Evdeki o tatlı telaş ve kahkahalar odamın sınırları içinde beni sarıp sarmalarken, salonda çok daha derin ve gizli bir savaş veriliyordu.
Annemle babamın günlerdir ellerinden telefon düşmüyordu. Şehirdeki, hatta çevre illerdeki nörologlar, psikiyatristler, konuşma terapistleri tek tek taranıyordu. Her görüşme, iki ebeveyn için de geçmişin kabuk bağlamış yaralarını kanatmak demekti. Masanın üzerine yayılmış dosyalarda iki yıl önceki o boğulma vakasının epikriz raporları, hipotermi notları ve en son o lanet deponun soğuk tahlilleri duruyordu.
Her gittikleri kapıda aynı hikayeyi baştan anlatmak zorunda kalıyorlardı.
Annemin titreyen sesiyle denizin dibini, abisini kurtarmak için kendini feda eden o 14 yaşındaki kızı; ardından babamın düğümlenen boğazıyla o karanlık okul deposunu, günlerce süren eziyeti ve duran kalbi anlatışı... Kimi doktor "Organik bir hasar yok ama psikolojik blokaj çok derin, kabullenmeniz gerekebilir" diyor, kimi ise umutsuz gözlerle dosyayı kapatıyordu. Her olumsuz dönüş, evin içine görünmez bir sis gibi çöküyordu.
Ta ki o salı gününe kadar.
Üniversite hastanesinin Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı olan Prof. Dr. Haluk Bey’in odasına girdiklerinde, babamın omuzları artık bu yükü taşımaktan çökmek üzereydi. Haluk Hoca, masasında duran kalın dosyayı neredeyse bir saat boyunca tek bir kelime etmeden inceledi. Eski beyin tomografilerine, ses tellerinin fiziksel muayene kayıtlarına, yoğun bakım çıkışındaki nörolojik testlere tek tek baktı.
Ardından gözlüğünü çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Derin bir nefes alıp karşısında elleri birbirine kenetlenmiş, adeta idam fırkası bekleyen anne babama baktı.
"Meryem Hanım, Selim Bey... Beni çok iyi dinleyin," dedi hocanın sakin ama inanılmaz bir güven aşılayan gür sesi.
Annemin gözleri hemen doldu, dudakları titredi: "Yine mi aynı şey hocam? Alışmamız mı gerek..."
"Tam aksine," diye kesti Haluk Hoca, dudaklarında hafif ve son derece net bir tebessüm belirdi. "Kızınızın durumuna tıpta 'fonksiyonel afoni' veya 'psikojenik mutizm' diyoruz. Yani fiziksel olarak ses tellerinde, gırtlak kaslarında ya da beynin Broca alanında tek bir organik hasar, felç veya sinir harabiyeti yok. Kızınızın donanımı tamamen sağlam."
Babam dikleşti, gözlerinde sönmek üzere olan o ışık aniden parladı: "Peki neden hocam? Neden iki yıldır tek bir hece bile çıkmıyor ağzından?"
Haluk Hoca ellerini masada birleştirdi:
"Çünkü beyin, o gün o suyun dibinde kendini korumak için devasa bir şalter indirdi. Seren, hayatını abisinin hayatıyla takas ettiğini düşündü. Suçluluk duymasın diye sustu, kendi varlığını geri çekti. Depoda yaşadığı o son travma ise durumu perçinlemiş gibi görünse de aslında o kilitli kafesi sarstı. Seren artık güvende olduğunu hissediyor. Çevresindeki sevgi çemberini, suçsuz olduğunu ve abisinin artık gerçeği bildiğini idrak ettikçe o şalter yavaş yavaş kalkacak."
Hoca masadan kalkıp pencerenin kenarına yürüdü, ardından arkasını dönüp kesin bir dille ekledi:
"Size kesin bir umut veriyorum. Seren konuşacak. Bu bir 'belki' değil, bir süreç meselesi. Doğru bir travma terapisi, ses egzersizleri ve en önemlisi ona hissettirdiğiniz bu güvenle o kilit kırılacak. Kızınızın sesi kaybolmadı; sadece ait olduğu yere dönmek için doğru anı bekliyor."
O odadan çıktıklarında annemle babamın birbirine sarılıp döktüğü gözyaşları, iki yıl sonra ilk kez kederden değil, kapkaranlık bir tünelin ucunda parlayan o apak ışıktandı.