İçeriğe geç

Dilsiz Çığlık

Bölüm 39 · 2 dk okuma

Dilsiz Çığlık

Bölüm 39

ÇATLAKLARDAN SIZAN IŞIK

Haluk Hoca’nın o kesin vaadi, evin içindeki havayı tamamen değiştirdi. İki yıldır üzerimize sinen o çaresiz kabulleniş dağılmış, yerini disiplinli ve umut dolu yepyeni bir rutine bırakmıştı.

Haftada üç gün üniversite hastanesinin yolunu tutuyorduk. Biri travma odaklı psikoterapi seansı, ikisi ise uzman bir dil ve konuşma terapistiyle geçen yoğun egzersizlerdi.

İlk haftalar sandığımdan çok daha zorluydu. Terapistin karşısına oturup diyafram nefesi alırken, boynumdaki kasları gevşetmeye çalışırken ya da bir ayna karşısında dudaklarımı sadece "A", "U" şekillerine sokarken boğazımda koca bir kaya oturuyordu sanki. Bazen o karanlık suyun soğukluğu, bazen deponun o küf kokusu aniden zihnime doluyor, nefesim tıkanıyordu. Terapi odasından gözlerim yaşlı, başım ağrıyarak çıktığım günler oluyordu.

Ama dışarı çıktığımda beni karşılayan manzara hiçbir zaman değişmiyordu.

Bekleme salonundaki sandalyede Arda oturuyordu. Dizlerinin üzerinde açık bir defter, bir elinde su şişesi... Ben kapıdan adımımı attığım an hemen ayağa fırlıyor, gözlerimin içine bakıp yüzümdeki o yorgunluğu silmek istercesine hafifçe gülümsüyordu. Bana sarılıyor, tek bir kelime etmeden montumu giydiriyordu. Eve dönüş yolunda arabada asla konuşmam için baskı yapmıyor; sadece telefonundan sevdiğimiz şarkıları açıyor, arada bir dönüp saçlarımı okşuyordu. Artık o eski öfkeli çocuk değil, sırtımı dayadığım koca bir dağ gibiydi yanımda.

Haftalar birbirini kovaladı; takvim yaprakları bahardan yaza doğru hızla devrildi.

Evdeki hayat da bu tedaviyle birlikte şekillenmişti. Masal, terapistin bana verdiği kağıt üfleme ve mum söndürme egzersizlerini birer olimpiyat oyununa çevirmişti. Masanın bir ucuna geçip "Hadi ortak, şu pamuğu masadan düşüremezsen Kaan’a en çirkin çocukluk fotoğrafını atarım!" diye beni gaza getiriyor, ben gülmekten nefesimi toparlayamazken Arda araya girip "Rahat bırak kızı Masal, senin gibi ciğersiz mi o?" diyerek laf yetiştiriyordu. İkisinin bu bitmeyen didişmeleri arasında odam, egzersizlerin ağırlığından sıyrılıp bir kahkaha yuvasına dönüyordu.

Ve Kaan...

Kaan terapinin en sessiz ama en derin parçasıydı. Tedavinin ikinci ayında bana bir ses kayıt cihazı hediye etmişti; eski tip, avuç içine sığan küçük bir alet. "Bir gün, tek bir harf bile çıksa boğazından... İlk kime dinletmek istersen ona sakla," demişti gözlerimin içine bakarak. Sahil kenarında yürüyüşe çıktığımız o serin akşamlarda, dalgaların sesini dinlerken ellerimiz birbirine çarpıyor, o anlarda dünya susuyor, ikimizin sessiz dili konuşuyordu. Kaan’ın yanındayken içimdeki o kilitli kafesin parmaklıkları biraz daha gevşiyordu.

Üçüncü ayın sonlarına doğru, bir perşembe seansında mucizenin ilk tohumu atıldı.

Terapistim Elif Hanım, piyano tuşuna benzer bir tonda ince bir ses çıkarıp göğsüme elini koymamı istedi. "Nefesini verirken sadece göğsündeki titreşime odaklan Seren. Ses çıkarmak zorunda değilsin. Sadece titreşimi hisset."

Gözlerimi kapattım. Arda’nın dışarıda bekleyişini, Masal’ın o deli dolu inancını, Kaan’ın elimi tuttuğundaki o sıcaklığı düşündüm. Derin bir nefes aldım.

Nefesimi verirken boğazımın derinliklerinden, iki yıldır hiç duyulmamış, çok zayıf, pürüzlü ama gerçek bir hava titreşimi çıktı.

Kısık, minik bir hırıltı... Ama içinde saf bir ses vardı.

Gözlerimi açtığımda Elif Hanım’ın gözleri parlıyordu. Yüzündeki o kocaman gülümsemeyle başını salladı. "Gördün mü?" dedi fısıltıyla. "Orada. Kilit kırıldı Seren, sadece yolu hatırlaması gerekiyor."

O gün hastaneden çıkıp koridorda bekleyen Arda’ya doğru koştuğumda, boynuna öyle bir sarıldım ki Arda ne olduğunu anlamadan beni kucağına alıp havada döndürdü. İki yılın o karanlık, sessiz kışı; yerini fısıltılarla da olsa yeşeren, engellenemez bir bahara bırakıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.