dürüst yemek yememiştim ben zaten. Onun bitirmesini bekliyordum. Yemeği bitirdiğini belli etmeye çalışırcasına karnına dokunarak "Elhamdülillah" demişti. Ona bakmaya tenezzül dahi etmemiştim. Oda bakmayacağımı anlamış olacak ki ismimi söylemişti. En boş bakışlarımla Cemal'e döndüm.
"Aldığım kolyeyi izin verirsen takmak istiyorum."
Bir süre öylece bir suratına bir de elinde tuttuğu yeşil kolyeye baktım, bu gereksiz ve hayatıma hiçbir katkısı olmayan sorulardan bıkmıştım. Cevaplamayacaktım. Ne olumlu ne de olumsuz hiçbir şekilde cevaplamayacaktım. Biraz bana öylece baktı sonra uyarı tonundaki sesiyle tekrar konuşmaya başladı.
"Camın önünde biz çıkalım da, haber yapsınlar diye bekleyen adamları görüyor musun? Onlara bir sürü malzeme veriyorsun şu an elimdeki kolyeyi takmama izin vermeyerek."
Onunla kavga falan etmek istemiyordum. Hatta ben kimseyle ne kavga etmek ne de konuşmak istiyordum. Gül gibi kıza ne yaptın be dünya! Daha benim bile zor duyduğum sesimle "Tamam, tak..." deyiverdim.
Sandalyesinden kalkıp arkama geçti, saçlarıma dokunmasını istemediğimden atkuyruğumu sağ omzuma aldım. Taktıktan sonra bir süre tebessümle ya da sözde hayranlık bakışlarıyla suratıma baktı. Kameralara poz veriyor haspam! Bıkkın bir ses tonuyla konuştum. "Kalkalım mı artık?" Çantamı alıp kalktım, onunda ban uyup kolunu uzattığını görmemle göz devirmemek için zor durdum. Bilerek mi yapıyor bu adam! Kol kola girmeden yanında dursam olmuyor muydu?!
Bir daha uyarı niteliğinde ki o cümleyi duymamak için kirli bir şeye dokunur gibi tiksinti bir şekilde koluna girdim. Restorandın kapısından dışarıya adım atar atmaz ellerinde kamera ve mikrofon bulunan kişiler dibimizde bitti. Millete verecek haber bitmiş bunu mu haber yapıyorlardı!
Elinde mikrofon bulunan ve benimkiler gibi kıvırcık fakat kısa saçlara sahip bir kadın, Cemal'e yönelerek ilk o konuştu.
"Medyamızın genç ve karizmatik ünlülerinden Cemal BOZDOĞAN ve yakın bir tarihte evlendiği eşi Ayça BOZDOĞAN ile karşılaştık bu akşam. Cemil Bey nasılsınız, neler yapıyorsunuz acaba?"
Yüzünde tam bir İstanbul beyefendisi görünümü vardı şu an. Bir süre Cemal ezberlediği klasik konuşmasını yaptı. Sonra birden sarışın bir çocuğun uzattığı mikrofonla gözlerimi ona çevirdim ve dinlemeye başladım.
"Bu akşam sizinle ilk röportajımız oluyor Ayça Hanım. Herkes ne zaman tanıştığını soruyor Ayça Hanım, çünkü evliliğiniz öncesi medyada hiç görüntülenmediniz, yoksa gizli aşk mı yaşadınız bir süre?"
Cemal'in koluna sarılı kolumu çekip konuştum. "Hayır. Bizim evliliğimiz biraz aceleye geldi, hatta çok aceleye geldi." Hem de o kadar aceleye geldi ki, yazık annem benim düşüncemi bile soramadı. Okumadığım için evlenmek zorunda bırakıldım aceleyle(!)... Aynı sarışın çocuk tekrar bir soru yöneltti.
"Acele ile mi? Yani görücü usulü mü yoksa severek mi evlendiniz peki?"
Ortaya sormuştu bu soruyu ikimize de bakıyordu çünkü. Bekledim. Bu soruyu diken üstünde duran Cemal'in cevaplaması daha iyi olurdu. "Evet, ben karıma ilk görüşte âşık oldum. Tabii oda bana karşı boş olmayınca dediği gibi acele gibi oldu. Evlendik..." Böyle bir oyunculuk görülmedi. Haklılık payı var ama hakkını yemeyelim şimdi... Beni düğüne götürmek için kapıya geldiğinde vurulmuş olabilir. Pisliğin ham maddesi bu adam!
