İçeriğe geç

DİSİPLİN HÜCRESİ

Bölüm 11 · 9 dk okuma

DİSİPLİN HÜCRESİ

Bölüm 11

7. Bölüm: YALÇIN ERTEM

Ayça’dan

Mutfak tezgâhına sırtımı yaslamış oturarak öylece

etrafa bakıyordum. Süreyya Hanım ve Kenan, Cemal’in kanlar içindeki cesedinialmış ve bahçeye çıkmışlardı. Hareketsizce sadece oturarak geçirdiğim 8 saatin

sonunda aklıma bir gün önce gördüğüm kâbus geldi. Bebeğin ağlaması, kanlariçindeki görüntüler ve daha da garibi adamın karnında olan yarığın, Cemal’in

karnına sapladığım bıçak ile aynı yere sahip olması… Ve polis arabası sesleriile uzun beton duvar şimdi daha da anlam kazanmıştı. Sonsuza kadar bu tezgahın önünde oturamayacaktım. Elinde sonunda o polis arabasına binip, o uzun betonduvarın ardına girecektim.

Bir adam öldürmek. Muhtemelen bunu bana bir ay öncesine kadar sorsalardı gülüp saçmalamamasıgerektiğini söyler geçerdim. Şimdi ise ekmek bıçağı ile gözüm dönmüş bir şekilde

hayatına son vermiştim birinin, Cemal’in. Otoriter bir ses beni budüşüncelerden ayırdı ve kafamı kaldırmama sebep oldu.

“Kalk!”

“Süreyya Hanım…”

“Sana kalk dedim!”

Omzumdan tutup sert bir şekilde ayağa kaldırmıştı. Onakarşılık verecek halim bile yoktu. İki esip gürlerdi sonrada polisi arardı…

Bana büyük bir nefretle baktı, ben yüzüme tüküreceğini sanırken o kolumdançekerek hızlı adımlarla dış kapıdan çıkardı beni.

“Gel! Yok, öyle benim çocuğumun canına kıyıp gidip oturmak! Yok, duydun mu?”

Arka bahçeye getirmişti yaka paça. Gördüğüm görüntü ileşaşkına dönmüştüm. Cemal için mezar kazdıklarını ve üstünü yarım yamalak

kapattıklarını gördüm.

“Ne bu? Mezar mı? Kendiçocuğuna bunu nasıl yaparsın ya sen? Daha onu gasil haneye götürmeden, morga

bırakmadan ya polisi aramadan nasıl gömersin bahçeye ya?”

“Bana bak Ayça, seni uyardımdeğil mi hem de kaç kere. Biraz uslu olup BOZDOĞAN’ların imkânlarını kullanıp gül gibi yaşayabilirdin. Şimdi ne sanıyorsun Cemal’i öldürdün ve kurtuldun mu?”

“Siz gerçekten ruh hastasısınız!Oğlunuz sekiz saat önce gözünüzün önünde öldü! Siz bu olayın farkında mısınız acaba?”

“Ben her şeyin gayetfarkındayım. Sende olmalısın bence… Şimdi eline şu küreği alıyorsun ve geri

kalan toprak ile üzerini örtüp eve giriyorsun!”

Ağzım açık sadece dinliyordum. Hayır, bu kadının normalolma olasılığı artık sıfırdı. Küreği elime tutuşturmuş ve Kenan’ı da alıp eve girmişti. Birkaç saat önce onun oğlunu öldürmüştüm. Ve kadın toprakla üstünüörtüp yanına gitmemi istemişti. Nasıl bir aileydiler! Küreği titreyen ellerimle tutup toprak atmaya başladım. Beni polise hala neden vermemişti bu kadın.

Daha fazla devam edersem şu kör olası toprağıatmaya, kafayı hepten sıyıracaktım. Küreği bırakıp kapıyı çaldım. Kapıyı Kenan açtı. Göz temasını kesip aralık olan kapıdan içeriye girdim. Kenanarkamdan benim yatak odamda olduğunu söyledi annesinin.

Merdivenlerden çıkıp odaya vardığımda Süreyya Hanım’ın yanında bir de orta yaşlarda bir kadıngördüm. Kadın, zift gibi koyu siyah saçlara sahipti, oldukça bakımlı

görünüyordu bir o kadar da güler yüzlü duruyordu. Odada gözlerim SüreyyaHanım’ı buldu, onunda gözleri benimkilere dönünce naif bir şekilde ayağa kalkıp kalem eteğini düzeltti. O kadar yavaş hareket ediyordu ki ben ise onun aksinebu kahrolasıca evde ne olduğunu hemen öğrenmek istiyordum. Dayanamadan kafamın içinde dönen oldukça fazla sorudan birini seçip söze girdim.

