Ayça'dan
Koruyamamıştım kendimi, yapamamıştım... Bir ev kedisiydim ben evcildim, bana hiç karanlık sokakları göstermemişlerdi. Birden kendimi bu karanlık ve çıkmaz sokakta buldum, attılar beni öylece... Sudan çıkmış balıktan farkım yoktu. Dün gece o adamı durduramamıştım... Daha adını bile nikâhta öğrendiğim adamla evlenmiştim.
Dün gece...
O kadar kızgınım ki bu dünyaya, anneme, dedeme ama en çokta kendime... Bana evcil bir kedi olmamı söylemişlerdi bende hiç sorgulamadan olmuştum belki de onlara olan sevgimden dolayı bu kadar hızlı kabullenmiştim evcil bir kedi olmayı.
Canım acıyordu hem de derin bir bıçak yarasıymışçasına çünkü bu mahvolan hayat benimdi. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Üstümdeki çarşafı biraz daha çekmiştim kendime, şuan bu yatakta böylece yok olmak istiyordum, bir daha düzelmemek üzere buz kesmek, nefes almamak... Eminim şu an ki durumumdan daha az ızdırap çekerdim.
Kapı çalınmıştı ve cevabımı beklemeden biri içeri girdi. "Oğlum, biraz daha uyusun dedi diye çağırmadık kahvaltıya seni. Ben çıkıyorum bir arkadaşıma gideceğim, en geç saat beş gibi gelirim evde birini bulamazsan diye haber vereyim dedim Ayça." Cemal BOZDOĞAN' ın annesi Süreyya BOZDOĞAN' dı. Kadın hakkında hiçbir fikrim yoktu, en azından oğlu kısa sürede anlatmıştı bana nasıl bir karaktersiz olduğunu. Dış kapı sesi geldikten sonra yavaş yavaş kaktım yataktan. Geceliklerimden kurtulup üzerime pantolon ve tişört geçirip aşağıya indim.
Mutfakta masa hala kuruluydu, bir kuş sütü eksikti masada. Aklıma istemede Süreyya Hanım bana "Sen bizim değerlimiz, kızımız olacaksın." demişti o geldi ve bir süre öylece baktım kurulu sofraya. Bu muydu şimdi benim değerim! Yediğim önümde yemediğim arkamda olan yemekler miydi benim değerim? Ya da renk renk, çeşit çeşit kıyafetler mi yoksa pahalı takılar mı? Bu muydu onlar için değer denilen şey? Söz vermişti bana, o sözünü tuttuğunu mu sanıyordu... Sevmediğim bir adamla evlenmiştim ne kadar değerli olabilirdim?
Yalının bahçesine açılan boydan cam kapıya yaslanıp dışarıyı seyretmeye başladım. Kurtulmalıydım! Bu kadar kolay mıydı, dün gece olanlar tüm hayatım boyunca sürecek miydi böyle? Kaçarsam elbet bulacaklardı... Hem benim İdil' den başka gidebileceğim kimsem de yoktu.
"Allah'ım sen bana dayanma gücü ver! Benim yanımda ol ya rabbim!"
Telefonumun çalmasıyla durduğum yerde dikleştim.
Deli İdilomm Arıyor...
İyi insan lafının üstüne gelirmiş. Yüzümü güldüren tek şey İdil'di. İhtiyacım vardı ona hem de çok...
"Alo, ne yapıyorsun Ayça'm?"
"Hiç-"
"Kanka bana iş teklifi geldi!"
"Gerçekten mi?"
"Evet, başvuru yaptığım şirket geri dönüş yaptı, hala iç mimar olarak bizle çalışmak ister misiniz, dedi. Bende, tabii, dedim. Yarın yüz yüze görüşmeye gideceğim!"
"Çok sevindim, inşallah olur iç mimarım benim..."
"İnşallah canım. Babam arıyo..."
"Neyse sonra konuşuruz idilom."
"Olur, bay bay..."
En azından bir tarafım mutlu olmuştu şimdi. İdil ortaokul zamanlarımızdan beri iç mimar olmayı kafaya koymuştu, şimdi ise bitirmişti bölümünü ve işe başlayacaktı. Herkesin hayatta tutunduğu dalları vardır. Benimde idil ve babamdı. İdil mutluysa benim bir yanım zaten mutluydu... Şimdilik ona bu evlilik durumumu söylememeliydim, kızın hayatı tam yoluna girmişken olmazdı.
Şimdilik tek başıma neler olacağını görmem lazımdı belki biraz daha konuşursam beni anlarlar ve boşanırdı benden Cemal. Yaşanılanlar aklımdan silinemeyecekti ama tüm hayatımın böyle devam etmesi, her gün dünü yaşamak demekti...
***
"Kapat kapıyı Ayça!"
