İçeriğe geç

Dilsiz Çığlık

Bölüm 41 · 2 dk okuma

Dilsiz Çığlık

Bölüm 41

FISILTIYLA GELEN SABAH

O akşamın ardından evin içindeki o ağır hava tamamen silindi; pencerelerden giren sonbahar rüzgarı bile artık üşütmüyor, sanki içimizi ısıtıyordu. Annem sevinçten odaların arasında dolanıp durmuş, babam ise hayatında ilk kez televizyonun karşısında yüzünde kocaman bir tebessümle uyuyakalmıştı.

Gece yarısını çoktan geçmişti. Odamın ışığını kapatıp yatağıma girdiğimde, iki yıldır göğsüme çöken o taşın yerinde sadece hafif, ılık bir esinti vardı. Elim hala boğazımdaydı; sanki dokunsam o tek kelimelik mucize yeniden parmaklarımın ucundan kayıp gidecekmiş gibi korkuyordum.

Tam gözlerimi kapatmak üzereydim ki kapım gıcırdamadan, usulca aralandı.

Karanlıkta Arda’nın uzun silueti belirdi. Üzerinde gri eşofmanları, elinde ise çocukluğumuzdan kalma o eski, yıpranmış küçük yastığı vardı. Kapının eşiğinde birkaç saniye duraksadı; çocukken gece gök gürlediğinde odama sığındığı o günlerdeki gibi mahcup, çekingen bir ifadeyle bana baktı.

"Uyudun mu?" diye fısıldadı.

Başımı iki yana salladım, komodindeki küçük gece lambasını açtım.

Arda bir an bile beklemeden, boyuna posuna hiç bakmadan kendini yatağımın boş tarafına boylu boyunca fırlattı. Yatak gıcırdadı, yorgan havalandı. İki yılın o buz gibi mesafesini, o araya giren kalın duvarları tek bir hamlede yerle bir etti. Sırtını yatağın kenarına verip bana doğru döndü; elindeki yastığı başının altına sıkıştırdı.

"Kovsan da gitmem bu gece," dedi, sesi hem uykulu hem de ağlamaktan hafif çatallıydı. "İki yıldır kaçırdığım bütün uykuların nöbetini tutacağım burada. Hem... belki uykunda yine konuşursun falan, kaçıramam o anı."

Gözlerim doldu ama dudaklarım sıcacık kıvrıldı. Başımı yastığa koyup ona doğru yaklaştım. Arda kolunu kaldırıp başımın altına uzattı; çocukluğumuzdaki gibi beni göğsünün kenarına doğru çekti. Saçlarıma hafifçe burnunu değdirdi.

"İyi ki varsın bücür," diye mırıldandı, sesi fısıltıya dönüştü. "Seni bir daha hiç bırakmayacağım."

O gece, iki yıldır ilk defa kabus görmeden, dalgaların o boğucu uğultusu olmadan, abimin kalp atışlarının ritminde dünyanın en derin uykusuna daldım.

Sabahın ilk ışıkları odanın tüllerinden süzülürken telefonumun komodindeki titreşimiyle uyandım. Ekranda Masal’ın adı yanıp sönüyordu:

«Ortak! Annem börek yaptı, fırından yeni çıktı kaptım geliyorum! On dakikaya sizdeyim, kapıyı o uyuz abine açtırma sakın, ilk seni göreceğim!»

Yatağın içinde doğrulup ekrana baktım. Parmaklarım klavyenin üzerinde gezindi, tam her zamanki gibi hızlıca yazacaktım ki durdum.

Hayır...

Ona yazmayacaktım. Dün akşamdan beri içimde tuttuğum o devasa sırrı bir mesajla harcayamazdım. Benim sessizliğime günlerce, aylarca siper olan, o depoda canım çıktığında okulun bahçesini tek başına ateşe veren kızıma bu haberi böyle veremezdim.

Telefonu yatağa bıraktım. Yanımda hala ağzı açık, huzurla uyuyan Arda’nın omzuna hafifçe vurdum. Arda sıçrayarak gözlerini açtı; önce nerede olduğunu şaşırdı, sonra beni görünce yüzü anında aydınlandı. "Günaydın fıstık," dedi esneyerek.

İşaret diliyle ona sessiz olmasını, Masal’ın geldiğini ve kesinlikle tek bir kelime bile etmemesini anlattım. Arda planı anladığı an gözleri parladı; haince bir sırıtışla başını sallayıp yataktan fırladı, "Ben mutfağa geçip çaktırmadan bekliyorum," diyerek parmak uçlarında odadan çıktı.

Aşağıdan dış kapının zili çaldı.

İki kez, Masal’ın o sabırsız, ritmik çalışıyla: Dın-dın! Dın-dın!

Kalbim göğsümde deli gibi çarpmaya başladı. Terliklerimi giyip koridora çıktım, merdiven basamaklarını birer birer, nefesimi toparlayarak indim. Kapının arkasından Masal’ın sabırsız ayak sesleri geliyordu; içerideki sessizliği bozacak o ilk fısıltı için boğazımı hafifçe temizledim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.