“Kimsiniz siz?”

İlk defa gördüğüm kadına doğru yönelttiğim bu soruyaSüreyya Hanım cevap verdi.

“Yakın bir dostum, kendisi

Jinekolog ve doğum uzmanı. Seninle torunum doğana kadar o ilgilenecek.”

“Merhabalar Ayça Hanım.”

Bana elini uzatan kadına ters bir bakış atıp Süreyya’ya döndüm.

“Sen neyin peşindesin ha! Ne

yapmaya çalışıyorsun! Bak aklım gerçekten almıyor artık, beni gidip poliseteslim etmek yerine neden… Neden bunları yapıyorsun?”

Yanındaki doktor kadına dönüp gözleri ile odadan çıkmasını istedi. Kadın hala havada duran elini indirip hızlıca odadan çıktı. Süreyya Hanım hafifçe omzuma değerek geçip arkamdaki kapıyı kapattı ve bana

döndü. Çatık kaşlarla izliyordum yaptıklarını sadece, bana mantıklı biraçıklama yapmasını istiyordum.

“Oğlumu öldürdün… Ve inan

bana bundan sonra tüm bu yaptıklarına pişman olacaksın. Bakma benim sakinliğimehatta asıl ben sakinken benden kork. Seni polise vermedim, vereceğim ama dokuz

ay sonra…”

“Ne dokuz ayı?”

“Sen bana torunumu verenekadar içeriye girmeyeceksin! Sen ne kadar soysuz bir it de olsan o karnında

taşıdığın çocuk soylu çünkü o bir BOZDOĞAN! Onu aldıktan sonra sana ne olduğuumurumda bile değil.”

Her kelimesinde biraz daha üstüme yürümüş ve sesini kısmıştı.

“Ben sana o bebeği vermem şunu aklından çıkar ve nereye ihbar edeceksen beni, geç kalmadan et!”

Sözümün bitmesi ile elini saçlarıma geçirip kafamı geriye

savurdu.

“Ben sana seçenek sundum muha! Berfin, Kenan gelin bağlayın şu pisliği!”

Demesi ile doktor ve Kenan odaya girdi. Avazım çıktığı

kadar bağırdım, dolaba tutundum, tokat attım doktor denen o kadına… Çabaladımdirendim çırpındım… Ama demek ki o bıçağı saplayıp Cemal’i öldürmek bir kurtuluş değildi. Görüntünün bulanıklaşması ile önce ses algılama sonra hareketetme en sonda görme kabiliyetimi kaybettim.

Sonrasında ise koca karanlık bir yol yürümem için açıldı…

***

Y: Yürüdüğün yolkaranlıksa bir yıldız olmayı öğrenmelisin Baron…

B: Konuştu gene bizim

edebi çocuk.

Z: Hayde kesmakarayı! Sende iyi iş çıkardın Irak da Yalçın. Gümrükten şu kimyasalları şüphe

çekmeden geçirmen bu işi yapıyorsun demektir, aferin koçum.

Y: Gitmeden desöyledim sana abi, ben onları içeri sokarım dediysem sokarım, ister bu yol

sahte evrak olsun ister başka bir yol.

Z: He şöyle…Yalçın, Baron gelesiz yamacıma hele! Laboratuvara profesörü getirecek olan

kişiyle tanışın. Bu Muzo Ben ona dilsiz derim genelde. Kara paraaklama ve ödeme zincirlerini kontrol eder. Analizde de iyidir aynı zamanda. Yalçın! Sen de Muzoya tanıt bizi.

Y: Tamamdır abi.Bu Baron, orta yaşlı, bilindik bir yer altı mafyası gizlenme denince akla ilk gelen isim. Kodlu mesajlaşma sistemlerini kurar gerekirse yeni birmesajlaşma sistemi bulup yeraltı dünyasının izini gizler, yeraltı alıcı grupları ile görüşüp kimyasal silahların, organların, silah veya mühimmatın,kripto paraların teslimatını gerçekleştirir.

Zehir abimle zaten tanışıyormuşsun lider vasıflı bir yeraltı mafyası aynı zamanda organ mafyasıdır kendisi. Dört kulaklı deriz genelde.

Ve ben dümdüz Yalçın, Yalçın ERTEM. 7 dil biliyorum, mühimmatın güvenli ve zararsız bir şekilde sevkini sağlarım,birçok gizli acil durum depolarını kontrol ederim, gümrükten malların geçirilmesini sağlarım.