"Sorun ne? Senin sorunun ne Cemal! Bir hafta oldu, bir hafta be! Çok mu az geliyor kulağına! Her gün sevmediğim bir adamın suratını görmek, onunla evli olmak, senin için çok basit bir şey mi Cemal?"
Tokat atmasıyla tutunamayıp yere düşmüştüm. Bu haftadaki üçüncü dayağımdı. Beni ağlatan yanağımın acısı değildi, kalbimin acısıydı... Paramparça olmuştum... Bana annem merhamet etmemişti bu adam niye etsindi ki...
"Bence evli olduğuna en kısa sürede alışsan iyi olur! Yastığını da kanepeden al ve yatağa koy!"
Çıkmıştı...
"Allah hepinizin belasını versin! Bu eve geldiğim güne lanet olsun! Lanet olsun! İnsan mısınız siz be!" O adamın bana el kaldırışları, annemin beni öylece bırakıp bir daha aramaması, bir evcil hayvan gibi kullanılmam... Hepsi çok ağrıma gidiyordu. Dışardan bakılsa zengin ailenin kızı yine kendileri kadar zengin BOZDOĞAN ailesine gelin gitti. Ne kadar güzel ve hayranlık uyandırıcıydı. Tüm bu tozpembe duvarların ardında bir cehenneme atılmıştım ve beni ne duyan vardı ne de gören...
Süreyya Hanım girdi odaya diğer oğluyla beraber.
"Tut oğlum şunu tut. Yine kriz geçiriyor, ne bitmez krizin var senin de... Ben doktorunu arayıp geleceğim sen bağla onu."
"Beni bu krize sokan sizsiniz! Vicdansızsınız! Allah belanızı versin! İçmeyeceğim o ilaçları..."
Kenan Abi yine bağlamıştı beni, yaklaşık dört gündür günlerim böyle geçiyordu. Bir hafta da sekiz kilo vermiştim, her yerim morarmıştı ve sık sık krizler geçiriyordum. İğne vermişlerdi önce vurup ağzına ne geliyorsa sayıyor sonra ilaç veriyor sakinleştiriyor. Çözüm müydü bu!?
Gözlerim yavaş yavaş kararıyordu. Belki de kriz geçirmeyi sırf bu yüzden sevmeye başlamıştım. Çünkü üç saat bu şerefsiz insanlardan uzaklaşıyordum.
Cehenneminde molaya ihtiyacı vardır...
Pembe bir uçan balon üstünde Maşa'nın resmi olan, elime tutuşturuyordu babam... Sonra diz çöktü minik elimi tutarak ardından konuşmaya başladı o özlediğim sesiyle. "Benim kızım ister de ben almaz mıyım? Bu hayatta benim için senden daha önemli hiçbir şey yok Ayça'm, buna para da dâhil. Melek kızım benim." Babamın saçlarını düzelttim elimle hep yaptığım gibi... O hayal meyal hatırladığım saçlarını... "Seni kocaman seviyorum baba, kocaman!" Sonra güldü, içimi ısıttı o gülüşü. Bende gülerek tuttum babamın kocaman elini... Hep güvende hissettiren elini... Sonra yürüdük uzaklara, bir eve girdik. Kayboldu babam, sonra ben, ardından da Maşa...
***
Yatağın karşısındaki aynadan gözlerimi açtığımda günler önce görmediğim bir tebessümle karşılaştım. O kadar güzeldi ki galiba hep ağlayan, bağıran, hırçın Ayça'ya sitem etmiştim. "İyi misin Ayça'm?" Gelen ses ile kafamı aynadan çevirip karşıdaki sandalye de oturan babamı gördüm. Bu eve geldiğim ikinci günden beri babamı görüyordum ilk zamanlarda kötü hissetmiştim ama gerçekten babam buraya geldi çünkü banyodan çıkınca benim saçımı tarayıp örüyor, kahve yaptığımda ona da yapıyorum oda içip bitiriyor ve Cemal ile annesi bana bağırınca veya dövünce banyoyu kilitleyip ağladığımda bana peçete veriyordu gözyaşlarımı silmem için. O beni bu insanlardan koruyordu. Babam demek ki ölmemişti çünkü ben zor duruma düşünce yanıma gelmişti...
Yatakta oturur pozisyona geldim. "Baba ben bu adamın evinde daha fazla durmak istemiyorum. Gidelim? Daha neyi bekliyoruz ki?" Sandalyeden yavaşça kalktı ve hiç üstünden çıkarmadığı kahverengi ceketinin yakalarını düzeltti. "Şimdi gidemeyiz kızım. Biraz daha dayanman gerek."
