3. BÖLÜM:O SESSİZ YOLCULUK
Balıkçı barınağından çıktıklarında gökyüzü iyice kararmış, İstanbul sokakları derin bir sessizliğe gömülmüştü. Adam, sahil kenarına park edilmiş eski model, siyah ve asil duran arabasının kapısını açtı. Elif, hiç bilmediği bir geleceğe doğru adım attığının farkında olarak, çekingen adımlarla yolcu koltuğuna oturdu.
Üstündeki ıslak monta iyice sarındı, kollarını göğsünde birleştirdi. Arabanın içi buz gibiydi.
Adam sürücü koltuğuna geçti, anahtarı çevirdi. Motorun o tok sesi boş sokakta yankılanırken, klimayı son ses açıp sıcak havayı Elif’in oturduğu tarafa doğru yönlendirdi. Elif bunu fark etse de hiçbir şey söylemedi, başını cama çevirip dışarıyı izlemeye başladı.
Araba hareket ettikten birkaç dakika sonra, Elif sessizliği hırçın bir sesle böldü:
— Bana bak... Adını söylemiyorsun, kim olduğunu söylemiyorsun. Seni tanımıyorum bile. Beni gerçekten güvenli bir yere götürdüğünden nasıl emin olacağım? Belki de o profesörün adamısın?
Adam direksiyonu tek eliyle rahatça tutarken hafifçe gülümsedi. Bakışlarını bir saniyeliğine Elif’e çevirdi, o koyu gözlerinde yine o alaycı ama zararsız ışık vardı:
— O profesörün yerinde olsam, seni köprüden aşağı itmesi için bir kiralık katil tutardım Doktor Hanım. Köprü korkuluklarında seninle dakikalarca felsefe yapıp, sonra da bir balıkçıda çay ısmarlayacak kadar kibar adamlar çalıştırmaz o holding sahipleri. İçin rahat olsun.
Elif dişlerini sıktı. Lafın altında kalmak ona göre değildi.
— Çok bilmiş bir avukatsın yani, anladık. Ama bu bana hala neden yardım ettiğini açıklamıyor. Sırf o hastane zincirine öfkelisin diye tanımadığın bir kadını kurtarıp koruman altına almazsın. Çıkarın ne?
Adamın yüzündeki o alaycı ifade bir anlığına buz kesti. Arabanın dikiz aynasından Elif’e baktı, sesi bu kez çok derinden ve ciddi geliyordu:
— Benim bir çıkarım yok. Ama o köprüde pes etmek üzere olan tek kişi sen değildin. Sen orada o şerefsizin adını haykırırken, ben üç yıl önce kaybettiğim her şeyi gördüm sende. Eğer sen o gece aşağı atlasaydın, o profesör yarın odasında kahvesini yudumlayıp "Suçlu olduğu için vicdan azabına dayanamadı, intihar etti" diyecekti. Kendini tamamen aklayacaktı. Buna izin veremezdim.
Elif sarsıldı. Adamın sesindeki o samimi ve karanlık öfke, içindeki bütün şüpheleri bir anda sildi. Haklıydı. Ölmek, o pisliklerin kazanması demekti.
Tam o sırada araba eski, loş ışıklı ara sokaklardan birine saptı ve iki katlı, alt katında eski dükkanların olduğu tarihi bir binanın önünde durdu. Adam motoru kapattı:
— Geldik. Burası benim eski ofisim. Kimsenin aklına gelmeyecek kadar gözden uzak bir yer. İnelim bakalım.
Elif kapıyı açıp indi ama arabadan adımını atar atmaz günlerin uykusuzluğu, açlığı ve o köprüdeki korkunun getirdiği halsizlikle aniden sendeledi. Bacakları onu taşımıyordu. Düşmek üzereyken, adam inanılmaz bir hızla arkasında belirdi ve güçlü kollarıyla Elif’i belinden yakaladı.
Zaman durdu sanki.
Sokak lambasının sarı, loş ışığı altındaydılar. Yağmur hafif hafif çiselerken, Elif adamın kokusunu —yağmur, kahve ve çok hafif bir tütün kokusu— ilk kez bu kadar yakından hissetti. Adamın yüzü yüzüne o kadar yakındı ki, Elif onun gözlerindeki o gizli endişeyi netçe görebiliyordu. Kalbi hızla çarpmaya başladı ama bu sefer korkudan değil, bambaşka bir histendi.
Adam, Elif'in dengesini bulduğundan emin olana kadar elini belinden çekmedi. Sesi bu kez çok fısıltılı ve yumuşaktı:
— Dikkat et Doktor Hanım... Henüz savaşımız başlamadı, burada pes etmek yok.
Elif hızla kendini geri çekip üstünü başını düzeltti, utancını gizlemek için gözlerini kaçırarak binanın kapısına doğru yürüdü:
— İyiyim ben, sadece başım döndü.
Binanın merdivenlerini çıkıp ofise girdiklerinde, içerisi eski kitap ve ahşap kokuyordu. Duvarlar dava dosyalarıyla doluydu ama her şey çok düzenliydi. Köşede geniş, rahat bir koltuk ve üzerinde katlanmış temiz bir battaniye duruyordu. Adam anahtarlarını masaya bıraktı, ceketini çıkarıp koltuğun kenarına astı:
— Bu gece burada rahatça kalabilirsin. Kimse seni burada bulamaz. Git biraz uyu. Yarın sabah, o profesörün hayatını nasıl parça parça edeceğimizin planını yapacağız.
Elif koltuğa doğru ilerlerken arkasını döndü ve adama baktı. Adını bile bilmediği bu yabancı, şu an dünyada ona inanan ve onu koruyan tek insandı.
— Teşekkür ederim... dedi kısık bir sesle.
Adam kapıdan çıkmadan önce durdu, arkasını dönmeden hafifçe başını salladı: