İçeriğe geç

Dilsiz Çığlık

Bölüm 45 · 2 dk okuma

Dilsiz Çığlık

Bölüm 45

İKİ YILLIK GECEYE İLK IŞIK

Kolyenin gümüşü tenimde ılık bir mühür gibi dururken, Kaan kollarını etrafıma biraz daha sıkı sardı. Bu kez aceleci değil; rüzgarı, dalgaları ve iki yıllık o buz gibi mesafeyi dışarıda bırakan, sığınılacak bir liman gibi sıcacık bir sarılmaydı. Başımı omzuna yasladığımda montundan gelen o tanıdık yağmur ve sedir ağacı kokusu içimdeki son tedirginliği de silip süpürdü.

Birkaç dakika öylece, sadece birbirimizin kalp atışlarını dinleyerek iskelede kaldık.

Geri çekildiğimizde Kaan hemen montunun fermuarını biraz daha yukarı çekip ellerimi kendi avuçlarının içine aldı; üşüyen parmaklarımı nefesiyle ısıtmaya çalışıyordu. Yüzündeki o şaşkın mutluluk hala silinmemişti; sanki rüyadaymış da uyanmaktan korkuyormuş gibi bakıyordu gözlerime.

"İnanamıyorum..." dedi başını iki yana sallayarak. "Gerçekten konuştun. Ve ilk..."

Cümlesini tamamlamasına fırsat vermeden kıkırdadım. Boğazım hala biraz çabuk kuruyordu ama içimde iki yıldır biriken o koca nehir artık bendini yıkmıştı; anlatmak, her şeyi dökmek istiyordum.

Küçük adımlarla sahil boyundaki ahşap banka doğru yürüdük. Yan yana oturduğumuzda, ellerim heyecanla kıpır kıpır havalandı. Hem yarım yamalak işaretlerle hem de araya sıkıştırdığım o taze, pürüzlü kelimelerimle evde kopan o komik curcunayı anlatmaya başladım.

"Ma-sal..." dedim gülerek, sesim rüzgarda hafifçe titriyordu. "Bö-rek... tep-si... az kalsın... düşürüyordu."

Kaan gözlerini benden ayırmadan kahkahayı bastı. "Tahmin edebiliyorum. Çığlığı mahalleyi ayağa kaldırmıştır kesin."

"Ar-da..." dedim, iki elimle sanki birini yakasından tutup silkeliyormuş gibi yaparak. "Abi... de... diye... delirdi. Masal... kırlent... fırlattı."

Arda’nın yüzünü nasıl buruşturduğunu, Masal’ın kırlentle abimi nasıl kovaladığını, annemin elinde meyve tabağıyla ikisini de balkona atmakla tehdit edişini anlatırken boğazımdan peş peşe dökülen o çocuksu kahkahalar Kaan’ın yüzünü aydınlatıyordu. Beni öyle bir dikkatle, öyle bir hayranlıkla dinliyordu ki, sanki dünyanın en büyüleyici hikayesini anlatıyormuşum gibiydi.

Fakat bir ara art arda cümle kurmaya çalışırken sesim çatallandı, hafifçe öksürdüm. Elim istemsizce boğazıma gitti.

Kaan hemen doğruldu, yumuşacık bir hareketle elimi tutup indirdi. Başparmağıyla çenemi usulca okşadı. Yüzündeki o şefkatli ifade içimi titretti.

"Şşş... Tamam," dedi fısıltıyla, ses tonu dalgaların sesinden bile daha dingindi. "Daha fazla yorma kendini. Boğazını zorlama bu gece."

İtiraz etmek ister gibi dudaklarımı büktüm; anlatacak o kadar çok şeyim, telafi edilecek öyle çok günüm vardı ki...

Kaan gözlerimin içine bakarak hafifçe gülümsedi. "Önümüzde çok zaman var Seren. O kadar çok zamanımız var ki... Hepsini anlatacaksın. İki yılın her gününü, o sustuğun her anı tek tek anlatacaksın bana. Acelemiz yok."

O an iskelenin altından geçen dalgaların sesine karıştım.

Kaan’a baktım. İki yıl önce o yaz günü... O madalya töreninde kürsünün kenarından bana uzaktan bakan o liseli çocuk. Suyun dibinde boğulurken, yoğun bakımda canımla savaşırken, depoda ölümle burun burunayken ve nihayet o hastane koridorunda gözlerini o buzlu camdan ayırmazken...

Meğer hiç gitmemişti.

Ben onu bu okulun bahçesinde bir tesadüf gibi yeniden bulduğumu sanıyordum ama o, iki koca yıl boyunca sessizliğimin en sadık bekçisi olmuştu. Beni bir gün bile unutmamış, hafızasının en dokunulmaz köşesinde saklamıştı.

Başımı omzuna doğru bıraktım. Kaan kolunu kaldırıp beni göğsüne doğru çekti, ceketinin yakasını rüzgar girmesin diye boynuma doğru topladı.

Sahil boştu, deniz önümüzde simsiyah uzanıyordu ama benim içimde iki yıldır ilk defa hiçbir kör nokta, hiçbir soğuk karanlık kalmamıştı. Artık sadece fısıltılar değil, hayatın ta kendisi konuşuyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.