"NEDEN YA, NİYE ŞİMDİ GİDEMİYORUZ? ÖLÜCEĞİM BİRAZ DAHA BU EVDE KALIRSAM ANLAMIYOR MUSUN?!" Ben bağırmaya başlayınca yavaşça giyinme odasının kapısını açtı ve içeri girdi. "Nereye? Baba, dur!" Ayağa kalkıp kapıyı tekrar açtım. Yoktu neredeydi? Gitti mi, bırakmazdı o beni böyle? "Aşağıda mısın baba? Bekle geliyorum, dinlemelisin beni!" Aşağıya indim Süreyya Hanım koltukta oturuyordu. Tüm odalara bakmalıydım. İstemeden kırmış mıydım onu?
"Baba, neredesin? Özür dilerim, gel! Baba! Neredesin ya?" Süreyya Hanım ben balkona bakarken merak edip yanıma gelmişti.
"Ne oluyor Ayça?"
"Babamı gördün mü? Dışarıya mı çıktı?"
"Ne babası, ne diyorsun sen?"
"Kahverengi bir ceket vardı üstünde, uzun boylu bir adam. Babam o benim, nerede o?"
"Baban ölmemiş miydi senin? Sen iyice kafayı sıyırdın ha..."
"Ölmemiş işte en başından beri yanımda o, bırakın beni arayacağım onu!"
Ben kapıya doğru yürürken Süreyya Hanımda koşar adımlarla peşimden geliyordu. Ayakkabılarımı giyinirken oda gelip beni durdurmaları için Cemal ile Kenan Abi'ye sesleniyordu. Tam kapıyı açtığımda nedenini bilmediğim şiddetli bir baş dönmesiyle sarsıldım ve dengemi sağlayamayıp yere düştüm. Tek duyduğum Süreyya Hanım'ın çığlık sesiydi.
***
Burnuma gelen ağır hastane kokusuyla açmaya başladım gözlerimi. Evet, hastaneye de düşmüştük ilk haftadan hadi hayırlısı cidden... Bir süre kafamı toplamak için odada boş boş gezdirdim gözlerimi. En son babamı bulmak için dışarıya çıkacaktım sonra başım dönmüştü ve bayılmıştım. Gerçekten benim engellerim ne annem, ne dedem, ne Cemal ne de Süreyya cadısı... En büyük engelim kaderim galiba, neden hiçbir şey istediğim gibi ilerlemiyor ki? Hatam nerede?
Kapının açılmasıyla iri yapılı, gözlüklü, beyaz önlüğünden doktor olduğunu anladığım sarışın bir adam girdi içeriye. Sıcak gülümsemesine karşılık aldıktan sonra konuşmaya başladı.
"Nasılsınız Ayça Hanım, kendinizi iyi hissediyor musunuz?"
Sinirlerim bozulmuştu artık şu iyi misin, nasılsın sorularından dolayı çünkü son günlerde milyonlarca kere bu soruları duymuştum. Gülmeyle karışık konuşmaya başladı.
"İyi hissetmiyorum, daha doğrusu hissedemiyorum."
"Nasıl yardımcı olabilirim size?"
"Maalesef, söyleyemem... Boş verin ya da ben iyiyim, iyiyim... Neyim varmış benim, niye birden bayılmışım doktor bey?"
Sorduğum soruyla geldiğinde verdiği sıcak tebessümü yine göstermişti bana ama benden karşılık alamamıştı bu sefer. Ben ona hala sorgularcasına bakarken o derin bir nefes verip öyle konuşmaya başladı.
"Tebrik ederim Ayça Hanım. Bir haftalık hamilesiniz, gözünüz aydın."
Ne!...
"Ne... Siz ciddi misiniz yani karıştırmış olmayasınız sadece başım döndü başka hiçbir şeyim yoktu."
Olmaz ben bunu kaldıramam hayır ya! şu an gözümden yaş dahi gelmiyordu. İğreniyordum kendimden o pislik adamdan çocuğunu taşıyordum karnımda. İğrenç... Allah'ım lütfen bu bir rüya olsun. Allah'ım bu doğru olmamalı... Kaldıramam ben bunu?
"Hayır, efendim karıştırmadım ayrıca ilk haftandan-"
"Nasıl ya! Hayır... Hayır, istemiyorum ben istemiyorum... Aldıralım, hemen aldıralım!
"Yani bebeğin babasına sormadan aldırılmasını önermem belki şuan duygusal olan ani bir kararınızdır bu ama siz ben yine de aldırmak istiyorum derseniz bunun içinde babanın haberinin olması gerek, Ayça Hanım."
Onlar bilmemeliydi eğer onlar öğrenirse bebeği aldırmama asla izin vermezlerdi, hatta boşanmamaya olan kararı daha fazla kesinlik kazanırdı Cemal'in. Hayatımın sonuna kadar bu çileyi çekmek zorunda kalırdım...
