Aylar birbirini kovaladı. Baharın serin rüzgarları yerini sıcacık yaz akşamlarına, ardından sonbaharın o sarı yapraklarına bırakırken, bedenimin derinliklerinde donmuş olan o nehir yavaş yavaş çözülüyordu.
Terapiler, nefes egzersizleri ve seanslar artık birer işkence değil, her hafta kendime doğru attığım küçük ama sağlam adımlardı. Gırtlağımdaki o kaskatı demir kilit, yerini yumuşacık bir kıpırtıya bırakmıştı. Bazen tek başıma odamda otururken, ciğerlerime çektiğim havanın boğazımdan geçerken bıraktığı o küçük titreşimi hissedebiliyordum. İçimde uyuyan bir ses vardı; henüz kanatlarını açmamış ama varlığını fısıldayan küçük bir kuş gibi göğsümün kafesinde çırpınıyordu.
Ekim ayının o serin cuma akşamı, evde huzurlu ve sıradan bir sessizlik hakimdi.
Televizyonda sesi kısılmış eski bir film akıyordu. Babam tekli koltukta gazetesine dalmış, Arda halının üzerine uzanmış elindeki telefonla işaret dili videolarını izlerken ara sıra parmaklarını bana doğru uzatıp "Bu doğru mu?" dercesine kaş göz yapıyordu. Masal o gün kendi evindeydi ama varlığı telefonuma peş peşe attığı komik videolarla yine odanın içindeydi. Annem ise sehpadaki çay bardaklarını topluyor, mutfağa doğru yönelmek üzere eğilmişti.
Tam o anda, annemin yorgunlukla hafifçe iç çektiğini gördüm.
Sehpanın kenarında unuttuğu küçük tepsiye doğru uzanmak istedim. Onu durdurmak, "Ben alırım" demek, her zamanki gibi koluna dokunup dikkatini çekmek istedim. Ama bu kez elimi kaldırmadım. Göğsümün tam ortasında, boğazıma doğru kabaran, içimden istemsizce taşan o sıcak dalgayı durduramadım.
Hiç düşünmedim. Bir plan, bir hazırlık yoktu. İki yıldır içimde saklanan o çaresiz küçük kız, bir anda prangalarını kırdı.
Dudaklarım aralandı. Ciğerlerimdeki hava, ses tellerime çarparak titreşti ve boğazımdan pürüzlü, kısık, fısıltıdan hallice ama dünyadaki bütün çığlıklardan daha berrak o kelime döküldü:
"An... ne..."
Salonda bir anda zaman durdu.
Televizyonun kısık sesi bile yok oldu; havalandırmanın sesi, sokaktan geçen arabanın gürültüsü bıçak gibi kesildi.
Annemin elindeki çay bardağı tepsiden kayıp sehpaya devrildi, ama kimse o sesi duymadı. Annem eğildiği yerde kaskatı kesildi. Gözleri yavaşça, adeta gördüğü bir rüyayı bozmaktan korkar gibi büyüdü. Ağır ağır başını çevirip bana baktı; dudakları titriyor, inanamayarak yüzümü süzüyordu.
Babamın elindeki gazete dizlerinin üstüne düştü. Doğrulurken nefesini tutmuştu, gözlerindeki şok yerini anında parlayan yaşlara bıraktı.
Halının üstünde yatan Arda ise sanki kalbine bir kurşun yemiş gibi bir anda yerinden fırladı. Telefonu elinden yere yuvarlandı. Göz bebekleri titreye titreye yüzüme dikildi:
"Se... Seren?" dedi Arda, sesi korkuyla, umutla, delice bir titremeyle çıktı. "Sen... sen konuştun mu?"
Kendi sesimin yankısı hala kulaklarımdaydı. Dudaklarımın arasından çıkan o küçük hava akımının hissi tenimdeydi. Gözlerim doldu; şaşkınlıkla, ürkek bir çocuk gibi elimi boğazıma götürdüm. Ve sonra, gözlerimin içine dehşetle bakan abime doğru başımı hafifçe salladım.
O an... Salonda kıyamet koptu.
Annem boğazından kopan, evi inleten bir çığlıkla dizlerinin üstüne çöktü. İki eliyle yüzümü kavrayıp beni kendine çekti; "Yavrum! Sesine kurban olduğum! Konuştu... Selim duyduk değil mi, konuştu kızım!" diye haykırarak boynuma sarıldı. Hıçkırıkları saçlarımın arasına karışırken babam ikimizin birden etrafına kollarını sardı, bir adamın dökebileceği en sarsıcı, en rahatlamış gözyaşlarıyla başımı defalarca öptü.
Fakat Arda’nın sevinci salonun sınırlarını aştı.
Gözyaşları yanaklarından sel gibi akarken bir anda annemle babamın arasından uzandı. İki eliyle beni koltukaltlarımdan yakaladığı gibi yatağımdan kaldırır gibi tek bir hamlede havaya kaldırdı.
"KONUŞTU LAN!" diye bağırdı Arda, sesi çatallana, ciğerleri patlayana kadar kükredi. "KONUŞTU! SESİ GELDİ!"
Beni kucağında sıkıca tutarak salonun ortasında çılgınlar gibi döndürmeye başladı. Ayaklarım yerden kesilmişti; başım dönüyor, gözlerimden yaşlar akarken iki yıldır ilk kez boğazımdan kısık, kesik ama gerçek bir kıkırdama sesi çıkıyordu.
"Duyuyorum seni! Gülüyorsun!" diye bağırdı Arda, beni göğsüne öyle bir bastırdı ki kemiklerim birbirine geçti. Döndürürken ayakları sehpalara, halılara çarpıyordu ama zerre kadar umurunda değildi. Beni sımsıkı sarıp boynuma gömüldü; az önce salonda bir kız çocuğunun ağzından çıkan tek bir kelime, iki yıldır o evin üzerine çöken o devasa enkazı tek bir nefeste yerle bir etmişti.