O hastane odasındaki baskından sonra geçen günler, üzerimdeki o ağır hüznü hafifletip yerini yepyeni, tatlı bir telaşa bırakmıştı. Taburcu olduğum gün hastanenin otomatik kapısından çıktığımda ciğerlerime çektiğim o ilk serin hava, sanki yeniden doğuşumun ilanı gibiydi. Doktorların "Evde bir süre daha tam istirahat" raporu sayesinde odam, dünyanın en korunaklı sığınağı haline gelmişti.
Tabii bu sığınağın gediklileri de hiç eksik olmuyordu.
Arda tam anlamıyla sözünü tutuyordu; vicdanının o ezici ağırlığını üzerinden atmış, yerine bambaşka bir abi gelmişti. Neredeyse odamın kapısında nöbet tutuyordu. Sabahları elinde ıhlamur fincanıyla içeri dalıyor, yastığımı düzeltiyor, televizyon kumandasını elime tutuşturup duruyordu. İşaret dilinde her gün birkaç yeni kelime kapıyor, komik el hareketleriyle beni güldürmeyi başarıyordu.
Fakat asıl cümbüş, Masal’ın okul çıkışı çantasını fırlatarak odama girdiği anlarda kopuyordu.
"Yine mi bu çocuk burada ya?" diyerek içeri giriyordu Masal, ceketini Arda’nın yüzüne doğru savurarak. "Hastanede de ayrılmadın, evde de yapıştın kıza. Git bir hava al, oksijen tüketme burada."
Arda gözlerini devirip kollarını göğsünde kavuşturuyordu: "Benim evim burası Masal Hanım, hatırlatırım. Kardeşimin odası, benim nöbetim. Sen asıl her gün bedava çay içmeye mi geliyorsun?"
"Bak bak laflara bak! Kardeşini iki yıl sonra hatırlayanlar konuşmasın lütfen!"
Böyle anlarda yatağın içinde sırtımı yastığa dayayıp keyifle onları izliyordum. Evin tek çocuğu olarak büyüyen Masal için bir abiyle ya da kardeşle didişmek, aslında hayatında hiç tatmadığı o eksik parçanın provası gibiydi. Arda mutfağa su getirmeye gittiği bir an Masal hemen yanıma sokuluyor, omzuma hafifçe vurup fısıldıyordu:
"Kız, buna çatmak o kadar eğlenceli ki anlatamam! Damarına basınca nasıl kuduruyor gördün mü? Ay çok sarıyor..." Sonra yüzünü buruşturup hemen ekliyordu: "Ama yine de sevmiyorum ha, sakın yumuşadım sanma. Hala nefretim baki!"
Gülmekten karnıma kramplar giriyordu. Masal’ın o sert kabuğunun altındaki şapşal neşeyi görmek içimi ısıtıyordu.
Ve tabii ki Kaan...
Haftada birkaç gün, okul çıkışlarında elinde mutlaka ya sevdiğim bir meyve suyu ya da o küçük eskiz defterim için yeni bir çizim kalemiyle kapıda beliriyordu. İçeri her adım attığında, o hastane odasında havada kalan «Seni seviyorum» işareti görünmez bir hayalet gibi aramıza giriyordu. Gözlerimiz buluştuğu an ikimizin de yanaklarına hafif bir pembelik oturuyor, bakışlarımızı hemen kaçırıp halının desenine ya da penceredeki tüllere kilitliyorduk.
Masal ise bu anları asla kaçırmıyordu. Kaan’ın o hafif utangaç halini gördüğü an gözleri fıldır fıldır dönüyor, hemen Arda’nın koluna yapışıyordu:
"Hadi Arda, kalk da bana mutfaktan börek getir. Açlıktan bayılacağım, hadi düş önüme!"
"Kızım az önce iki tabak yedin ya—"
"Sana ne be, büyüme çağındayım ben! Yürü!" diyerek Arda’yı yakasından tuttuğu gibi dışarı sürüklüyor, kapıyı da ardına kadar çekip bizi odada baş başa bırakıyordu.
Kapı kapandığı an odada oluşan o yoğun, kalbimin atışını dışarıdan duyuracak kadar derin sessizlikte Kaan yatağın kenarındaki sandalyeye oturuyordu. Ellerini dizlerine koyuyor, dudak kenarındaki o içimi eriten tebessümle bana bakıyordu:
"Daha iyisin değil mi?" diye soruyordu fısıltıyla.
Başımı sallıyordum. Deftere hızlıca bir şeyler karalarken ya da ellerimle ona günümün nasıl geçtiğini anlatırken, Kaan’ın gözlerinde gördüğüm o pürüzsüz hayranlık iki yıllık sessizliğimi dünyanın en güzel melodisine dönüştürüyordu. Gözlerini benden bir an bile ayırmıyor, her mimiğimi ezberlemek ister gibi dikkatle izliyordu.
İyileşiyordum; odamın içinde kopan o tatlı kavgalar, Masal’ın bitmeyen sataşmaları ve Kaan’ın kaçamak bakışları arasında, hayatımın en güzel baharı yavaş yavaş penceremden içeri süzülüyordu.