Kapının arkasındaki sabırsız tıkırtılar kesilmek bilmiyordu.
"Açsana be ortak! Soğuyacak börekler, kollarım koptu burada!" diye homurdanıyordu Masal dışarıdan.
Merdiven tırabzanına tutunmuş, mutfak kapısından kafasını uzatan Arda ile göz göze geldim. Arda nefesini tutmuş, bir eliyle dudaklarını kapatarak bana gülümsüyordu. Salondan annemle babam da sessizce antreye çıkmış, nefes bile almadan beni izliyorlardı.
Elim kapı koluna gitti. Mandalı yavaşça çevirip kapıyı ardına kadar açtım.
Masal elinde dumanı tüten, üzeri bezle sarılmış kocaman bir borcamla tam karşımda duruyordu. Üzerinde her zamanki salaş kapüşonlusu, saçları alelacele toplanmış bir topuz... Tam ağzını açıp her zamanki o laf yetiştiren haliyle içeri dalacaktı ki, yüzümdeki o sakin ve garip tebessümü fark edip duraksadı.
"Ne bakıyorsun öyle kızım deli gibi?" dedi Masal, kaşlarını çatarak içeri bir adım atarken. "Çekil de şunları masaya bırakayım, yandı parmaklarım—"
Sözünü tamamlamasına izin vermedim.
Derin, ciğerlerimi taze sabah havasıyla dolduran koca bir nefes aldım. Dün akşama göre boğazımdaki o pürüz biraz daha dağılmış, o kilitli kapı bir tık daha geniş aralanmıştı. Ses telleri artık sadece bir fısıltı üretmiyor; içindeki tınıyı, o genç kızın asıl melodisini dışarı taşırıyordu.
Gözlerinin tam içine baktım. Net, pürüzsüz ve bir fısıltıdan çok daha gür, tane tane döküldü dudaklarımdan:
"Gü-nay-dın... Ma-sal..."
Masal’ın elindeki borcam bir santim aşağı kaydı; son anda düşürmemek için refleksle karnına bastırdı ama bedeni olduğu yere çivilendi.
Gözleri öyle bir açıldı ki neredeyse yuvalarından fırlayacaktı. Dudakları aralandı, rengi bir an bembeyaz oldu, sonra yanaklarına delice bir kan hücum etti. Bana baktı. Sonra arkamda duran Arda’ya, kapının yanındaki annemle babama... Kimsenin yüzünde şaka yapar gibi bir ifade yoktu; herkesin gözlerinden sessizce yaşlar süzülüyordu.
"Sen..." dedi Masal, sesi ilk defa hayatında bu kadar tiz, bu kadar şaşkın ve titrek çıktı. "Sen... az önce... ne dedin?"
Gülümsedim. Göğsümden taşan o sevinçle bu kez hiç zorlanmadan, sanki iki yıllık suskunluk hiç yaşanmamış gibi hafifçe kıkırdadım ve sesimi biraz daha yükselttim:
"Bö-rek... soğumasın..."
Bu kez fısıltı bile değildi; sabahın sessizliğinde çınlayan, sıcacık ve dupduru bir sesti.
O an antrede adeta küçük çaplı bir kıyamet koptu.
Masal elindeki borcamı ayakkabılığın üstüne nasıl bıraktı, terlikleri nasıl ayağından fırladı kimse anlamadı. Boğazından kopan vahşi, kontrolsüz bir çığlıkla kendini üzerime fırlattı. Beni öyle bir hızla kavradı ki ikimiz birden geriye, antredeki duvara doğru sendeledik.
"İNANMIYORUM! İNANMIYORUM ALLAH’IM KONUŞTU!" diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu Masal. İki eliyle yanaklarımı sıkıyor, yüzümün her yerine ıslak öpücükler konduruyor, bir yandan da hüngür hüngür ağlıyordu. "Bana Günaydın Masal dedi! Adımı söyledi! Duyduk değil mi, rüya görmüyorum?!"
Mutfaktan fırlayan Arda artık dayanamadı; o da koşup ikimizin birden üzerine atıldı, kollarını Masal’la benim etrafıma doladı. "Sana söyledik kızım, dünden beri böyle bu mucize!" diye bağırdı Arda, kahkahalarla ağlamak arasında gidip gelerek.
Masal ilk defa Arda’yı itmedi; hatta hıncını alamayıp ağlarken Arda’nın omzuna bir yumruk indirdi: "Niye dün gece haber vermedin be pislik herif! Ömrümden on yıl gitti şurada!"
Annemle babam da bu sarmaş dolaş kargaşanın içine dahil oldu; antrenin ortasında, kapı hala yarı aralıkken beş kişi birbirine kenetlenmiş, iki yıllık karanlığın küllerini kahkahalarla savuruyordu.
Yarım saat sonra mutfak masasında hayatımızın en gürültülü, en lezzetli ve en unutulmaz kahvaltısı vardı.
Masadaki her tabak dolup taşıyordu ama kimse doğru düzgün bir şey yemiyordu. Masal sandalyenin ucuna oturmuş, gözlerini bir an bile benden ayırmadan sürekli bir şeyler soruyordu: "Seren, peynir de... Hadi bir kere de peynir de ortak, n'olur!"
Ben her kelimeyi çıkarışımda, sesim her biraz daha netleşip odayı doldurduğunda babam başını önüne eğip gözlerini siliyor, annem çayları tazelerken kendi kendine dualar mırıldanıyordu. Arda ise göğsünü kabartmış, sanki dünyayı kendisi fethetmiş gibi Masal’a laf yetiştiriyordu: "Gördün mü Masal Hanım? Kardeşim senin o cırtlak sesini bastıracak yakında, bekle sen!"
Masal gözlerini devirdi ama bu kez dudaklarında öfke değil, kocaman, sıcacık bir tebessüm vardı: "Bastırsın be... Yeter ki o konuşsun, ben ömrümün sonuna kadar susmaya razıyım."
Güneş mutfak penceresinden içeri öyle parlak vuruyordu ki, o sabah masada sadece sıcak börekler ve demli çay değil; küllerinden yeniden doğan, birbirine kenetlenmiş koca bir ailenin saf mutluluğu parıldıyordu.