M: Memnun oldum beyler, şimdi hepimiz hazırsak geçolmadan şu laboratuvara doğru yola çıkalım mı?

Y: Peki. İki

ayrı tır var. Sen Zehir abi ve Profesörü alıp ilerle Baron’la bende arkanızdan gazlarız.

Depodan çıktık. Baron kapıya köc takıp tıra atlattı. Bu yollar artık ezberimdeydi nerenin lastiği patlatacağını, nerede rahatça gazlayacağımı adım gibi ezbere bilirdim. Dün Irak dan döndüğüm için direksiyon

başındaydım saatlerce. Plan onu gösteriyordu ki bu gece de sırtım yatak yüzü görmeyecekti. Yanımda işaret parmağı ve orta parmağının arasında bana sigara uzatan Baron bu düşüncelerimden ayırdı beni.

“Bir dal al hele? Daha yoluzun Yalçın.”

Yandan bir bakış atıp bana bakmadan uzattığı sigarayı aynı parmaklarla aldım ve çakmağımı çıkarırken konuştum.

“Zulan bitmedi mi hala Baron?”

“Benim ne zaman boşa düştüğümü

gördün oğlum.”

Kısa bir sessizlikten sonra aklıma gelen soru ile sigaradan bir nefes alıp Baron’a döndüm.

“Eğer bu mallar beklediğimizden daha iyi bir sonuç verirse, bunu nerede uygularız sence?”

“Taksim, İstiklal Caddesi, Kadıköy,Beşiktaş, Eminönü varda var işte, asıl olay şu malların işimize yarayacak cinsten olması sonrası kolay. Hele bir planladığımız sonuca ulaşalım o zamankimin yaşayacağı kimin öleceği bizim iki dudağımızın arasında olur.”

“Az kaldı az…”

***

Yolculuk bitmişti iki tarafında koca bir dağ olan düzlükte durmuştuk. Burası şehirden baya uzaktaydı. Aradığımız noktayı bulunca sarı renkteki otları yana savuşturduk. Metal kapı açığa çıkınca sırayla içeri girdik.

Burası yer altında, beton duvarlarla çevrili, havalandırılması düşük, karanlık ve metalik bir ortamdı. Çevrede gaz maskeleri, deney tüpleri, bilgisayarlar

v

e gözetim ekranları vardı. Zehir etrafı kolaçan ettikten sonra bana ve dilsize döndü.

“Temiz etraf, bir sorun yok

siz tırdakileri getirin, hepsini bu köşeye dizin.”

Biz tırdakitüm malları getirip Zehir’in söylediği yere dizene kadar onlarda profesör için çalışma yeri hazırladılar. Öncelikli amacımız, olabilecek en kısa sürede, büyükbir bölgede etkili olabilecek ve hasar yaratacak kadar tehlikeli bir formülü

elde etmek ve bu kimyasal karışımı bomba, mermi, hava topları vb. araçlarla birleştirip uygulamaya koymak.

Uygulamanın hangi biçimde olacağını şuan aramızda kimse

bilmiyor. Köy veya ilçeler kimyasal gazlarla, silahlarla vurulup siviller hedefalınabilir ya da kimyasal formüller suya veya toprağa bırakılır. Tarım alanları, içme suyu büyük bir kitlenin zehirlenip etkisiz hale gelmesi sağlanabilir.

Tabii bunlar sadece aklıma gelenler asıl uygulamayı bilen bir tek kişi var ve ondan emir gelene kadar harekete geçemeyiz.

Kefensiz…

Kim olduğunu, neredeolduğunu, sesini, görüntüsünü… Onun hakkındaki hiçbir şeyi bilmiyordum.

Bu ekibe katılalı uzun zaman olmamıştı ve Zehir, bana tam anlamıyla güvenmeden Kefensiz’ in kim olduğunu öğrenemeyeceğimi söylemişti. Ben de Yalçın ERTEM isem

onlara hafife alınmayacak kadar zeki ve güçlü olduğumu gösterecektim ki bunu kanıtlamaya malları gümrükten geçirerek büyükşehir İstanbul’a getirerek başlamıştım bile. O malları İbrahim Halil Sınır kapısından çıkarıp Habur sınır kapısından geçirmekher yeraltı dünyasından bir mafyanın yapabileceği bir şey değildi.