Birkaç kişi Cemal'e yeni işlerini sormuştu devam ediyorlardı hala daha sormaya ama Cemal yeterli olduğunu anlatırcasına yürüyordu, bende yanında yürüyordum. Arabaya ulaşana kadar bizimle beraber soru sorarak gelmişlerdi ve arabanın hareket etmesiyle bitmişti bu işkence.
Eve geldiğimizde Kenan Abi ve karısının dışarı çıktığını, Süreyya cadısının ise uyuduğunu söyleyip duş almak için banyoya girdi Cemal. Benim duş alacak halim yoktu, sadece üstümü çıkarıp yatmak istiyordum. Resmen kamyon geçmiş gibiydi üzerimden.
Üzerime lila renginde bir pijama takımı giyinip. Kıvırcık saçlarımı açtım ve yastığımı alıp kanepeye attım kendimi. Gözlerim kayıyordu, üzerime çöken ani yorgunlukla gözlerimi daha fazla açık tutamadım, sonrası rahat bir karanlık...
⛓
"Baba, İdil ile bahçeye çıkabilir miyiz, lütfen?" Kıvırcık saçları daha yeni yıkandığından ıslak ve kabarık duran altı yaşında bir Ayça konuşuyordu. Yalımızın geniş salonunda kırmızı tekli koltuğa kurulmuş olan babamın çatık kaşları benim sesimden sonra her zaman ki gibi yumuşamıştı. Sıcak bir gülümsemeyle beni yanına çekti ve kolumdaki tokayı çıkarıp kabarmış saçlarımı topuz yapıp iki kere saçlarımı öptü ve kokladı. Ben ise dayanamayıp yerimde zıplayarak tekrar izin istedim. Bu sefer babam elini gömleğinin cebine atıp on Türk lirası çıkardı cebinden sonra ise bana uzatarak konuşmaya başladı.
"Al bakalım şu parayı. İdil'im ile sana bakkaldan bir şeyler alın da öyle oynayın dışarıda olur mu benim güzel kızım?"
"Olurr... Baba! Şemşiyeli şeker de alalım mı?"
"İstediğinizi alabilirsiniz ama başka bir yere kaybolmayın tamam mı Ayça'm?"
Sevinmiştim. Cırtlak yeşil şortumu elimle çekerek babamın yanağına sulu bir öpücük bıraktım. Silmemişti yanağını. Hiçbir zaman silmezdi ki zaten... Kapının önünde beni bekleyen idil' in yanına koşarak gelmiştim. Her zaman ki gibi kocaman açık kahverengi gözlerini merakla açmış bana bakıyordu. Mutlu olduğum için bağırarak konuştum.
"İzin verdi babam İdil! Ayrıca parada verdi şemşiyeli çikolata alıcaz!"
Bunları söylerken ayakkabılarımı giymiştim. Sonra arkamdan bir elin beni tutmasıyla durdum. Annemdi.
"Çikolata mı yiyeceksiniz yine kızım?"
"Evet, babam izin verdi."
"Ama daha dün almıştı deden sana yavrum... Dişlerin çürüyebilir bak."
"Babam dişlerime bir şey olsa söylerdi çünkü babam bana kötü bir şey yapmaz."
Arkadan dedemin annemi "Filiz, bırak da kızı yesin. Hadi gel sen." Diye çağırmasıyla annem eli ile tişörtümü düzeltip gitti. Bizde İdil ile el ele tutuşup şemsiyeli çikolata ve ekşi yüz alıp yalının merdivenlerinde güle konuşa yemeğe başladık. Oynadık, oynadık... Ta ki akşam ezanını duyana kadar ezan sesiyle İdil evine gitmişti, bende dedemin yemeğe çağırmasıyla zıplaya zıplaya içeri gitmiştim...