"Aslında sakinleşmem gerek doktor bey, dediğiniz gibi bir an duygularım karıştı ve ne tepki vereceğime tam hâkim olamadım. Sizden bir şey rica etsem olur mu?"
"Tabii... Nasıl yardımcı olabilirim?"
"Kocama ve ailesine yani kapının önündekilere, hamile olduğumu söylemeseniz. Tansiyonu falan düşmüş derseniz çok mutlu olurum. Onlara evde sürpriz yapmak istiyorum da..."
"Elbette ama sonradan bir sorun çıkmaması için bu söylediğinizi bu kâğıda yazıp altına imza atar mısınız?"
"Tamam, teşekkürler..."
Verdiği kâğıda söylediğim şeyleri açıkça yazıp altına imzamı attım. Doktor kağıdı aldıktan sonra tekrardan tebessümünü eksik etmeden bir şeyler söyleyip kapıya doğru yöneldi.
"Kontrolleriniz için de her zaman burada olacağız. Tekrardan tebrikler..."
Sadece başımı yavaşça sallamakla yetinmiştim. Pencereden onlarla konuşmaya başladığını gördükten sonra tekrar doğrulduğum yere uzandım.
Kocaman bir çıkmaza girmiştim ve eğer buradan çıkamazsam kendimi kaybedecektim. Her şey artarda gelmişti ama şu an ilk çözmem gereken sorun bebekti. Yardıma ihtiyacım vardı. İdil! Onunla konuşmalıyım, titreyen ellerimle aradım İdil'i... Her yerimden soğuk terler akıyordu resmen.
"Efendim Ayça?"
"İdil, benim sana bir şey söylemem lazım!"
"Senin sesin niye böyle kız... Söyle hadi."
"İdil beni zorla evlendirdiler, yaklaşık bir hafta önce falan... Defalarca kaçtım, saklandım, anneme yalvardım ama olmadı."
"Ne! Sen saçmalıyorsun! Bir hafta mı? Ayça, şakaysa eğer-"
"Şaka değil İdil keşke şaka olsaydı. Sana söylemedim çünkü o gün seni bir şirket mülakata çağırmıştı. Bende ta oralardan kalkıp gelme önce bir işini al sonra eğer ben kurtulamazsam ararım dedim. Çok kötü bir şey oldu İdil!"
"Off... Tamam, ağlama canımın içi lütfen. Ne oldu Ayça, korkuyorum kızım söyle!?"
"İdil, ben hamileyim."
Hıçkırıkla karışık bir şekilde ağlıyordum şuan patlamıştım artık. İdil'den ses gelmiyordu ve bu da daha çok utanmama, daha çok kendimden iğrenmeme sebep oluyordu. Kesik kesik ve kısık çıkan sesimle konuşmaya çalıştım.
"İdil... Ben, ben biliyorum çok iğrencim şu an ama bunların olmaması için çok direndim ben, çok dayak yedim, çok yalvardım, bir sürü kriz geçirdim ben bana bir sürü ilaç verdiler. İdil... Babam geldi ama beni almadan gitti İdil. Onu durdurmak çok istedim ama tutamadım onu ben. Allah benim belamı versin ya..."
Hiçbir şey dememişti... Ama bu sefer ağlıyordu canını yakmıştım onun sadece. O iğrenmezdi benden, o benim kardeşimdi. Oda bana yardım edemezse gideceğim, sığınacağım başka bir limanım yoktu... Zorla çıkan sesiyle konuştu.
"Bekle beni ilk uçakla geleceğim o zamana kadar sakın hiçbir şey yapma! Duydun mu beni Ayça, sakın!"
"Özür dilerim İdil, anlatmadığım için..."
"Kes sesini be! Konu bu mu geri zekâlı, ağlamayı da bırak. Bekle sadece tamam mı?"
"Tamam."
Sözüm biter bitmez kapattı telefonu. Allah'ım sen benim yardımcım ol ya rabbim. Bir bebeği öldürmeyi istemek ne kadar doğru bilmiyorum. Bencil mi davranıyordum onu da bilmiyordum ama ben yirmi üç yaşında bu şerefsiz adamla yaşamak, ondan bir bebek sahibi olmak istemiyorum. Şimdiki aklım lise bittiğinde olsaydı dedemi dinlemezdim ve üniversite için diretirdim, ne olursa olsun okurdum. Böylece bana hiçbir şeyi zorla yaptıramazlardı. İstediğim zaman çıkar giderdim. Ayaklarımın üzerinde dururdum.
Belki de şimdi bu durumda olmazdım, her şey çok farklı olurdu...
"Dibe vurduğunu sanıp bir dip daha olduğunu keşfedebiliyordu insan."
Charles Bukowski