O gece ekranın karşısında sabahın ilk ışıklarına kadar süren o maraton, hayatımın en gürültülü dedikodu seansı olarak tarihe geçti.
Masal ekrandan kolyenin zincirine, martının kanadına kadar her santimini didik didik ederken, kapıyı çalmadan içeri dalan Arda elindeki elma dilimleriyle kameraya kafa uzatıp "Bırak şu kolyeyi Masal Hanım, ucuz gümüş işte! Benim kardeşime pırlanta yakışır, yarın kuyumcudan daha büyüğünü alıyorum!" diye laf sokuyordu. Masal da ekranın diğer tarafından "Sen anca çekirdek alırsın be çakma koruma, çekil aradan dedikodunun en can alıcı yerindeyiz!" diye çemkirip durmuştu. İkisinin ekran üzerinden birbirine fırlattığı laflar arasında yastığa gömülüp gülmekten karnıma ağrılar girmişti.
O gecenin neşesi, sonraki günlerin ve ayların habercisiydi.
Zaman su gibi aktı. Terapiler yerini tamamen doğal bir akışa bıraktı; sesimdeki o pürüzlü, ürkek fısıltı yavaş yavaş toparlandı, güçlendi ve nihayet içimdeki o zeki, dik duruşlu kızın asıl tınısına kavuştu. Artık boğazımda hiçbir kilit yoktu.
Ve o beklenen gün geldiğinde, okulun demir kapısından içeri adım attım.
İki yıl önce bu kapıdan boynum bükük, sessizliğime hapsedilmiş bir hayalet gibi geçerdim. Birkaç ay önce ise o depodan sedyeyle, kalbi durmuş bir ceset gibi çıkarılmıştım. Ama şimdi... Şimdi bahçeden içeri girerken adımlarım yere öyle sağlam basıyordu ki, sonbahar yaprakları bile altımda ezilirken ritim tutuyor gibiydi.
Hemen sağımda Kaan vardı; omzunda tek askıyla taktığı çantası, gözlerinde bana her baktığında içi gülen o sakin ışıkla yürüyordu. Solumda ise Masal, koluma girmiş adeta bir şeref kıtası gibi etrafa caka satıyordu.
Ama asıl değişim arkamızdan geliyordu.
Arda, elleri ceplerinde, başı dimdik bir halde tam bir adım gerimizden yürüyordu. Okul bahçesindeki herkes —eski tayfası, koridordaki dedikoducular, Melis’in karakolluk oluşundan sonra köşelerine sinen o klikler— şaşkınlıkla bize bakıyordu. İki yıldır kardeşini yok sayan o popüler Arda gitmiş; yerine kardeşinin tek bir saç teline dokunacak olanın dünyasını başına yıkmaya yeminli, koca bir muhafız gelmişti.
Hatta bu koruma kalkanı sadece beni değil, Masal’ı da kapsıyordu.
Kantin sırasına girdiğimizde, üst sınıflardan bir çocuğun kalabalıkta Masal’ın omzuna hafifçe çarpıp dikkatsizce geçmesi yetti.
"Hop bilader!" diye gürledi Arda, anında çocuğun önüne set çekerek. Boyuyla çocuğu gölgede bırakıp kaşlarını çattı. "Gözün nerede senin? Önüne baksana, kör müsün?"
Çocuk Arda’nın o sert, geri adım atmayan bakışlarını görünce hemen toparlanıp "Kusura bakmayın abi, fark etmedim" diyerek geri çekildi.
Masal arkadan saçını savurup gözlerini devirdi ama dudaklarının kenarındaki o gizli, gururlu kıvrımı saklayamadı. Tabii ki o kıvrımı anında silip Arda’ya dönmeyi ihmal etmedi:
"Aman be Arda! Gören de özel harekat polisi sanacak seni. Çarptıysa çarptı, ben lafımı sokardım zaten, ne atlıyorsun sazan gibi?"
"Kızım sana iyilik de yaramıyor ha," dedi Arda, kantin tezgahına uzanıp üç tane tost parası bırakırken. "Bıraksaydım da tostunu mu ezseydi çocuk? Dua et Seren’in kankasısın, yoksa hayatta korumam senin gibi dikbaşlıyı."
"Hah! Çok meraklıydım senin korumana! Seren, şuna söyle bana çilekli süt alsın, anca öyle affederim bu kaba hareketlerini."
O hallerini gördükçe gülüyordum.
Sınıfa geçtiğimizde sıralarımıza oturduk. Derslerde tahtaya kalkıp öğretmenlerin sorularına tereddütsüz, berrak sesimle cevap verdiğim her an; sınıfta bir anlık derin bir saygı sessizliği oluşuyor, ardından öğretmenlerin gözlerindeki o gurur dolu tebessüm bana güç veriyordu. Notlarım yine eski zirvesine tırmanıyordu. Seren geri dönmüştü; ama bu kez yalnız, savunmasız ve suskun bir Seren olarak değil...
Arkasında dimdik duran bir abisi, deli dolu bir can dostu ve elini tuttuğunda bütün dünyayı susturan bir sevdiğiyle, hayatının en parlak dönemine adım atıyordu.