⛓
Rüyamın yarısında uyanmaya başlamıştım. Bulanık gözlerle sadece pencereden ay ışığının yansıdığı odaya biraz baktım, gözlerim netleşene kadar öylece etrafta gezindi gözlerim. Gözlerim net görüyordu artık. Boşluğa düştüm bir anda çok güzel bir rüyaydı ya da rüyadan çok bir sürü karışık anımın birleşimi gibiydi. İçim ısınmıştı, uzandığım koltukta dikleştim ve oturur pozisyona geldim. Ellerimi kendime çektiğim dizlerime sıkıca bağladım ve hala o rüyamın verdiği huzurla açık pencereden sadece ay ışığı ve yıldızlar ile aydınlanmaya çalışan karanlık gökyüzüne baktım...
Dudaklarımdan dökülen şarkıyı gökyüzüne armağan etmiştim:
"Ben yoruldum hayat, gelme üstüme
Diz çöktüm dünyanın namert yüzüne
Gözümden gönlümden düşen düşene
Bu öksüz başıma gözdağı verme
Gözümden gönlümden düşen düşene
Bu öksüz başıma gözdağı verme
***
Ben yanıldım hayat, vurma yüzüme
Yol verdim sevdanın en delisine
O yüzden ömrümden giden gidene
Şu yalnız başımı eğdirme benim
O yüzden ömrümden giden gidene
Şu yalnız başımı eğdirme benim..."
Nefes almak zor geliyordu... Kesik kesik söylemeye devam ediyordum, yanağımdan benden bağımsız süzülen gözyaşlarını silmiyordum. Aksınlar artık, onlar şimdi akmayacakta ne zaman akacaktı. Eski günler bu kadar mı uzaktı bana, bu kadar mı özleyebilirdi bir insan eski zamanlarını... Kısacık bir hafta bu kadar mı özletirdi onca yılı?
Kafam kaldırmıyordu artık babam ölmüş müydü, ölmemiş miydi? Ölmemişse neden benden saklanmıştı bunca yıl? Ölmüşse bir yıldır ben zor durumda kalınca yanıma gelen adam kimdi ya da her sinir krizi geçirdiğimde, her üzüldüğümde karşımda beliren adam babam değildi de kimdi?
Ağladım... Yaklaşık bir saat öylece gökyüzüne bakıp hıçkıra hıçkıra, salya sümük ağladım. Düzelmek istiyordum artık! Hem de bana bunu yaşatan herkese on katını yaşatarak düzelmek istiyordum. Gözlerimi kapanacak dereceye getiren şişliklerime daha fazla dayanamayıp tekrar kapattım gözlerimi. İyi geceler İdil' im, iyi geceler baba.
***
Midemin bulanmasıyla üstümdeki pikeyi hızla çekerek lavaboya koştum. Kendimi tutamayıp istifra ettim. Yüzümü yıkayıp, saçlarımı topladım sabah saat sekizi geçiyordu. Odada kimse yoktu, işe gitmişti Cemal büyük ihtimalle. Uyku mahmuru telefonumu alıp İdil' im mesaj atmış mı diye baktım. Gece saat birde mesaj atmıştı, mesajlaşmalarımıza girdim.
Deli İdiloşumm: Kafanı kaldır ve aya bak kardeşim. O kadar güzel ki bu gece, kendimi sana ihanet etmiş gibi hissediyorum Ayça'm :) İyi geceler kardeşim. SENİ ÇOK SEVİYORUM MUAH.
Ben: Seviyormuş beni külahıma anlat be oğlum ndjklmd... (ayı gördüm çok güzeldi ama beni şu suratsız ay ile aldatacağını düşünmezdim dayıoğlu)
Deli İdiloşumm: Seviyorum seni kız anlamıyon mu? Gelip o kıvırcık saçlarını yolarım bak ha :) Kahvaltı yaptın mı?
Ben: Yeni kalktım şimdi yapacağım. Sen napıyorsun?
Deli İdiloşumm: Bende sofrayı topluyorum aşkım. Afiyet olsun sana o zaman, akşama görüşürüz!
Ben: Sana da afiyet olsun aşkımm :] Öptüm kocaman, sağ salim gel...
Son mesajıma kalp bırakmıştı. Kovaman tebessümümle telefonu kapatıp üstümü giyinmek için dolabı açtım... Balon? Not? Balon ve not mu? Ne şimdi bu? Daha yeni uyandım bismillahirrahmanirrahim...
"Dost; Göze sezdirmeden gözyaşı silendir belki de..."