Son fıçıyı da duvarın dibine indirdikten sonra dilsize dönüp elimi uzattım, oda karşılık verdi sonra alnındaki teri sildi ve orta masanın etrafındaki sandalyelerden

birine kendini attı. Yanına geçip oturacakken arka cebimde titreşimde olan telefonumunçaldığını hissettim, telefonu elime alıp arayan ismi okumuştum ki Baron’un ismimi seslenmesi ile sessize alıp tekrar arka cebime attım.

“Yalçın! İşimiz uzunsürebilir sen şu bohçadaki yemekleri çıkar diz masaya. Profesör de önce bir

mallara baksın sonra bir mola verince ona da bir şeyler veririz değil miprofesör?”

Profesör uzun beyaz saçlarını eliyle arkaya atıp, korkusunu saklamaya çalışarak konuştu.

“Tamam, sorun yok.”

Baron bakışlarını korkak moruktan çekip bana çevirince gene ona takıldım.

“Ne o bohça da mükemmel

hamaratlığın ile yaptığın sarmalar mı var yoksa Baron?”

“Yalçın… Bana vurgunolduğunu biliyorum reisim ama biraz daha zevzeklik edersen şu hamarat ellerimin başka neler yapabileceğini görürsün piç! İşen bak lan!”

Karşılık vermeden bohçadakileri masaya dizmeye başlamıştım. Bakalım bu plan diğerlerine oranla nasıl ilerleyecekti…

***

Ayça’dan

Hiçbir Temmuz bana bu kadar sıcak gelmemişti şimdiye kadar. Böğrümdeydi sanki o güneş cayır cayır yakıyordu beni. Tam bir ay olmuştu, bir hayvan bile bir ahırda otuz gün kapalı kalmazdı arada bir

çıkartılıp gezdirilirdi ben ise tam 30 gün boyunca öldürdüğüm adamın odasındayatıp kalkmıştım. Her gün o doktor olacak kadını görmüştüm, Süreyya’yı, Kenan’ı, Kenan’ın karısı Nur’u… Ama bu bir ay boyunca ne İdil’i görmüştüm, ne dedemi, ne yengemi, ne babamı, ne de annemi…

Derler ya bazen yalnızlık hiç kimsenin olmaması değildir, hiç kimsenin olmadığını hissetmektir. İliklerime kadar hissediyordum onu işte…

Derken sanki gözümü açıp kapatmamla ikinci ayım dolmuştu.

Karnım iyice belirgindi artık. Onunla konuşmaya başlamıştım yalnızlıktan. Nur ile haftada bir bahçede vakit geçiriyordum. Sürekli uykum geliyordu, uyuyup uyanana kadar…

Takvimler eylülü gösterdi, eylülün yağmurları ise ekimi getirdi…

Derken ekimin ilk günü çocuğumun cinsiyetini öğrendim. Zaten eylül boyunca öğrenmeye çalışıyorduk ama bir türlü anlaşılmıyor ve kendini saklıyordu.

Çocuğum erkekti…

Günlerce çektiğim acıları, ağır ilaçları bir ben bilirdim bir de Allah. Zaman geçti, vakit aktı ve ekim kasımı, kasım aralığı, aralıkocağı, ocakta şubatı beraberinde getirdi.

Ve hiçbir şey değişmedi. Eve

kapatılmam, uyku ilaçları, sakinleştiriciler, daha isimlerini bilmediğimilaçlar hiç biri ne azaldı ne de bitti.

Tek değişen şey bendim. Evet, Süreyya dediğini yapmıştı ve dokuz ay boyunca çocuğumunsağlıklı gelişmesi için her şeyi yapmıştı ama beni mahvetmişti. Sadece nefes

alıp hayatımı devam ettiriyordum.

Kendime karşı biraz daha gerçekçi olursam eğer, banaartık kutsal bir rahim olarak bakıyorlardı. “Umut” ise zaten o çoktan bedenimi terk etmişti, oğlumu o kadından kurtarmalıydım ama bu dediğimi nasıl yapacağımı kendim bile

bilmiyordum. Gücüm tükenmişti… Bana verdikleri ilaçlar günden güne önce fiziksel bir şekilde bedenimi sonrada ruhsal bir şekilde beynimi uyuşturuyordu.

Ve çocuğumundoğmasına son iki gün kalmıştı…

***

Y: Beyler toplanın! Şimdi Zehir abi ile konuştum… Planımızın gerçekleşmesine, zaferimize son iki gün!

“Aynı tarih, bir yanda zafer naraları yükseltirken, diğer yanda sessizce karanlığa düşürür bir anne duasını.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.