İçeriğe geç

Dilsiz Çığlık

Bölüm 44 · 3 dk okuma

Dilsiz Çığlık

Bölüm 44

DENİZİN DİLİ VE İLK SÜRPRİZ

Güneş batıp da serin sonbahar akşamı mahalleye çöktüğünde evdeki curcuna nihayet sakinleşmişti. Masal eve geçmiş, Arda ise "Seninle sonra görüşeceğiz Kaan Bey, kardeşimi dokuzdan önce kapıya bırakmazsan külahları değişiriz" naralarıyla dış kapıyı açmıştı.

Sahil boyundaki ahşap yürüyüş yolu, akşamın bu saatinde hafif bir deniz kokusu ve rüzgarın taşıdığı yaprak hışırtılarıyla doluydu.

Kaan yanımda adımlarını benimkine uydurarak yürüyordu; elleri montunun ceplerindeydi ama omuzları her zamankinden biraz daha dik, bakışları ise sanki dünyanın en kıymetli hazinesini koruyormuş gibi temkinliydi. Birlikte attığımız her adımda, hastane odasındaki o kaçamak bakışların, o havada asılı kalan cümlenin tatlı ağırlığı ikimizin de arasına yayılıyordu.

Hala tek bir kelime etmemiştim. O mucizeyi, sesimin o küçük fısıltısını ona saklıyordum; içimde büyüyen heyecan ayak parmaklarımdan şakaklarıma kadar karıncalanıyordu.

Sahilin ucundaki eski iskeleye vardığımızda Kaan durdu. Denize doğru dönüp derin bir nefes aldı. Sokak lambasının sarı ışığı yüzünün hatlarını öyle yumuşak aydınlatıyordu ki, ona bakarken kalbimin göğsüme sığmadığını hissettim.

"Burası sakin," dedi Kaan fısıltıyla. Bana doğru döndü, dudaklarında o tanıdık, hafif mahcup gülümseme belirdi. "Seni biraz yordum mu? Eğer üşüdüysen hemen dönebiliriz."

Başımı iki yana salladım. Gözlerinin içine baktım; kahverengilerinde öyle duru bir sadakat vardı ki, artık susmanın zamanı çoktan geçmişti.

Kaan cebinden o küçük siyah eskiz defterimi ve kurşun kalemimi çıkarmak için elini montuna attı; bana yine "yazmak istersen" diye uzatacaktı.

Fakat bu kez izin vermedim.

Elimi uzatıp montunun koluna usulca dokundum. Kaan hareketsiz kaldı, şaşkınlıkla gözlerime baktı.

İskeleden gelen dalga sesleri kıyıya vururken derin, titrek bir soluk çektim ciğerlerime. İki yıl önce o dalgaların benden çaldığı her şeyi, tam da bu denizin karşısında, bu çocuğun gözlerine bakarak geri alacaktım. Boğazımdaki o pürüzü yuttum. Dudaklarım aralandı; sabahkine göre çok daha berrak, kalbimin tam ortasından kopup gelen o iki kelime gecenin serinliğinde yankılandı:

"Ka... an..."

Kaan’ın elindeki defter yere düşecek gibi oldu ama son anda parmaklarını sıktı. Bedeni baştan aşağı kaskatı kesildi. Gözleri inanamayarak büyüdü, dudakları aralandı ama boğazından tek bir ses bile çıkmadı. Rüya görüp görmediğini anlamak istercesine yüzüme baktı; şaşkınlıktan nefesi kesilmişti.

Durmadım. Gözlerinin içine bakarak, hastane odasında parmaklarımla havaya çizdiğim o cümleyi bu kez kendi sesimle tamamladım:

"...Se-ni... se-vi-yo-rum..."

O üç kelime iskelenin tahtaları arasında, rüzgarın fısıltısında asılı kaldı.

Kaan’ın göz bebekleri titredi. Koyu kahve gözlerine anında dolan o sıcak yaşlar, sokak lambasının altında parıldadı. Dudakları titredi, derin ve sarsıcı bir nefes verdi. Cebindeki defteri falan tamamen unutup tek bir hamlede aramızdaki mesafeyi kapattı.

Kollarını öyle bir sardı ki etrafıma, ayaklarım hafifçe iskelenin tahtalarından kesildi. Başını boynumun kenarına gömdü; kokumu içine çekerken bedeni hafif hafif sarsılıyordu. Dünyanın en sert fırtınalarına göğüs geren o sakin, dimdik çocuk, bu iki kelimenin altında gözyaşlarını saklayamayacak kadar savunmasız kalmıştı.

"Sesin..." diye fısıldadı Kaan, sesi pürüzlü ve nemliydi. "Hayatımda duyduğum en güzel şey... Seren..."

Geri çekildiğinde gözlerindeki ıslaklığı silmedi bile. Yüzümü iki avucunun arasına aldı, başparmaklarıyla yanaklarımı okşadı. Dudaklarında hem ağlayan hem de hayatının en büyük zaferini kazanmış bir çocuğun gülümsemesi vardı.

Sonra aniden bir şey hatırlamış gibi duraksadı. "Ben de sana bir şey getirdim," dedi fısıltıyla.

Montunun iç cebine uzandı. Küçük, kadife bir kutu çıkardı. Kutuyu açtığında lambanın ışığı incecik, gümüş bir kolyenin üzerinde parıldadı. Kolyenin ucunda minik, zarif bir dalga motifi ve o dalganın hemen üzerinde kanatlarını açmış küçücük bir martı figürü vardı.

"O gün... seni sudan çıkardıkları günü hiç unutamadım," dedi Kaan, gözlerini kolyeden bana çevirerek. "Ama artık o su senin mezarın değil Seren. Sen o dalgaların üzerinden uçup gelen o kuşsun. Ve ben... ömrümün sonuna kadar senin kanadın olmaya razıyım."

Kolyeyi boynuma takarken elleri hafifçe titriyordu. Soğuk gümüş tenime değdiği an içimdeki bütün yaraların kabuk bağlayıp tamamen iyileştiğini hissettim.

Kaan geri çekilip kolyeye, ardından doğrudan gözlerime baktı. Dudaklarında o sıcacık tebessümle fısıldadı:

"İyi ki konuştun... İyi ki geldin."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.