İçeriden gelen o metalik, boğuk ses kapının camından dışarı sızdı:
"Nabız yok... Ritim alınamıyor. Masaja devam edin!"
O cümlenin bittiği saniye, koridordaki her şey bir anda sustu. Havalandırmanın uğultusu, koridordan geçen sedyelerin tekerlek sesleri, uzaklardan gelen sirenler... Her ses bıçak gibi kesildi. Geriye sadece herkesin beyninin içinde patlayan, kulakları sağır eden kesintisiz, tiz bir çınlama kaldı.
Zaman sanki asılı kaldı. Bir saniye, koca bir ömür kadar uzadı.
Arda duvara yaslanmış halde yere yığılı dururken başını kaldıramadı. Göz bebekleri küçüldü, nefesi ciğerlerinin tam ortasında buz kesti. İki yıl önce o kayalık koyda ciğerlerine dolan o soğuk deniz suyu, şimdi bir anda boğazına kadar tırmanmıştı sanki. Kendi elleriyle öldürmüştü kardeşini. Kendi kibriyle, kendi umursamazlığıyla... O kızı suyun dibinden çıkaran iki el, şimdi bir hastane odasında tek bir kalp atışı için çırpınıyordu ve Arda’nın elinde sadece bomboş bir hiçlik vardı.
"Hayır..." diye fısıldadı Arda. Sesi kendi kulağına bile ulaşmadı. Dudakları titredi, elleri fayansın soğukluğuna yapıştı. "Hayır, olamaz... Gitme... Seren, gitme..."
Masal kapının pervazına tutunduğu yerden dizlerinin üstüne kaydı. Çığlık atmak istedi ama ciğerlerinden sadece boğuk, yırtıcı bir hava çıktı. İki eliyle göğsünü sıktı; Seren’in o not defterine yazdığı her satır, «Arda bilmesin, vicdan azabı çekmesin» deyişi, sabah sıradaki o boşluk, elini tuttuğundaki o buz gibi his... Hepsi bir anda zihninde parçalandı. Masal başını yere vura vura hıçkırıklara boğuldu.
Kaan duvara yaslanmış, kaskatı kesilmişti. Yumrukları öyle bir sıkılmıştı ki tırnakları avuç içlerini parçalamış, kan sızıyordu ama tek bir acı bile hissetmiyordu. Gözleri o buzlu cama kilitliydi. İki yıl boyunca zihninde sakladığı o asil, kürsülerde dimdik duran zeki kızın görüntüsüyle, bu kapının ardında can veren o sessiz beden arasında sıkışıp kalmıştı. Boğazına koca bir kaya oturdu, başını arkasındaki duvara sertçe çarptı.
Selim Bey ise kapının önünde bir heykel gibi donup kalmıştı. Ne ağlayabiliyor ne de bir adım atabiliyordu. İki koca yıl boyunca kızının suskunluğunu korumuş, onun tek bir işaretiyle dünyaları vermişti ama şimdi... Şimdi o küçük kalbin durduğu gerçeği, bir babanın taşıyabileceği en ağır mezar gibi omuzlarına çöktü.
İçeriden bir kez daha o tiz, keskin ses yankılandı:
"Üç yüz jule çıkın! Tekrar şarj edin... Çekilin!"
Ve hemen ardından, o düz çizginin sonsuz uğultusunu yarıp geçen boğuk bir şok sesi daha kapıyı sarstı.